BÜTÜN VAHİYLERİN ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE BİR DENEME

0
3072913849330165a73105b0e0c3

Önsöz

Her ne kadar başlangıçta bir din felsefesi yazmak gibi bir niyetim olmasa da, aşağıdaki metnin içeriği bu ismi gerektiriyor gibi görünmektedir. Yine de onu bu adla sunmam doğru olmaz diye düşünüyorum. Gerçi bu metin, din felsefesine dair birtakım sonuçları içermektedir; ancak bunlar, yalnızca genel bir temel düşüncenin dolaylı sonuçlarıdır ve kesinlikle bu sonuçlar uğruna kaleme alınmamıştır.

Bu düşünce, daha önceden tamamen farklı bir bağlamda ortaya çıkmıştı. Orada yalnızca dolaylı olarak uygulanabiliyor ve bazı varsayımlarla desteklenebiliyordu. Bu yüzden, onu özsel hakikatinde ortaya koyma arzusu doğdu. Ve bu arzunun yerine getirilmesi, ortaya konacak düşünceye tamamen yeni bir şekil vermemi gerektirdi. Bu metnin özünü oluşturan fikir, işte bu şekilde doğdu.

Bu fikir, doğrudan doğruya bir felsefi sorunla ilgilidir: Özgürlük ve zorunluluğun uzlaştırılması; özellikle de teorik anlamda Tanrı’nın eylemleriyle özgürlük arasındaki ilişkinin açıklanmasıyla ilgilidir. Ancak bu sorun, dinin özüyle de doğrudan bağlantılıdır. Çünkü Tanrı’nın dış dünyada etkide bulunduğu kabul edildiğinde, bu etki ya doğanın genel yasalarına uygun olarak anlaşılmalı ya da onların ötesine geçen bir şekilde, yani vahiy olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla burada vahyin imkânı ve zorunluluğu gibi sorular doğar — ve tam da bu noktadan hareketle bir eleştiri ortaya çıkmaktadır.

Bu eleştirinin amacı, belirli bir vahyin gerçekliğini göstermek değil, genel olarak vahyin mümkün olup olmadığını ve eğer mümkünse hangi koşullarda zorunlu olduğunu ortaya koymaktır. Eğer bu amaç başarıyla gerçekleştirilebilirse, belirli bir vahyin doğruluğu da bu genel ölçütlere göre değerlendirilebilir.

Johann Gottlieb Fichte (1762—1814) Kant ve Hegel arasındaki dönemde Alman felsefesindeki önemli figürlerden biridir. Başlangıçta Kant’ın en yetenekli takipçilerinden biri olarak kabul edilen Fichte, Wissenschaftslehre adı verilen kendi aşkın felsefe sistemini geliştirdi . Teknik felsefi çalışmalar ve popüler yazılar aracılığıyla Fichte, özellikle Jena Üniversitesi’ndeki yıllarında çağdaşları üzerinde büyük bir etki yarattı. Etkisi hayatının sonuna doğru azaldı ve Hegel’in sonraki hakimiyeti, Fichte’yi, Alman idealizminin Kant’ın Eleştirel felsefesinden Hegel’in Tin felsefesine gelişimini açıklamaya yardımcı olan düşüncesi olan bir geçiş figürü statüsüne indirdi. Ancak bugün, Fichte, Alman idealizmi geleneğini son derece özgün bir biçimde sürdüren bir düşünür olarak, kendi başına önemli bir filozof olarak görülüyor.

Böyle bir eleştirinin gerekliliği, en azından bana, aşağıdaki sebeplerle açık görünmektedir.

Bir yanda, vahyin gerekliliğini ve zorunluluğunu savunan ve bu iddialarını insanlığın ahlaki gelişimiyle temellendiren bir görüş vardır. Ancak bu görüşte, insana yalnızca dışsal yollarla bilgi verilmesinin mümkün olup olmadığı ve bu bilginin ahlaki bir varlık olan insanla nasıl bağdaşabileceği yeterince açıklığa kavuşturulmamıştır. Vahyin içeriğinin akla uygunluğu ne kadar vurgulansa da, bu içerik insanın özgürlüğüne nasıl seslenmektedir? İnsan bunu nasıl kabul etmeli ve bu kabul ediş ahlaki bir eylem olarak nasıl değerlendirilecektir?

Diğer yanda ise, yalnızca aklın öğretisini tanıyan ve bu nedenle her türlü dışsal bildirimi — yani vahyin kendisini — reddeden bir başka görüş vardır. Ancak bu ikinci görüşte de, insanın bilgisi ve ahlaki gelişimiyle bağlantılı olarak, Tanrı’nın iradesinin dünyaya müdahale etme biçimi tam olarak açıklığa kavuşturulmamıştır. Eğer Tanrı’nın iradesi sonsuz bir iyilikse ve insan bu iyiliğe ulaşmakla yükümlüyse, bu iyiliğin yalnızca doğanın genel düzeni içinde nasıl ortaya çıktığı açıklanmak zorundadır.

İşte elimizdeki çalışma, her iki tarafın da açıkça ortaya koymadığı ve ortaya koyamadığı bu noktayı aydınlatmaya yöneliktir. Bu nedenle, her iki görüşün de taraftarlarının ilgisine sunulabilir. Bu eleştiride, onların her biri kendi düşüncelerinin gerekçesini ya da yanlışlığını bulabilir.

Bu çalışmayı kaleme alırken, belirli felsefi sistemlere bağlı kalmadım; çünkü burada yalnızca özgür düşünce ve saf akıl yol gösterici olmalıdır. Eğer bazı sonuçlar başka sistemlerle uyum içindeyse, bu ancak sonuçların doğruluğuna bir işaret olabilir; ama hiçbir şekilde bilinçli bir uyum çabası değildir.

Bu yazının hangi amaca hizmet ettiği yukarıda açıklandı. Eğer bu amaç başarıya ulaşırsa, dinin felsefi temelleri açısından önemli bir adım atılmış olacaktır.

I. Bölüm

Vahiy düşüncesinin imkânı üzerine

Her türlü Tanrısal vahiy düşüncesinin temellendirilmesi, yalnızca aklın kavramlarıyla mümkündür. Zira Tanrı’nın insanla iletişimi — bu ister içsel bir ses, ister harici bir olay biçiminde olsun — yalnızca aklın kabul edeceği ve anlayacağı biçimde gerçeklik kazanabilir. Bu nedenle, vahiy düşüncesinin kendisi de ancak aklın yasaları içinde değerlendirildiğinde anlamlıdır.

Eğer vahiy, akla tamamen yabancı bir şey olarak ele alınırsa, o zaman onun ne hakikiliği ne de gerekliliği hakkında bir yargıya varmak mümkündür. Zira biz yalnızca aklın ilkeleriyle düşünebilir ve değerlendirme yapabiliriz. Aklın ötesine geçen bir içerik, bizim için hiçbir bağlayıcılık taşımaz.

Bu nedenle sorulması gereken şudur: Vahiy denen şey, akıl tarafından kavranabilir mi? Onun içeriği, biçimi ve amacı, aklın yasalarına uygun mudur?

Vahiy, eğer mümkünse, mutlaka ahlaki bir dünya düzeni içinde mümkün olmalıdır. Çünkü Tanrı’yı düşünürken, onu yalnızca doğanın yaratıcısı değil, aynı zamanda ahlak yasasının da kaynağı olarak kavrarız. Tanrı, bizim için, ahlaki dünyanın en yüksek ilkesi ve temelidir.

Şu hâlde Tanrı’dan gelen her bildirim de, yalnızca bu ahlaki düzen içinde anlamlı olabilir. Ahlaki yasaya aykırı bir vahiy, Tanrı’dan gelmiş olamaz. Çünkü böyle bir çelişki, Tanrı kavramının kendisini yıkmak olurdu.

Şimdi şu varsayımı yapalım: İnsan aklı, yalnızca kendi başına ahlaki hakikate ulaşamaz. Bu durumda, Tanrı’nın ona bir vahiy aracılığıyla yol göstermesi gerekebilir. Ancak burada da şu soru doğar: Bu vahiy, insanın ahlaki özgürlüğünü ortadan kaldırmadan nasıl gerçekleşebilir?

Çünkü insan, yalnızca özgür eylemleriyle ahlaki bir varlık olabilir. Eğer ona hakikat zorla empoze edilirse, onun ahlakiliği de ortadan kalkar. Vahiy, insanın kendi iç özgürlüğüyle bağdaşmak zorundadır. Aksi takdirde, ahlaki bir gelişimden söz edilemez.

Şu hâlde, bir vahiy varsa ve bu insan için bağlayıcı olacaksa, o zaman bu vahiy, insanın içsel ahlaki sezgisiyle uyuşmalıdır. İnsan, bu vahyin içeriğini yalnızca teslimiyetle kabul etmemeli, aynı zamanda onun doğruluğunu kendi aklında onaylamalıdır.

Böyle bir onay ancak şu şekilde mümkündür: Vahiy, doğrudan ahlaki yasa ile bağlantılı olmalı ya da en azından ona aykırı olmamalıdır. Öyleyse, gerçek bir vahiy hiçbir zaman ahlaka zarar veremez; aksine onu desteklemeli, netleştirmeli ya da uygulanmasını kolaylaştırmalıdır.

Bu noktada bir başka temel düşünceye ulaşıyoruz: Vahiy, ancak aklın belirli bir eksikliği gidermek üzere gerekli olabilir. Eğer insan aklı, belirli bir durumda tek başına gerekli bilgiye ulaşamıyorsa ve bu bilgi ahlaki görevle bağlantılıysa, o zaman Tanrı’nın bu bilgiye ulaşmayı kolaylaştırması, yani onu bildirmesi makul olur.

Ama böyle bir durumda bile, bu bildirim (vahiy) insanın özgür kararına müdahale etmemeli, onun ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmamalıdır. İnsan, vahyin içeriğini, yalnızca dışsal bir buyruk olarak değil, kendi aklının da onayladığı bir hakikat olarak kavramalıdır.

Bu düşünceler, bizi vahyin zorunluluğuna ilişkin belirli bir sonuca götürmektedir: Vahiy yalnızca şu durumda mümkündür ve zorunlu hâle gelir — eğer onun içeriği akılla kavranabilir, ahlaki düzenin gerçekleşmesine hizmet ediyorsa ve insanın özgürlüğüyle çelişmiyorsa.

Dolayısıyla biz, vahyin yalnızca bu koşullar altında mümkün olduğunu kabul edebiliriz. Bunun dışındaki her tür iddia, yalnızca inanca dayalı olur ve akıl tarafından onaylanamaz.

Eğer bu görüş doğruysa, o hâlde vahiy yalnızca bir araç olabilir; insanın ahlaki yetkinliğe ulaşmasında onu destekleyici, yardımcı bir araç. Ama hiçbir zaman ahlaki yükümlülüğün yerine geçemez, onun kaynağı olamaz. Çünkü ahlaki yasa insanın içinde vardır; bu yasa, insana dışarıdan verilmiş bir buyruk değil, onun kendi aklının yasasıdır.

Bu nedenle, vahyin değeri, yalnızca bu içsel yasa ile uyumlu olduğu sürece meşrudur. Vahyin içeriği, eğer bu iç yasayla çatışıyorsa, insan onu Tanrı’dan gelmiş olarak kabul edemez. Çünkü Tanrı ancak iyi olabilir ve iyi olan, her zaman ahlaka uygun olandır.

Ama eğer vahiy, ahlaki yasayla uyum içindeyse, o zaman insanın onu kabul etmesi bir zorunluluk hâlini almaz mı? Bu durumda da özgürlük zedelenmez mi?

Hayır. Çünkü böyle bir kabul, dışsal bir buyruğa boyun eğmek değil, aklın kendi yasasına uygun olanı tanıması ve onaylamasıdır. İnsan, kendisine bildirilen şeyi, yalnızca bildirildiği için değil, doğru olduğu için kabul eder. Bu da onun özgürlüğünün ve ahlaki kişiliğinin bir göstergesidir.

Dolayısıyla, hakiki bir vahiy şunları içerir:

  1. İçeriği, ahlaki yasa ile çelişmemelidir;
  2. Onunla aynı amacı gütmeli, yani ahlaki gelişimi desteklemelidir;
  3. İnsan aklı tarafından özümsenebilecek nitelikte olmalıdır.

Eğer bu üç koşuldan biri eksikse, o takdirde böyle bir vahiy gerçek olamaz. İnsan, aklın süzgecinden geçmeyen hiçbir bildirimi Tanrı’ya atfetmemelidir. Aksi takdirde, yalnızca boş bir inanca dayanarak davranmış olur; ve bu da onu fanatizme, kör itaate ya da ahlaki yozlaşmaya sürükleyebilir.

Bu düşünceler, bizi şu sonuca götürür: Her gerçek vahiy, zaten akıl tarafından da onaylanabilir olandır. Akıl, böyle bir vahyin içeriğini anlar, onu doğrular ve içsel olarak kabul eder. Bu durumda vahiy ve akıl birbirine düşman değil, tam tersine birbirini tamamlayan iki ilkedir.

II.Bölüm

Vahyin Gerçekliği Üzerine

Vahyin olanaklılığı gösterildikten sonra, şimdi onun gerçekliği hakkında sorabiliriz: Gerçekten bir vahiy olmuş mudur? Ve eğer olmuşsa, bu nasıl tanınabilir?

Bu soruya yalnızca aklın ilkelerine dayanarak yanıt verilebilir. Hiçbir tarihsel iddia, hiçbir gelenek ya da kurum, kendi başına bu sorunun çözümüne yeterli olamaz. Çünkü burada söz konusu olan, insanın Tanrı’dan geldiğini düşündüğü bir bildirimi, aklın kendisi için geçerli sayıp sayamayacağıdır.

İlk olarak şunu sormalıyız: Gerçek bir vahiy, hangi biçimde insanın karşısına çıkabilir? Bu bildirim, doğrudan doğada meydana gelen olağanüstü bir olayla mı, yoksa içsel bir sezgiyle mi, ya da bir aracının diliyle mi gerçekleşmelidir?

Bu soruya verilecek yanıt şudur: Vahyin biçimi ne olursa olsun, insan onu yalnızca aklıyla değerlendirebilir. Dolayısıyla, onun biçimsel özellikleri değil, içeriksel hakikati önemlidir.

Bir olay olağanüstü görünebilir; doğa yasalarına aykırı ya da alışılmadık olabilir. Ama bu tek başına onun Tanrısal bir kaynak taşıdığını göstermez. Çünkü insan, her olağanüstü olanı Tanrısal sayamaz. Olağanüstü olan, yalnızca olağanüstü olandır; iyi ya da kötü olduğuna karar verecek olan, onun amacıdır.

Aynı şekilde, bir bildirimin, belirli bir kişi ya da kurum aracılığıyla gelmiş olması da onun doğruluğunu garanti etmez. İnsan, her zaman bildirimin kendisine, yani içeriğine bakmak zorundadır. Bu içerik ahlaka uygunsa, içtenlikle iyiye yöneliyorsa ve akılca kavranabiliyorsa, işte o zaman onun Tanrısal kaynağı üzerinde düşünmek anlamlı olur.

Dolayısıyla, tarihsel bir olay ya da yazı, yalnızca içerdiği fikirlerin akla uygunluğu ölçüsünde vahiy olabilir. Akla aykırı olan bir şeyi yalnızca “öyle denildi” diye kabul etmek, insanın ahlaki kişiliğini inkâr etmesi anlamına gelir.

Gerçek vahiy, aklın içinde onayladığı bir içerikle kendini gösterir. Onu dışsal biçimiyle değil, yalnızca akıl yoluyla tanıyabiliriz. İşte bu yüzden, insan her tür vahiy iddiasına karşı, önce onu aklın ölçütleriyle tartmalı; yalnızca bu sınamadan geçen bildirimi Tanrısal olarak değerlendirmelidir.

Eğer bir bildirimin içeriği, insanın ahlaki yükümlülükleriyle çelişiyorsa, o bildirimin Tanrısal olduğunu asla kabul edemeyiz. Tanrı’nın isteği, her zaman iyinin ta kendisidir; o hâlde Tanrı’dan geldiği söylenen herhangi bir buyruk, iyiye hizmet etmiyorsa, Tanrı’dan geliyor olamaz.

Bu ölçüt açık ve kesin olmalıdır:

Vahiy, yalnızca içeriği ahlaki yasa ile uyuşuyorsa Tanrısal olabilir; aksi takdirde değildir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bir bildirimin içeriği ahlaka uygun olduğu için onun mutlaka Tanrısal olduğu da söylenemez. Çünkü insan aklı da iyiyi kavrayabilir ve kendi başına bu tür sonuçlara ulaşabilir. O hâlde şu soru kalır: Vahiy, insanın kendi aklıyla zaten ulaşabileceği hakikatleri mi bildirir, yoksa onun sınırlarının ötesine mi geçer?

Bu soruya verilecek yanıt şudur: Gerçek bir vahiy, yalnızca aklın kendi başına ulaşamayacağı ama onun tarafından onaylanabilir olan hakikatleri bildirir. Eğer bildirilen şey, akıl için tamamen anlaşılmazsa, bu yine geçersizdir; çünkü insan onu kavrayamaz, içselleştiremez ve dolayısıyla özgürce kabul edemez.

Ama bildirilen şey, aklın sınırında yer alıyorsa; yani akıl buna doğrudan ulaşamıyor ama onu reddetmiyor, tersine makul buluyorsa — işte bu durumda o bildirim, vahiy olarak değerlendirilebilir.

Bu tür bir vahiy, insanın ahlaki gelişimine katkı sağlar. Çünkü akıl orada bir sınırla karşılaşır; bu sınırın ötesinde bir açıklama geldiğinde, akıl onu bir açıklık, bir aydınlanma olarak kabul edebilir. Böylece vahiy, aklın yerine geçmez ama onu tamamlar.

Bu da bizi şu sonuca götürür:

Tanrısal vahiy, yalnızca ahlaki düzenin amacıyla uyum içinde olduğunda ve insanın özgür aklı tarafından onaylandığında gerçektir.

Ne salt doğaüstülük, ne kutsal metinlerin otoritesi, ne de tarihsel gelenekler, kendi başlarına bir bildirimi Tanrısal yapmaya yeterlidir. Bu değer ancak akıl yoluyla verilir.

III. Bölüm

Vahyin Biçimi Üzerine

Eğer bir vahyin içeriğinin ahlaki olması gerektiğini ve yalnızca bu içerik sayesinde Tanrısal sayılabileceğini kabul edersek, şimdi de şu soru gündeme gelir: Bu içeriğin iletilme biçimi ne olmalıdır? Tanrı, bu bildirimi insana nasıl sunar?

İlk olarak şunu belirtmek gerekir: Tanrı’nın herhangi bir doğrudan biçimde insana seslendiği varsayımı — yani olağanüstü, duyulara hitap eden, doğa yasalarını aşan bir tarzda ortaya çıktığı düşüncesi — yalnızca bir tasarımdan ibarettir. Böyle bir bildirimin Tanrı’dan geldiğini nasıl anlayacağız? Onun kaynağını nasıl doğrulayacağız?

Bunun yanıtı açıktır: Ancak ve ancak içerik sayesinde. Daha önce gösterildiği gibi, biçim — ne kadar olağanüstü olursa olsun — içerik olmadan hiçbir güvence sağlamaz.

O hâlde biçim, ancak içerikle birlikte değerlidir. Biçim, bildirimi anlaşılır, etkili, yönlendirici hâle getirmeye hizmet edebilir; ama onun kaynağını belirlemez. Biçim, aracıdır — öz değil.

Peki hangi biçim, insan için anlamlı ve etkili olabilir? Bu, zamanın koşullarına, halkların gelişmişlik düzeyine ve bireysel alıcının içsel yapısına bağlıdır. Dolayısıyla Tanrısal vahiy, her zaman insanın anlayışına uygun bir formda ortaya çıkmalıdır. İnsan, ancak anlayabildiği şeyle yön bulabilir.

Bu yüzden Tanrı’nın bildirimi — eğer gerçekten gerçekleşirse — her zaman tarihsel bir biçim alacaktır. Belirli bir dilde, belirli bir toplumda, belirli olaylar çerçevesinde tezahür edecektir. Ancak bu tarihsel biçim, evrensel ahlaki içeriği dışa vuran bir kabuk olmalıdır.

Bu düşünce, aynı zamanda şunu da gerektirir: Bir bildirimin biçimi, onun evrenselliğini engelleyemez. Yani vahiy, yalnızca bir halka, bir dile, bir döneme ait olamaz; içerik bakımından bütün insanlık için geçerli olmalıdır. Eğer vahiy gerçekten Tanrısal ise, o zaman her çağda ve her halkta yankı bulabilecek bir ahlaki hakikati içermelidir.

Sonuç olarak şu söylenebilir:
Tanrısal vahiy, her zaman insana hitap eden bir biçimde ortaya çıkar; ama bu biçim, yalnızca içeriği ile değerlidir. Biçim değişebilir, gelişebilir; ama içerik, ahlaki yasa ile uyumlu olduğu sürece kalıcıdır. Bu nedenle, vahyin biçimsel yönüne değil, içerdiği ahlaki hakikate yönelmeliyiz.

IV.Bölüm

Pozitif Din Üzerine

Vahiy düşüncesi genel hatlarıyla açıklandıktan ve onun içeriğiyle biçimi arasındaki ilişkiler belirlendikten sonra, şimdi bu düşüncenin din kurumlarıyla ve özellikle de pozitif dinlerle olan bağlantısına eğilmeliyiz.

Pozitif din, tarihsel bir olaydan, belirli bir vahiyden veya bir öğreticiden doğan, belirli bir içerik ve biçim kazanan dindir. Bu tür bir din, genel olarak insanların belleğinde, yazılı metinlerde, ayinlerde ve inanç sistemlerinde kurumsallaşmıştır.

Pozitif dinin temeli bir vahiy olabilir — olabilir diyoruz, çünkü onun içerdiği şeylerin gerçekten Tanrısal olup olmadığını ancak akıl belirleyebilir. Dışsal gelenekler, tarihsel aktarımlar ya da kutsal kabul edilen metinler, kendi başlarına Tanrısal bir hakikatin kanıtı olamazlar.

Bu nedenle, pozitif bir dinin geçerliliği yalnızca şu ölçütle sınanmalıdır:
Ahlaki yasa ile uyum içinde mi? Bu dinin öğretileri, bireyin ahlaki gelişimini destekliyor mu, yoksa onu zayıflatıyor mu?

Eğer bir din, bireyi korku, ceza ve kör itaate yönlendiriyorsa — ve onu kendi ahlaki yargısına başvurmaktan alıkoyuyorsa — bu din Tanrısal bir kökene sahip olamaz. Çünkü Tanrı, özgürlüğün ve iyinin kaynağıdır; özgürlüğü bastıran bir din, Tanrı’yla çelişir.

Öte yandan, pozitif bir din; eğer bireyi iyiliğe, vicdanına, görevine ve özgürlüğüne yöneltiyorsa — ona daha derin bir ahlaki bilinç kazandırıyorsa — bu durumda, onun Tanrısal bir hakikati taşıdığı kabul edilebilir.

Bu düşünceler bizi şu sonuca götürür:

Pozitif din, ancak aklın ölçütlerine uygun olduğu sürece haklıdır. O, ne reddedilmeli ne de koşulsuz kabul edilmelidir; her zaman sınanmalı, ayıklanmalı ve akılla bütünleştirilmelidir.

Gerçek dine götüren yol, gelenekten değil, akıldan geçer. Aklın doğrulamadığı hiçbir öğreti, kutsallık kisvesi altında kabul edilmemelidir. İnsan, Tanrı’ya ancak özgür bir akıl ve temiz bir vicdanla yaklaşabilir.

Bir yanıt yazın