ASKERÎ İTTİFAKLARIN FAYDALARI VE SAKINCALARI: TÜRKİYE’NİN NATO İTTİFAKI İÇİNDEKİ YERİ

a467nato_jpg_2016_30_5_b69da3ee-1155-4fc2-8a8f-1382ed7df9a6

 GİRİŞ

Bu makale, uluslararası ilişkiler söylemi içerisinde askerî ittifakların faydalarını ve sakıncalarını ele almayı amaçlamakta; bir devletin ulusal çıkarını, çıkar çatışması içinde bulunduğu diğer devlet üyelerinin hoşnutsuzluğuna rağmen büyük güçlerle ittifak arayışına girerek koruyabileceğini ileri sürmektedir.

Bu argümanın devamı, güç dengesi teorileri ve bunların rekabet hâlindeki büyük güçler arasındaki pratik uygulanışı çerçevesinde ele alınmaktadır.

“Güç dengesi kavramı, uluslararası ilişkiler teorisi ve pratiğinin en önde gelen fikirlerinden biri olmakla birlikte, aynı zamanda en muğlak ve çözümü en güç kavramlardan biridir.” (Paul, 2007, s. 334)

Bu makalenin yapısı aşağıdaki bölümlere ayrılmıştır. Bu makalenin birinci bölümünde ittifak ve güç dengesi kavramlarına ilişkin kavramsal meseleleri inceliyorum.

İkinci bölümde, büyük güç ittifakının bir parçası olan bireysel bir devletin kendi rekabet hâlindeki çıkarlarını gerçekleştirmesinde karşılaştığı sınırları ve sakıncaları açıklıyorum.

Makalenin üçüncü bölümü, NATO ittifakının Türkiye’nin ulusal çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini ve aynı zamanda bunları nasıl engellediğini analiz etmektedir.

Bu çalışmada şu hipotezi ileri sürüyorum: Türkiye, yükselen bir orta güç olarak NATO ittifakının bir parçası olmaktan bazı faydalar elde etmektedir; ancak ittifakın yapısında bulunan bazı sakıncalar tarafından da sınırlandırılmaktadır. Türkiye, askerî kabiliyetler sağlamada ve kriz yönetimine yönelik kapsamlı dış yardım sunmada cömert davranmasına rağmen, bu durum onun uluslararası güvenliğe katkı sağlayan itibarlı konumunu zorunlu olarak daha üst seviyeye taşımamaktadır.

Türkiye’nin NATO ittifakı içindeki durumunu incelemeye geçmeden önce, ittifak ve güç dengesi kavramlarının teorik çerçevesini anlamak önemlidir.

İTTİFAKIN FAYDALARI VE İŞLEVLERİ

İttifak ve güç dengesi yaklaşımı, özellikle en güçlü ve en fazla söz sahibi devletlerin güncel uygulamalarında ortaya çıkan örneklerden hareketle yapılan soyut genellemelere dayanmaktadır. Bir olgunun temsili, birbirleriyle örtüşen işleyiş mekanizmaları nedeniyle tek bir teoriyle açıklanamaz.

Gündelik kullanım açısından “ittifak”, basitçe sosyal bağlamda dostluğu, mesleki ortamda ortaklığı ve iş dünyasında iş birliğini ifade eder. İttifak, karşılıklı yarar sağlamak amacıyla iki taraf arasında kurulan bir birliktir.

Encyclopaedia Britannica‘ya göre ise “ittifak”, savaş durumunda karşılıklı destek sağlamak amacıyla iki veya daha fazla devlet arasında yapılan resmî bir anlaşma olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda savaştan söz edilirken kastedilen, iki veya daha fazla aktör arasında kurulan askerî ittifaktır.

Bir ittifakın kurulmasının amacı, birlikteliği şu ölçüde korumaktır: “Bir devlet, verdiği sözleri yerine getirmek ve tehditlerini sürdürmek için savaşı ne ölçüde göze alır?” (Henry, s. 47).

Buradan kolaylıkla anlaşılacağı üzere, bir ittifak üye devletleri ortak bir amaç ve ortak bir çıkar doğrultusunda sorumluluk altına sokmaktadır; aksi hâlde savaşın patlak vermesi konusunda herhangi bir tereddüt gösterilmeyecektir.

Bu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekirse, bir ittifakın bedeli birtakım sınırlamalar ve kendine özgü sakıncalarla birlikte gelir.

Müttefikler arasındaki birlik anlayışına ilişkin ön kabul, bireysel bir devletin elindeki kaynakları uluslararası güvenliğe değer katacak biçimde kullanmaya öncelik verdiğinin ortaya çıkmasıyla birlikte yalnızca bir beklenti olarak kalmaktadır.

Mantıksal olarak düşünüldüğünde, müttefiklerin güvenlik amacıyla her zaman birbirlerinin yanında yer alacakları ve caydırıcılık teorisinin geleneklerine bağlı kalacakları varsayılır; bu “kuralın” ihlali ise devletin itibarına zarar verecek ve ona karşı kuşku doğuracaktır. Ancak Henry, bunun her zaman böyle olmadığını ileri sürmektedir.

İttifak içerisindeki karşılıklı bağımlılık, devletlerin doğuştan gelen sadakat gibi ahlaki özellikleri tarafından belirlenmez.

Ben ise ittifakların sınırlarının bulunduğunu ve “güç” dengesinin geriye kalan kısmının özellikle küçük ve orta ölçekli devletlerde dengeleyici manevra (hedging) biçiminde sürekli varlığını sürdürdüğünü ileri sürüyorum.

İki ya da daha fazla büyük güç “ittifak” adı altında birleşebilse de, bu güçlerin birbirlerine ne ölçüde bağlı olduklarını belirleme konusunda arada gri bir alan bulunmaktadır.

“İttifak, belirli bir zamanda, üyelerinin askerî güvenliğini karşılıklı olarak artırmak amacıyla birlikte hareket eden sınırlı sayıdaki devletler topluluğu olarak tanımlanmıştır.” (Fedder, 1968, s. 68)

Fedder’in bu tanımına göre ittifak, belirli bir zaman ve belirli koşullar altında aynı hedefe ulaşmak için özdeş eylem yatırımlarını üstlenmeyi ifade etmektedir.

Bu özellik, ittifakı Birleşmiş Milletler gibi diğer uluslararası koalisyon biçimlerinden ayırmaktadır.

Diğer uluslararası örgütler ekonomik, kültürel, toplumsal ve siyasal gelişmeye odaklanırken, ittifak esas itibarıyla askerî boyutun güçlendirilmesine yönelmektedir.

Bu nedenle Fedder, ittifakı kolektif güvenlik düzenlemelerinden ayıran özellikleri açıklamaya devam ederek kolektif güvenliğin ön koşullarını sıralamaktadır.

Özetle bu ön koşullar, tehdidin ortaya çıktığı düşünülen bir anda, gücün sınırlandırılmasını kabul etmeye ve rakibe karşı hizmet etmeye yönelik isteklilik anlayışı etrafında yoğunlaşmaktadır.

Glenn Snyder’in What Allies Want adlı eserindeki “ittifak” tanımına paralel olarak Snyder, ittifakların devletler arasında, “özellikle de nihai askerî ihtimalle herhangi bir şekilde bağlantılı olan daha küçük meselelerde birbirlerine karşılıklı destek vermeleri gerektiği” yönünde bir norm oluşturduğunu ileri sürmektedir (Henry, s. 50).

Hem Fedder hem de Snyder, ittifakların sadakat adına savaş zamanında birlik içerisinde hareket ederek müttefiklerini desteklemek ve dayanışma göstermek zorunda oldukları konusunda görüş birliği içindedir.

Sadakat yükümlülüğünün ittifak içerisindeki bu yayılmacı etkisini Snyder “ittifak hâlesi (alliance halo)” olarak adlandırmakta ve bunun ittifak içerisinde belirli beklentiler oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Miller ise The Shadow of the Past adlı eserinde bu tanıma kısmen katılmaktadır. Ona göre kusursuz ittifak, amaçlar, kaynaklar ve yöntemler konusunda her zaman aynı görüşü paylaşan iki devlet arasında kurulur.

Miller buna “kusursuz ittifak” adını vermektedir; çünkü böylesine özdeş çıkarlara sahip olan devletlerden her biri, diğeri açısından tamamen güvenilir bir müttefik olacaktır (Henry, s. 53).

Dikkat edilirse Henry’nin argümanında temel odak noktası güvenilirlik (reliability) ya da karşılıklı bağımlılıktır. Henry, Miller’in yaklaşımını geliştirerek güvenilirliği, müttefiklerin belirli çıkarların göreli değeri ve bu çıkarların hangi yollarla takip edilmesi gerektiği konusunda ne ölçüde uzlaştıkları şeklinde tanımlamaktadır.

Henry’ye göre güvenilirlik kavramının açıklayıcı gücü daha yüksektir. Çünkü bir devletin gereğinden fazla çekingen ya da gereğinden fazla saldırgan davranması onu güvenilmez hâle getirebilir.

Küçük bir güç istenmeyen bir çatışmanın içine sürüklenebilirken, büyük bir güç ise müttefikini terk ederek bütün ittifaka karşı sadakatsizlik mesajı verebilir.

Benim görüşüme göre Henry, ittifaklarda güvenilirlik konusunda önemli bir noktaya temas etmektedir. Çünkü her türlü birlikteliğin amacı tarafların eksikliklerini tamamlamak ve güçlü yönlerini birleştirmektir.

Bununla birlikte bu argüman, farklı bağlamlarda devletlerin ulusal çıkarlarına ve benimsedikleri siyasal ideoloji ilkelerine göre değişiklik gösterebilir.

Bir ittifakın üyelerine sağladığı temel fayda, zor zamanlarda ve güçlüklerle karşılaşıldığında tarafların birbirlerine güvenebilmesidir.

Yeni-gerçekçi (Neorealist) teoride güç dengesi temel kavramlardan biridir ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra öne çıkan önemli bir teori hâline gelmiştir. Morgenthau, Claude ve Ludwig Dehio gibi birçok düşünür bu konu üzerinde kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Bununla birlikte güç dengesi, ne kadar önemli bir kavram olsa da, hâlâ en belirsiz ve çözümü en güç kavramlardan biri olmayı sürdürmektedir (Paul, 2007, s. 36).

Bazı kuramcılar güç dengesini uluslararası sistemde gücün fiilî dağılımını açıklayan bir kavram olarak görürken, diğerleri onu uluslararası sistemin bir sonucu olmaktan ziyade devletlerin izlediği bir strateji olarak değerlendirmektedir. Richard Cobden ise bu kavramın çok sayıdaki soyut tanımı nedeniyle onu “chimera” (hayalî bir yaratık) olarak nitelendirmekte; bununla, tanımlanamayan, açıklanamayan ve kavranamayan bir şeyi kastetmektedir (Nexon, 2009, s. 342).

Cobden’in bu tanımı, güç dengesi kavramının kapsamlı bir tanımının yapılamayacağını ve bu konuda sonsuz sayıda varsayıma ulaşılabileceğini ima etmektedir. Bu kavramın belirsizliği, onun çağdaş dünyaya ve günümüz uluslararası siyasetinin şartlarına uygulanmasını daha da güçleştirmektedir.

Şunu belirtmek gerekir ki, güç dengesine ilişkin tek ve kesin bir teori yoktur; bunun yerine birbirinden farklı güç dengesi teorileri bulunmaktadır.

Klasik kuramcılar, çok kutuplu sistemlerin iki kutuplu sistemlere göre daha istikrarlı olduğunu ileri sürmektedir.

Buna karşılık Waltz tam tersini savunmaktadır. Güç dengesinin temel işlevi barışı korumaktır. Ancak bu tek argüman, devletlerin amaçlarını sistematik biçimde barışın önüne koyduklarını savunan birçok kuramcıyla çelişmektedir. Bu amaçlar arasında bağımsızlığın korunması, herhangi bir hegemonik gücün ortaya çıkmasının engellenmesi ya da mevcut uluslararası statükonun muhafaza edilmesi yer almaktadır.

Bu açıklama, aslında her devletin sahip olabileceği ulusal çıkar anlayışını haklı göstermektedir. Aynı zamanda bu yaklaşım, ihtiyaç duyulduğunda savaşın da kabul edilebilir bir araç olarak görüldüğünü ima etmektedir. Barış ve refah, devletlerin ulaşmak istediği en yüksek amaçlar olarak değerlendirilebilir.

Savunmacı gerçekçiler (defensive realists), devletlerin uluslararası sistemin devamı adına kendi güçlerini bilinçli biçimde sınırlandırdıklarını ve bunun kendi güvenliklerini en üst düzeye çıkarmanın bir yolu olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüşe karşı çıkan birçok düşünür ise, bütün devletlerin güçlerini en üst düzeye çıkarmaya çalışmaları hâlinde bunun sistem genelinde yalnızca bir denge durumuna yol açacağını savunmaktadır.

Levy, Balance of Power: Theory and Practice in the 21st Century adlı eserinde güç dengesini hem devletlerin dış politika davranışlarını hem de bunun sonucunda ortaya çıkan uluslararası düzen örüntülerini açıklamaya çalışan bir teori olarak değerlendirmektedir (Paul, 2007, s. 31).

Daniel Nexon da bu görüşe kısmen katılarak, güç dengesi teorisinin en güçlü biçiminin uluslararası hiyerarşilerin oluşmasını engellediğini ileri sürmektedir. Bu görüş, Waltz’ın hegemonya karşıtı yaklaşımını tamamlamaktadır. Teorinin en zayıf biçiminde ise güç dengesi mekanizmalarının sistem düzeyinde gerçek bir güç dengesi üretmesi beklenmez. İttifak ile güç dengesi arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilmektedir:

“Devletler, birbirlerinin kapasitesini tamamlamak amacıyla ittifaklara girerler.” (Fedder, 1968, s. 72)

Benim bakış açıma göre bir ittifakın kurulması, öncelikle taraflardan birinin diğerini daha güçlü hâle getireceği ve bunun sonucunda ittifakın her iki ya da bütün üyelerine karşılıklı fayda sağlayacağı inancına dayanmalıdır.

İttifak içerisinde ortak bir zeminin oluşturulması öncelikli olmalıdır. Çünkü ittifak daha büyük faydalar sağlamıyorsa ve her devlet tek başına daha avantajlı durumdaysa, o hâlde böyle bir ittifakın en baştan kurulmasının da bir anlamı kalmayacaktır.

Bununla birlikte müttefik devletler, kusursuz bir ittifak stratejisi oluşturmanın neredeyse imkânsız olduğunu kabul etmelidir. Devletler ulusal çıkarlarını mümkün olan en yüksek düzeye çıkarmaya sürekli çalıştıkları için denge noktasına ulaşmak ittifakların karşı karşıya bulunduğu en büyük güçlüklerden biridir. Bir sonraki bölümde, güç dengesine ilişkin alternatif teoriler etrafında yürütülen kuramsal tartışmalar ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

 GÜÇ DENGESİ ÜZERİNE KURAMSAL TARTIŞMA

Askerî ittifakın faydalarını ve işlevlerini ve güç dengesinin bu çerçeveye nasıl yerleştirildiğini ortaya koyduktan sonra, şimdi güç dengesi teorisine ilişkin kuramsal tartışmaya ve bu teoriye alternatif yaklaşımlara geçiyoruz.

Devletler, egemenliklerini, güvenliklerini ve istikrarlarını korumak amacıyla askerî ittifakları bir strateji olarak kullanırlar.

Güçler arasındaki koalisyonlar başlangıçta, bu koalisyona katılan bütün tarafların ortak yararı için kullanılacağı yönündeki en samimi niyetle kurulmuştur.

Bununla birlikte, her müttefikin ittifaktan beklediği temel unsur güç ve istikrardır.

Bu durum, ittifak içerisindeki güç dengesi teorisinin tartışılmasını gerekli kılmaktadır.

Güç dengesinin sınırları ve sakıncaları, ittifakın niteliğini ve meşruiyetini belirlediği için en çok tartışılan kavramlardan biridir.

Balance of Power: Theory & Practice adlı eserde Levy şu tespiti yapmaktadır:

“Tek bir güç dengesi teorisi yoktur; bunun yerine, henüz gelişmiş ve bütünleşik tek bir teori hâline getirilememiş çeşitli güç dengesi teorileri bulunmaktadır.” (Paul, 2007, s. 31)

Daniel Nexon da bu görüşü daha ileri götürerek güç dengesiyle ilgili teorileri şu alt başlıklara ayırmaktadır:

Güç dengesi teorisi (Balance of Power Theory),

Güç dengeleri teorileri (Theories of Power Balances),

Dengeleme teorileri (Theories of Balancing).

Levy, güç dengesini hem devletlerin dış politika davranışlarını hem de bunun sonucunda ortaya çıkan uluslararası düzen kalıplarını açıklamayı amaçlayan bir teori olarak ele almaktadır. Merkezî bir kavram olarak güç dengesi teorisi, hem güç dengeleri teorilerinin hem de dengeleme teorilerinin işleyiş mekanizmalarıyla örtüşmektedir. Levy’nin de belirttiği gibi, güç dengesi teorisinin en önemli belirsizliği onun çağdaş dünyaya uygulanışında ortaya çıkmaktadır. Örneğin yalnızca bir özelliğin bulunmaması, yani belirli bir güce karşı dengeleme davranışının görülmemesi, güç dengesi teorisinin yanlış yorumlanmasına yol açabilir.

Bu nedenle söz konusu alt teori gruplarının birçok bakımdan birbirini tamamladığını söylemek mümkündür. Özünde güç dengesi teorisi, gerçekçi teorinin temel varsayımından hareket eder. Buna göre uluslararası sistem anarşiktir ve bu sistemin temel aktörleri egemen devletlerdir.

Her devlet kendi güvenliğini en üst düzeye çıkarmaya çalışır ve ortak hedef doğrultusunda diğer devletlerle benzer biçimde hareket ettiği varsayılır.

Klasik güç dengesi kuramcılarından Morgenthau, çok kutuplu sistemlerin iki kutuplu sistemlerden daha istikrarlı olduğunu ileri sürmektedir (Paul, 2007, s. 31). Buna karşılık Waltz bu görüşe katılmamaktadır. Ona göre güç dengesinin amacı barışı korumaktır. Müttefiklerin görevi de barışı sürdürmekle sınırlıdır.

Bu yaklaşım, devletlerin sistem içindeki konumlarını barıştan daha öncelikli gören ana akım güç dengesi kuramcılarının görüşüyle çelişmektedir. Bir ittifak, bir devletin bağımsızlığını tehdit eden düşman bir gücün etkisini azaltmanın aracı hâline geldiğinde, güç dengesi aynı zamanda ittifak açısından bir sakınca da oluşturabilmektedir (Fedder, 1968, s. 72).

Bazı devletler ittifak kurarak kendi konumlarını güçlendirmeyi umut ederken, bu sakınca onların hegemonya kurma arzusunun önüne geçmektedir.

Nexon ve diğer birçok kuramcı, Morgenthau’ya katılmaktadır. Hatta Nexon, Morgenthau’nun görüşünü daha da geliştirerek, yoğunlaşmış güç dengelerinin tek kutuplu güç dağılımlarından başlayıp, tek bir üstün gücün uluslararası davranış kurallarını belirlediği hegemonik sistemlere ve nihayet bağımlı siyasal toplulukların özerkliğini fiilen ortadan kaldıran evrensel imparatorluklara kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsadığını ileri sürmektedir (Nexon, 2009, s. 335). Ben de Morgenthau’ya katılıyorum. Bir ittifakın üyesi olmak ve çok kutuplu bir sistem içerisinde aktör olarak yer almak, hegemonik bir güç hâline gelme konusunda avantaj sağlamaktadır. Bir devletin küresel kimliğine yönelik güven ve itimat arttıkça, o devletin ittifak içerisindeki konumu da güçlenecektir. Bu durum, caydırıcılık kuramcılarının savunduğu “itibar” anlayışıyla da örtüşmektedir. Onlara göre, “rakiplere tehdit yöneltebilmek için kararlılık konusunda bir itibara sahip olmak gerekir” (Henry, s. 49). Ancak müttefiklerden birinin çıkarları diğer bir müttefikin çıkarlarıyla çatıştığında, bu itibar ittifak açısından bir sakınca hâline dönüşmektedir. Yükselen hegemonik güç, müttefiklerinden doğal bir sadakat beklerken, gerçekte diğer müttefik yalnızca dışarıdan nasıl görüneceğini düşündüğü için bu tutumu sürdürmektedir. Bu durum Snyder ve Diesing’in şu görüşüyle de desteklenmektedir: “İttifak içindeki karşılıklı bağımlılık, sadakat konusundaki itibara göre belirlenir.” (Henry, s. 49)

Waltz’ın teorisinin temel unsurlarından biri, anarşik düzenlerin kendi kendine yardım (self-help) ilkesiyle işlemesidir. Kendi kendine yardım sistemlerinde devletler, diğer bütün hususlardan önce güç siyasetiyle ilgili kaygıları dikkate almak zorundadır. Anarşik yapı, devletleri göreli güç değişimlerine dikkat etmeye zorlar. Bu zorunluluğa uyum sağlayamayan devletler ya fethedilir, ya gayriresmî biçimde başka devletlere bağımlı hâle gelir ya da uluslararası sistemde zayıf ve önemsiz aktörlere dönüşürler. Taklit ve örnek alma süreçleri de bu eğilimleri güçlendirmektedir; çünkü devletler ve onların yöneticileri başarılı aktörlerin uygulamalarını benimsemeye yönelik güçlü teşviklerle karşı karşıyadır.

Nexon bu çerçevede güç dengeleri teorileri aracılığıyla sistem düzeyindeki güç dengelerini açıklamaya çalışmaktadır. Bu teoriler, dengeleme durumlarının nasıl oluştuğunu açıklama iddiasındadır. Levy de bu yaklaşımı destekleyerek, devletlerin en önemli amacının, çok devletli sistemi sona erdirecek bir hegemonyanın ortaya çıkmasını önlemek olduğunu ifade etmektedir. Bu görüş Vattel tarafından da desteklenmektedir. Vattel şöyle yazmaktadır: “Güç dengesi, hiçbir devletin mutlak hâkimiyet kuramayacağı ve diğer devletlere egemen olamayacağı şekilde düzenlenmiş bir durumdur.” (Paul, 2007, s. 32)

Ancak ittifakların sakıncası, devletlerin müttefiklerinden “güvenilirlik” beklemeleriyle ortaya çıkmaktadır. Müttefiklerden biri isteksizlik veya uzaklaşma belirtileri gösterdiğinde güvenilmez olarak değerlendirilmektedir. İttifak içindeki bu karşılıklı bağımlılık anlayışı, görüş ayrılıkları yaşandığında müttefikler açısından dezavantaja dönüşmektedir. Mercer de devletlerin müttefiklerinin davranışlarını değerlendirirken bunu onların karakterine bağlamadıklarını ileri sürmektedir (Henry, s. 49). Zorunluluk altında hareket eden müttefikler artık güvenilir olmaktan çıkmakta, aksine yerine getirmeleri gereken görev bakımından bir yük hâline gelmektedir.

Claude, “elle işletilen (manually operated)” bir güç dengesi sisteminin, devletlerin sürekli dikkatli olmalarının ve bilinçli, kasıtlı stratejik tercihlerde bulunmalarının sonucu olduğunu ileri sürmektedir. Claude ayrıca önemli bir noktaya dikkat çekerek, güç dengesi sistemi içerisindeki dengenin, çoğu yazarın da kabul edeceği üzere, “diplomatik düzenlemeler” sayesinde oluşturulan yapay ve süslenmiş bir denge olduğunu savunmaktadır. Levy ise buna karşılık, otomatik sistem anlayışında sonucun güç dağılımı tarafından belirlendiğini; yarı otomatik anlayışta yalnızca “dengeleyici” devletin sonuçlar üzerinde nedensel etkiye sahip olduğunu; manuel anlayışta ise sistemdeki denge derecesinin devletlerin bilinçli tercihleriyle belirlendiğini ileri sürmektedir.

Nexon, hegemonik düzen ve güç geçişi teorilerinin, güç dengeleri teorileri (ve dengeleme teorileri) içerisinde yer aldığını; ancak bunların güç dengesi teorisinin oldukça zayıf biçimleri olduğunu öne sürmektedir. Bununla birlikte, sistem düzeyindeki güç dengeleri ancak belirli koşullar altında ortaya çıkabilir. Bu koşullar; büyük güçler arasındaki göreli büyüme hızlarının farklılaşması, idarî, askerî, toplumsal veya ekonomik teknolojilerde büyük dönüşümlerin yaşanması ve mevcut uluslararası statü düzeninden duyulan memnuniyetsizliktir.

Lemke’nin Balance of Power: Theory & Practice adlı eserde ileri sürdüğü bu açıklama, devlet hedefleri hiyerarşisinde hegemonyanın önlenmesine öncelik verilmesi anlayışıyla karşılaştırılabilir. Güç dengesi kuramcılarına göre devletler bunun için çeşitli stratejiler benimseyebilirler. Levy bunları dış dengeleme (external balancing) ve iç dengeleme (internal balancing) olarak adlandırmaktadır. Dış dengeleme esas itibarıyla muhtemel bir saldırgana karşı ittifaklar kurarak bloklaşmayı ifade ederken, iç dengeleme askerî kapasitenin artırılması ve askerî gücün ekonomik ve sanayi temellerinin güçlendirilmesini ifade etmektedir.

Ben Lemke’ye katılıyorum; çünkü onun yaklaşımı, içinde yaşadığımız dünyanın zamanın ihtiyaçlarına göre sürekli değiştiği gerçeğini yansıtmaktadır. Özellikle ekonomik teknolojiler bakımından, 19. yüzyıldan itibaren yaşanan büyük gelişmeler bu görüşü desteklemektedir. Bu yaklaşım, Haacke’nin çalışmasında Kuik’in yaptığı “getiriyi en üst düzeye çıkaran seçenekler (returns-maximizing)” ile “risk ihtimaline yönelik seçenekler (risk-contingency options)” ayrımıyla da tamamlanmaktadır (Haacke, 2016, s. 502). Hegemonik düzen anlayışı da, ekonomik çeşitlendirme ve üstünlüğün engellenmesini, güç dengesini ve dolaylı dengelemeyi geliştiren askerî olmayan araçlar olarak gören bu risk-ihtimali yaklaşımıyla desteklenmektedir.

Şimdiye kadar güç dengesinin ittifaklara getirdiği sınırlar ve sakıncalar hakkındaki kuramsal tartışmayı ele aldık. Burada ortaya konulan argümanlar, NATO ittifakı içerisindeki Türkiye’nin konumunu açıklamak için kullanılabilir. Türkiye’nin NATO içindeki yeri, farklı bakış açılarından giderek daha fazla tartışmalı hâle gelmektedir. Bir sonraki bölümde, burada ele alınan sakıncalar ve sınırlamalar çerçevesini kullanarak, NATO ittifakının Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gerçekleştirmesine nasıl yardımcı olduğunu ve aynı zamanda bunu nasıl engellediğini analiz edeceğim.

NATO İttifakı İçerisinde Türkiye’nin Ampirik Analizi

Türkiye, NATO’nun kurulmasından yalnızca üç yıl sonra, 1952 yılında NATO’nun kararlı bir müttefiki olmuştur. Bu bakımdan Türkiye, ittifakın en eski üyelerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda en fazla katkı sağlayan ortaklardan biridir. İttifakın ikinci büyük ordusuna ve önemli askerî kabiliyetlere sahip olan Türkiye, kriz yönetimi kapsamında uluslararası güvenliğe aktif biçimde katkıda bulunmaktadır.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 1949 yılında kurulmuş, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan otuz ülkeden oluşan hükümetler arası bir askerî örgüttür. Kasım 2010’da Lizbon Zirvesi’nde bütün müttefikler tarafından kabul edilen yeni Stratejik Konsept, ittifakın değişen şartlara uyum sağlama kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Şimdi NATO’nun Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gerçekleştirmesine nasıl yardımcı olduğunu ve aynı zamanda bunu nasıl engellediğini inceleyelim.

NATO, Avro-Atlantik güvenliğinin temel platformu olarak Türkiye’ye uluslararası güvenlik meselelerinde kendi görüş ve beklentilerini ortaya koyma ve transatlantik girişimler üzerinde güçlü bir etki oluşturma imkânı sağlamaktadır. Türkiye, NATO ittifakının sağladığı askerî desteğin avantajlarından yararlanarak uluslararası düzeydeki itibarını güçlendirmiştir.

Kuzey Suriye’de bulunan ve Türkiye ile Suriye rejimi arasında gerginliğin yaşandığı İdlib bölgesi, Türkiye’nin NATO ittifakı içerisindeki askerî konumundan dolayı kendisine çeşitli avantajlar sağlamıştır. Ankara’nın Avro-Atlantik savunma ekosistemine katılımı sayesinde, Rusya’nın desteklediği Suriye birliklerinin otuz dört Türk askerini öldürdüğü olaydan yalnızca birkaç saat sonra Türkiye, ittifaktan siyasi dayanışma desteği talep etme ayrıcalığına sahip olmuştur. Antlaşmanın 4. maddesi uyarınca Türkiye, Batılı müttefiklerden derhâl istişare yoluyla zamanında destek almıştır. Türkiye NATO üyesi olmasaydı, diğer devletlerin Türkiye’nin elde ettiği bu imkândan yararlanması mümkün olmayacaktı. Bu dayanışma, Fedder’in ittifakı “üyelerinin askerî güvenliğini karşılıklı olarak güçlendirmek amacıyla belirli bir zamanda birlikte hareket eden devletler” şeklindeki tanımıyla tam anlamıyla örtüşmektedir (Fedder, 1968).

Ben, Türkiye’nin Nexon’un ortaya koyduğu sistemsel güç dengesi şartlarına uygun biçimde hareket ederek, ekonomik çeşitlenmenin bir risk-ihtimali stratejisi olarak kabul edildiği hegemonik düzen anlayışını güçlendirdiğini ileri sürüyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde Türkiye, dış politikanın bütün alanlarında bağımsız bir tutum sergileme konusunda kararlı davranmıştır. Erdoğan ayrıca Türk amirali Cem Gürdeniz tarafından geliştirilen ve Türkiye’nin Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki nüfuzunu genişletmeyi, aynı zamanda enerji ve ekonomik kaynaklara erişimini artırmayı hedefleyen planı benimsemiştir. “İleri savunma” olarak adlandırılan bu ulusal strateji, Türkiye’nin ekonomik açıdan sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Ancak Türkiye’nin Mavi Vatan Doktrini, Kıbrıs açıklarında yürüttüğü deniz sondaj faaliyetlerinin yasa dışı olduğu yönündeki iddialar nedeniyle bölgede tartışmalı tepkilere yol açmıştır.

Bununla birlikte, Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan yasa dışı petrol arama faaliyetleri konusundaki anlaşmazlık nedeniyle NATO, yeni Amerika Birleşik Devletleri yönetimi döneminde Türkiye’ye yönelik sınırlı yaptırımlar hazırlanmasını gündeme getirerek Türkiye’nin bu girişimini sınırlandırmıştır. İttifakın bir parçası olmanın doğurduğu bu sınırlama, Henry’nin What Allies Want adlı eserinde açıkladığı sadakat unsuruyla örtüşmektedir. Ona göre, ittifak içindeki ayrı taahhütler birbirine bağımlıdır; bir ittifakta meydana gelen gelişme, diğer müttefiklerin beklentilerini de etkilemektedir. Bu beklenti, sadakatin fiilen gösterilmesi üzerine kuruludur (Henry, s. 45). Amerika Birleşik Devletleri, bu çerçevede Türkiye’nin ittifaktan beklenen davranış kalıplarını ihlal ettiğini ve sadakatsizlik sergilediğini değerlendirmiştir. Başka bir ifadeyle, Türkiye tehditleri algılama konusunda kendi başına hareket etmeye çalıştığında, “ittifak içi karşılıklı bağımlılık” anlayışının sınırlarını aşmış bir aktör olarak görülmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemi satın almasına yönelik son dönemdeki sert tepkisi de, NATO’nun önde gelen müttefiklerinden birinin, kendi konumuna tehdit olarak gördüğü bir gelişmeyi eleştirme ve Türkiye’nin uluslararası güvenlik alanındaki etkisini sınırlandırma fırsatı elde ettiğini göstermektedir. Bu olayda Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumu, Morgenthau’nun ileri sürdüğü ve Nexon’un aktardığı şu görüşle açıklanabilir: üstün konumdaki güç, uluslararası davranışın kurallarını belirleme ve zamanla bağımlı siyasal toplulukların özerkliğini fiilen ortadan kaldırma imkânına sahiptir (Nexon, 2009, s. 335).

Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin faaliyetleri tartışmalı görülmüş olsa da, Amerika Birleşik Devletleri bu durumu rakibini uygun zamanda baskı altına almak için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu örnek, NATO ittifakının Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gerçekleştirme çabalarını belirli ölçüde sınırlandırdığını göstermektedir.

SONUÇ

Sonuç olarak bu makale, ittifakların, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna rağmen bireysel bir devletin ulusal çıkarlarını korumasında temel bir dayanak olabileceğini ileri sürmüştür. Bu çerçevede Türkiye’nin NATO ittifakı içindeki konumu, ittifakın sınırları, sakıncaları ve güç dengesi teorisi temelinde analiz edilmiştir.

Bu doğrultuda, Türkiye’nin güç dengesi teorisi çerçevesinde askerî olmayan araçları kullanarak bölgede ekonomik çeşitlenmesini artıracak bir hegemonik düzen kurmaya çalıştığını savunuyorum. Bunun yanında Türkiye, ittifak içindeki karşılıklı bağımlılığın sağladığı avantajlardan da yararlanmıştır. Tartışmalı bazı politikalar izlemiş olmasına rağmen, kriz anlarında ittifaktan derhâl destek alabilmiştir. Bu durum, askerî bir ittifaka üye olmanın sağladığı önemli faydalardan biridir.

Bununla birlikte yine güç dengesi teorisi çerçevesinde, Türkiye’nin NATO üyesi olmasının temel sakıncasının, rakip güçlerin uluslararası ittifak içerisinde hegemonik avantaj elde ederek Türkiye’nin etkisini sınırlandırabilmeleri olduğunu ileri sürüyorum. NATO üyeliği, Türkiye’nin davranışlarını diğer müttefiklerin birbirlerinden bekledikleri sadakat ve uyum beklentileri çerçevesinde sınırlandırmakta ve denetlemektedir.

Müttefikler arasında güç dengesinin nasıl kurulacağı meselesi, uluslararası ilişkiler literatüründe yoğun biçimde tartışılan konulardan biridir. Asıl güçlük ise, bu teorik çerçevenin sürekli değişen siyasal koşullara sahip çağdaş dünyada nasıl uygulanacağı noktasında ortaya çıkmaktadır.

Kaynakça

Fedder, E. H. (1968). The Concept of Alliance. International Studies Quarterly, 12(1), 65–86.

Henry, R. (2019). What Allies Want. Cornell University Press.

Paul, T. V., Wirtz, J. J., & Fortmann, M. (Eds.). (2004). Balance of Power: Theory and Practice in the 21st Century. Stanford University Press.

Nabiela Ismail

University of Minnesota – Twin Cities, Institute for Global Studies, Alumna