Bir Belgesel, Bir Kitap: Gazeteciliğin ve Dilin Yaraları

0
Bir-kitap.jpg

Gazetecilik, hakikatin peşinde amansız bir koşu, sır perdelerini aralama cesareti ve sessiz çığlıkları duyurma gayretidir. Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in kariyerinin anlatıldığı “Cover-Up” belgeselini izlerken gazeteciliğe dair hislerimin kabardığını söyleyebilirim. “Cover-Up” belgeseli, Hersh’in Associated Press, New York Times ve The New Yorker gibi saygın yayınlar için yazdığı, Vietnam Savaşı’ndan Irak Savaşı’na uzanan bir yelpazede hükümetin örtbas ettiği olayları deşifre eden haberlerine odaklanıyor.

Mark Obenhaus ve Laura Poitras’ın yönettiği film, Hersh’in gazeteciliğe olan “aşkını” ve Şikago’da polis muhabirliği yaparken “zulmü yakından görmenin” onu nasıl bir “örtbas etme girişimlerini ifşa etme uzmanı” haline getirdiğini anlatıyor. Seymour Hersh, gazeteciliğe ilk adımını attığı o günleri şu cümlelerle anlatıyor: “Bir ay içinde polis muhabirliğine terfi ettim. Şikago mafya çeteleriyle dolu bir şehirdi. Mafya ile polis ortak bir paydada buluşuyordu. O kadarını anlayabiliyordum. Öğrenmen gereken ilk ders polisle dalaşmaman gerektiğiydi. Soygun ve hırsızlık yapsalar bile bizi asla ilgilendirmezdi. Zorbalığı yakından görüp tanıdım, zorbalık olduğunu biliyordum ama aynı zamanda bulunduğum en heyecan verici ortamdı.”

Belgesel, Hersh’in belki de en çarpıcı haberlerinden biri olan Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri ortaya çıkarmasını da mercek altına alıyor. Camille Lo Sapio, kızının görevi sırasında kullandığı bir dizüstü bilgisayarda, bir restoran masasında Hersh’e bu utanç verici fotoğrafları gösteriyor. Lo Sapio’nun “Gerçeklerin ortaya çıkmasını istedim. Gerçeğin açığa çıkmasını istedim,” sözleri, hakikatin karanlığa hapsolmasına karşı verilen mücadelenin ne denli kişisel ve cesur olabildiğini gösteriyor. Hersh’in “Fotoğraflar olmasaydı, hikâye de olmazdı” tespiti, görselliğin bir haberin gücünü nasıl pekiştirdiğinin bir ispatı.

Benim için bu belgeselde bilgi verici ve günümüze paralel düşen bir diğer hadise de, Şili devrimi ile ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin tutum ve davranışlarının bugünkü dünyaya birebir yansımasıydı. Belgesel, ABD’nin dünya genelindeki müdahaleci dış politikasının ve demokrasiyi kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etme eğiliminin kesinlikle altını çiziyor. Şili’de sosyalist lider Salvador Allende’nin 1973’te askeri darbeyle devrilmesinde ABD’nin oynadığı rol, günümüz Venezuela’sındaki Maduro hükümetine yönelik Amerikan politikalarıyla çarpıcı bir şekilde eşleşiyor. Şili örneğinde, ABD, Allende’nin sosyalist reformlarının kendi bölgesel çıkarlarını tehdit ettiğini düşünerek, gizli operasyonlar, ekonomik baskılar ve dezenformasyon kampanyaları aracılığıyla darbenin zeminini hazırlamıştı. Medya organları üzerinde etkili olmak, ekonomik kargaşa yaratmak ve askeri muhalefeti desteklemek, Şili’deki demokrasiye vurulan bu darbenin başlıca araçlarıydı. Şili’nin demokratik seçimle gelen bir liderini devirmesindeki rolü, ABD’nin “demokrasi götürme” argümanlarının ardındaki gerçek niyetleri ve pragmatik çıkarlarını gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise Venezuela’daki Nicolas Maduro hükümetine karşı ABD’nin uyguladığı ambargolar, diplomatik baskılar ve muhalif liderlere verilen destek, Şili’deki senaryonun modern bir versiyonu olarak yorumlanabilir. ABD yönetimi, Maduro’nun iktidarını “gayrimeşru” ilan ederek, Guaido’yu “geçici başkan” olarak tanıyarak ve ekonomik yaptırımlar uygulayarak benzer bir etki yaratmaya çalışıyor. Ekonominin zarar görmesi, toplumsal huzursuzlukların artması ve halkın çaresizlik içinde bırakılması, dış güçlerin müdahalesinin tipik sonuçlarıdır. Hersh’in ifşa ettiği gibi, ABD’nin kendi çıkarlarını korumak adına ülkelerin iç işlerine karışma geleneği, Şili’den Venezuela’ya uzanan bir tarihsel çizgide devam ediyor. Bu durum, gazetecilere, özellikle de araştırmacı gazetecilere, iktidarın söylemlerini sorgulama ve “örtbas edilen” gerçekleri gün yüzüne çıkarma konusunda daha da büyük bir sorumluluk yükleyebilir. Demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmadığını, aynı zamanda dezenformasyona karşı uyanık olmayı ve dış müdahalelere karşı direnmeyi gerektirdiğini hatırlatan bu belgesel, günümüz dünyası için de kritik dersler barındırıyor.

Şöyle diyor Seymour Hersh: “Yazılması çok zor bir Amerika tarihi var.”

Türkçe’nin Labirentlerinde “Ölü Bir Geyik”

Seymour Hersh’in belgeseli, somut olaylar ve belgeler üzerinden mümkün olduğunca hakikatin peşinden koşarken, Ömer Vural’ın “Ölü Bir Geyik” adlı öykü kitabı da, belleğin ve dilin içsel dolambaçlarında dolaşarak başka bir hakikat arayışına soyunuyor. Emin Gürdamur’un dediği gibi: “İnsan, düşle gerçeğin yakıcı sınırına geldiğinde dil kendiliğinden tutuşmaya, başka türlü konuşmaya başlar.” İşte bu “başka türlü konuşma”, Vural’ın kitaptaki altı öyküsünde kendini apaçık gösteriyor.

Loras’tan yayımlanan kitapta taşra, aile yaraları, kayıp sesler, dervişane haller ve tarihsel figürlerle gündelik ayrıntıların iç içe geçtiği bir anlatı evreniyle karşılaşıyoruz. Vural, bireysel hafızanın en derin katmanlarını toplumsal belleğin kırılmalarıyla eklemliyor. “Oysaki hiçbir şey yenilenmiyor. Bir şey yenilense bile yama izi kalıyor kenarında. Hiç kimse görmüyor belki ama ben görüyorum” (s. 62) satırları, zamanın iyileştiriciliğine duyulan naif inancı sarsıyor; yaraların sadece üstünün örtüldüğünü, izlerinin ise hep orada kaldığını fısıldıyor.

“Gelirken yanında kendini de getir! Çünkü çıkacağımız yolculukta kendine ihtiyacın olacak” (s. 39) çağrısı ise Vural’ın öykülerinin temel felsefesini özetliyor. Bu, bir dışsal yolculuktan ziyade, içe doğru yapılan bir seyahat; kendini kaybetmeden hakikate varma çabası. Özellikle “Segâhî Yolculuk / Şeyh Hâbil” öyküsünde tasavvufi derinlikte güçlü bir anlatı sunuluyor. Dervişlerin sohbeti, cami avlularında yankılanan ilahi sırlar, okuyucuyu kadim bir havaya sokuyor. Şeyh Hâbil’in hali, modern insanın kaybolmuşluğuna ayna tutarak, “gelirken kendini getir” çağrısını somutlaştırıyor.

“Sabahın Gölgesi” öyküsü ise daha kentli, yalnız bir gölge takibiyle ilerliyor. Saat 07:38’de durakta bekleyen adam, sol omzunu düzeltme takıntısı, “Sana ölürüm daha iyi” diyen eski bir aşkın kalıntısı… Bireysel kaygıların toplumsal yalnızlığa dönüşümü burada ustaca işleniyor. “Tutkun Kundura” ise masalsı bir havayla, ayakkabının önemini, “yürüyüş” metaforu üzerinden bir yönüyle de insanın kendini taşıma çabasını anlatıyor.

Vural, berrak bir camın arkasından bakar gibi anlatır; anlatı açık ve sade, çağrışımı ise derindir. Tasavvuf, hikmet, taşra ve modern açmazlar, rüya ile hakikatin kesiştiği bir edebi harita çiziyor. Öyküler kısa ama yoğun; her cümle bir yara izi bırakıyor, ama aynı zamanda bir umut feneri yakıyor. Sonuç olarak, “Ölü Bir Geyik”, bireysel kayıpların toplumsal yaralarla birleştiği o acılı ama aydınlık alanda, dili tutuşturmayı başarıyor.

Ezcümle: “Gazeteciliğin ve Dilin Yaraları”, yalnızca iki alanın değil, hakikate temas eden herkesin ortak sızısı olarak önümüzde duruyor.

Bir yanıt yazın