Bugünün Dünyasında İslam Ne Anlama Geliyor? Din, Politika, Maneviyat
Dr. Stoddart bu kitaba “İslam bilinmeyen bir dindir” sözleriyle başlıyor.
Bu cümleyi ilk kez 35 yıl önce yazmıştır ve Giriş bölümünde de belirttiği gibi, gözlemi bugün de ne yazık ki doğruluğunu korumaktadır. Bugünün dünyasında çoğu “Batılı” için İslam’ın anlamı, terörizm ve köktendincilikle ilişkilendirilmektir; bu kavramların birbiriyle örtüşmesi gerekmez ancak çoğu zaman birbiriyle karıştırılır. İslam hakkındaki bu yanlış algının temelinde, din hakkındaki yanlış algı ya da daha kötüsü, dinin tahrif edilmesi yatmaktadır
Dr. Stoddart kitabın amacını şu şekilde açıklıyor:
Bu kitap, dinin -İslami ve diğer- doğasını ve içinde bulunduğumuz çağda nasıl büyük bir ihanet ve sapkınlığa maruz kaldığını ele almaktadır. Ayrıca dinin, yüzeysel ve dışa dönük, ilkelerden tamamen yoksun ya da alternatif olarak temelde yanlış ilkelerle dolu seküler siyasi programlarla birleştirilerek nasıl tahrif edildiğine de değinmektedir. Kitabın teması dinin sahteliği ve bunun çağımız, özellikle de İslam için sonuçlarıdır. . Ayrıca, insanların hakikati ve yaşamdaki amaçlarını nasıl algıladıkları temel sorusuyla ilgilidir ve bu nedenle hakikatin insanı mı yoksa Tanrı’yı mı merkeze koyduğu ve yaşamdaki çeşitliliğin – özellikle de dinlerin- bir içselliğe başvurmadan uyumlaştırılıp uyumlaştırılamayacağı gibi konuları ele almaktadır.
Tüm inanç geleneklerinin temelinde metafizik bir gerçekliğe (ya da Hakikate) ve devam eden İlksel Geleneğin bir parçası olarak Tanrı’dan insana aktarılan vahyedilmiş kutsallara (ya da Yol’a;Sırata) dayanan bir birlik olduğu doktrinini benimseyen bir Ezeli Hikmet yanlısı olarak Dr. Stoddart, Modernizmin yanlış önermelerini ve uyumun gerçek temeli olan ruhani gerçekliği inkar eden tüm yaklaşımları reddetmektedir.
Din, günümüzde saldırı altında olmaya devam etmektedir. Karşılaştığı zorluklar, geleneksel normlara saldırıyla sonuçlanan Modernist ethos’tan ve Modernist ideolojilerin dini kurumlar içinde yayılmasından kaynaklanmaktadır. Dr. Stoddart, İslam Peygamberi’nin “Hiçbir zaman yoktur ki ardından daha kötüsü gelmesin” hadisine ya da geleneğine atıfta bulunarak, dinin “zamanın ruhu” tarafından saptırılmasına yol açan “devrimlerin” ya da dine yönelik saldırıların birçoğunu sıralamaktadır. Bunlar, “cinsel devrimin” hedonist yönleri ve bunun sonucunda toplumsal normların parçalanması gibi sosyo-kültürel devrimlerden, İran’daki İslam devrimi gibi siyasi devrimlere, “Yeni Çağcılık” yoluyla geleneksel dinlere yapılan doğrudan saldırıya ve Katolik Kilisesi’nin Vatikan II Konsili’nin (1962-65) etkilerine kadar uzanmaktadır.
Dr. Stoddart ayrıca Darwin, Marx, Freud, Jung ve Teilhard de Chardin’in Modernist ideolojilerini, din ve toplumlardaki geleneksel normları zayıflatan yanlış öncüllere dayalı ideolojilere örnek olarak göstermektedir.
René Guénon veya Frithjof Schuon’un eserlerinde olduğu gibi Modernizmin Gelenekselci eleştirisinin temelini bilmeden bu gözlemlerle ilk kez karşılaşan bir okuyucu, Dr. Stoddart tarafından ifade edilen görüş ve sonuçlardan ürkebilir ve bunlar Gelenek açısından açıkça desteklenebilirken, okuyucunun Ezeli Hikmet yanlılarının Modernizm eleştirisinin temelini daha iyi anlayabilmesi için başka bir yere yönelmesini gerektirebilir. Bu bağlamda, kitabın sonuna eklenmiş olan okuma listesi faydalıdır, ancak bu eleştiri hakkında etkili ve anlayışlı bir şekilde yazmış olan ve eserlerinden faydalanılabilecek birçok yazar -özellikle Seyyid Hüseyin Nasr ve Charles Le Gai Eaton- vardır.
Dinin yanlış anlaşılmasının nedenlerini ele aldıktan sonra Dr. Stoddart, makale olarak yayınlanan bir denemede “İslam Hakkında Tarafsız Bilgiye Acil İhtiyaç” konusuna değinir.
Dr. Stoddart burada, geleneksel İslam’ın hoşgörüsüz bir ruha sahip olduğu ya da kılıçla yayıldığı görüşünü tarihsel örneklerle çürütmektedir. Ayrıca, Yahudilik ve Hıristiyanlığın sicilini İslam’ın siciliyle karşılaştırarak, din adına yapılan suiistimaller göz önüne alındığında bile, İslam’ın genellikle iki tek tanrılı muadilinden daha iyi durumda olduğunu göstermektedir. Dr. Stoddart İslam’ın savunucusu değildir ve Müslümanların inançları adına yaptıkları kötülükleri aklamak gibi bir amacı da yoktur. “İslam’ın belli bir kesimindeki kadınların iğrenç durumuna” atıfta bulunmakta ve İslam adına ortaya konan bu çarpıklığı “Kuran’ın ve Muhammed’in dünyası olan merhamet ve güzelliğin kristal dünyası” ile karşılaştırmaktadır. Kadınlara kötü muamele meselesi, din tarafından gerçekleştirilen ya da dine atfedilen diğer suiistimaller gibi, geleneksel dini uyum ve erdemli davranış kavramlarında gerçek bir temele sahip olmayıp, genellikle dinin suiistimal edilmesinden ve dinle karıştırılan kültürel etkilerden kaynaklanmaktadır.
Dr. Stoddart tüm inanç gelenekleri içindeki bağnazlığı haklı olarak eleştirmekte ve İslam’ı Hıristiyanlık karşıtı olarak göstermeye çalışan eleştirmenlerin çoğu zaman unuttuğu bir gerçeği vurgulamaktadır: İslami(!)diye nitelenen teröristlerin yarattığı kargaşa aynı zamanda kendi Müslüman kardeşlerine de yöneliktir. Bu bağlamda şunları belirtmektedir:
Batı kamuoyunun terörizm ile İslam’ı birbirine karıştırması, “İslami(!) diye adlandırılan teröristlerin” acınacak başarısıdır. O, Frithjof Schuon’un ifadesiyle “Müslüman biçimciliğini modernist ideoloji ve eğilimlerle korkunç bir şekilde birleştiren” İslami köktendinciliğin “deforme olmuş İslam “ını yermektedir.
Bu deformasyonu, bu bölümde ve epigrafta alıntıladığı çok sayıda Kuran pasajından yayılan İslam’ın hoşgörülü ruhuyla karşılaştırır ve okuyucuyu, dinin deformasyonlarını ve yanlışlarını, içinde yaşadığımız Kali-Yuga’nın (“Karanlık Çağ”) zeitgeist’ine özgü sapkınlıklar olarak görmesi konusunda uyarır. Bu bölümden ortaya çıkan şey, dinlerin suistimalleri yoluyla insanlığı nasıl başarısızlığa uğrattığı ya da daha doğru bir ifadeyle insanlığın dini nasıl başarısızlığa uğrattığı duygusudur; ancak kusurun dinin kendisinde değil, dinin temelde yanlış algılanmasında yattığını vurgulamak gerekir.
“Halk İslam hakkında ne biliyor?” sorusunu soran Dr. Stoddart, ortalama bir insanın genel olarak din ve özel olarak İslam hakkında çok az şey bildiği sonucuna varır. Okuyucuyu İslam’a yaklaşmaya çağırır. Hem dini hem de İslam’ı, moderniteyi karakterize eden yanlış bir ilerleme nosyonuna dayanan klişelere kurban olmamak ve Batılının “üstünlük ve çoğu zaman aşağılama duygusuna” dayanan yüzeysel çıkarımlarından kaçınmak için, derinlikli ve titiz bir yönelimi manevi bir duyarlılıkla yapılmasını tavsiye eder. Modernizmin ethosunun gelenek (ezeli hakikat) karşıtı olduğuna dikkat çekerek, onu Kutsal’ı değersizleştirdiği için doğru bir şekilde eleştirir:
“Modern uygarlığın kökenleri Rönesans’a, nominalizmin realizmi yendiği, bireyciliğin (ya da hümanizmin) maneviyatın yerini aldığı o büyük sekülerleşme hamlesine dayanır.” diyerek bu süreçte “İçsellik” yerini “dışsallığa” bıraktı ve hem bilgelik içeren Hıristiyan mistisizmi hem de Platonik bilgelik sahneden çekildi. Kısacası, toplum kutsal karakterini kaybetti.” vurgusunda bulunur.
Okuyucuyu, Modernizmin yanlış kurallarıyla lekelenmemiş bütüncül dinin anlamını anlamaya çalışmaya çağırır ve “bir dinin başka bir dinin kriterleriyle yargılanamayacağı ve yargılanmaması gerektiği” konusunda uyarır.
“Çağdaş Müslüman Dünyasındaki Farklı Kategoriler Üzerine Bir Not” başlıklı bölüm, terminolojik kategoriler ve “fun- damentalist” gibi lakapların yanlış kullanımından kaynaklanan sorunlar üzerine faydalı bir başlangıç niteliğindedir.
Dr. Stoddart şöyle yakınır: “Kabul etmek gerekir ki ‘köktendinci’ ve ‘köktendincilik’ kavramlarının gerçek anlamlarını korumak için verilen mücadele çoktan kaybedilmiştir. Sonuç olarak, medyada bu terimlerle karşılaştığımızda, herhangi bir zamanda gerçekten hangi kategorinin söz konusu olduğunu anlamak artık bize kalmıştır.” İslam’a yaklaşımdaki sorunun büyük bir kısmı, açık fikirli olmamanın tehlikelerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, Dr. Stoddart okuyucuya Hıristiyanlık ve İslam’ın tarihsel ve coğrafi olarak iç içe geçmişliğini hatırlatmaktadır ki bu, Avrupa’yı Hıristiyanlıkla bir tutma eğilimiyle mücadele ederken hatırlanması gereken önemli bir faktördür. Yazarın da belirttiği gibi, düşüncenin mutlakiyetçi bir şekilde deli gömleği giydirilmesine karşı açık fikirli olmak için “istisna yasası” gerçeğine dayanan iyi bir metafizik neden vardır. Bu tür bir deli gömleğinin örneği, kitapta kısaca değinilen “Medeniyetler Çatışması” (Bernard Lewis tarafından ortaya atılan ve Samuel P. Huntington tarafından popülerleştirilen bir terim) örneğinde bulunabilir. Merhum Profesör Huntington’ın tezini çürüten Dr. Stoddart, geleneksel İslam ve geleneksel Hıristiyanlığın idealleri veya gerçekleri arasında ya da Müslümanların ve Müslüman olmayan Batılıların içsel doğasında gerçek bir karşıtlık olmadığını, aksine manevi bir “doğa” anlayışına dayanan içsel bir uyum olduğunu vurgular. Dinlerin ve toplumların “doğal” bölünmeleri ile “çatışmaya” neden olan “doğal olmayan” nefreti karşılaştırır ve bu çatışmayı “modern İslam ve Hıristiyanlık arasında bir çatışma” olarak tanımlar.
(“İslami” olarak yanlış adlandırılan) şehir terörizmi ve (“Hıristiyan” olarak yanlış adlandırılan) modern Batı hümanizmi.” Önde gelen bir Müslüman lider olan Ağa Han bu durumu “cehaletin çatışması” olarak adlandırmıştır ki Dr. Stoddart’ın da bu tanımı onaylayacağına şüphe yoktur.
Kitabın birçok bölümünde Dr. Stoddart, Kuran’dan ve geleneksel öğretmenlerden yaptığı alıntılarla, tüm dinler gibi inanç, erdem ve güzelliğe, tek kelimeyle Kutsal’a dayanan İslam’ın gerçek ethosunu vurgulamaktadır. Dindarların diğer inanç geleneklerine “dışarıdan” baktıklarında yanlış anlamaların ortaya çıktığını belirtmektedir.
Nesnelliğin ölçütü içseldir ve Dr. Stoddart, İslam’ın içselliğine dayanan katolik doğasını vurgulamak için Kuran’dan ve Müslüman bilgelerden birkaç uygun pasaj aktarır. Kolektivizmin (“mezhepçilik” ve onun türevi olan “cemaatçilik”) yanlış ideolojilerini, farklı inanç gelenekleri içindeki formların ortodoksluğunu kabul ederken çoğulcu olan Geleneğin evrenselciliği ile karşılaştırmaktadır:
Ezeli Hikmet yanlılarının evrenselciliği, kurtuluşumuz için Tanrı tarafından vahyedilen kutsal formlardan vazgeçmek anlamına gelmez. Bunlardan başka bir yol yoktur. Ezeli Hikmet yanlısı sadece Biçimsiz’in yeryüzünde çok s a y ı d a biçim tarafından temsil edilmesi gerektiğinin farkındadır. Bunun aksi metafizik olarak imkânsızdır.

Bu analiz Dr. Stoddart’ı, Teilhard de Chardin tarafından savunulan bir tür dini ilerlemecilik temelinde geleneksel formları terk etme yönünde hareket eden Vatikan II Konseyi’ne yönelik bazı sert eleştirilerde bulunmaya yöneltmektedir. Dr. Stoddart senkretizme de aynı şekilde eleştirel yaklaşmaktadır. Kısa ve öz bir şekilde ifade etmektedir:
Dinlerin aşkın veya ezoterik birliği doktrini bir senkretizmi değil, sentezi temsil eder. Bu ne anlama gelmektedir? Bu, tüm ortodoks(orta yolcu) dinlere, geleneksel dinlere inanmamız gerektiği, ancak yalnızca birini uygulayabileceğimiz anlamına gelir.
“Geleneksel ve Doğal Sanat Arasındaki Körfez” başlıklı bölüm, kişiliklerimizin ve yaşamlarımızın “karakter güzelliğini” ve “biçim güzelliğini” yeniden kazanması gerektiğini vurgulamaktadır. Ünlü bir hadise göre, “Allah Güzeldir ve Güzelliği sever” ve bu nedenle estetik bir duyarlılık geliştirerek yaşamlarımızda neyin gerçekten çirkin ya da güzel olduğunu daha iyi tespit edebilir ve böylece İslam’ın kalbinde yatan evrensel mesajın güzelliğini takdir edebiliriz. Geleneksel toplumlar, Titus Burckhardt’ın sözleriyle, “dıştan fakir, içten zengindir”.
Kutsal olana yönelik bu estetik duyarlılık, tüm inanç geleneklerinin evrensel ruhunda mevcuttur ve Dr. Stoddart, inançlara içkin olan kapsayıcı ve hoşgörülü ruhu vurgulamak için hem Hıristiyan hem de Müslüman kutsal metinlerinden alıntılar yapmaktadır – “bu ağıldan olmayan… diğer koyunlardan” (Yuhanna 10:16), Tanrı’nın evinin “birçok konağı” olduğundan (Yuhanna 14:2) ve Tanrı’nın evrensel mesajının “senden önceki elçilere” (Kuran 41:43) vahyedildiğinden bahseden pasajlar.
Kitap, uygun bir şekilde “Umut Mesajı” başlıklı bir bölümle sona ermektedir. Çünkü Platonik erdemler olan Hakikat, İyilik ve Güzellik Gerçekliğin özüdür ve bu değiştirilemez gerçeklik bu karanlık zamanlar içinde bile yazarın iyimserliğinin temelini oluşturmaktadır.
Bu kitabın, İslam da dahil olmak üzere tüm inanç geleneklerinin özünde yatan Hakikat olan Geleneğin evrenselliği ve temeli hakkındaki değerli mesajı, dinin gerçek bir takdirinin ve Hakikatin altında yatan uyumun gerektirdiği estetik ve etik taahhütlerin zamanında hatırlatılmasıdır.
