DEPREM VE KADER
DEPREM VE KADER-GİZEM VE DUA-TEDBİR VE ÇABA
Türkiye, 6 Şubat’ta 9 saat arayla meydana gelen iki büyük deprem nedeniyle, ağır hasar aldı. Bu satırlar yazıldığında ölü sayısı 44 bini geçmişti. Bu sayının çok daha artacağına dair değişik tahminler yapılıyor. Yüz binden fazla yaralımız var. 11 ilimizde meydana gelen deprem, büyük bir yıkıma da yol açtı. Yıkılan binlerce binanın yanı sıra, ağır ve orta hasarlı binalar tespit edilmeye çalışılıyor. Bilanço ağır. Türkiye yekvücut olmuş, yaralarını sarmaya çalışıyor. Manzara şu: Asrın felaketine karşı asrın mücadelesi veriliyor. Ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa, Tüm Türkiye için “sabr-ı cemil” niyaz ediyorum.
Biliyorsunuz, her deprem olduğunda, gizemli-esrarlı olaylar anlatılır; ileri-geri yorumlar yapılır; kader-i ilahi, değişik şekillerde ifade edilir. Bu artık bir gelenek haline geldi, neredeyse. Bu konularda birkaç kelam etmeye, o yüzden gerek duydum.
Esrâr-ı İlahîye Akıl-Sır Ermiyor
Benim de bu depremde yaşadığım esrarlı bir olay var. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Depremin olduğu 6 Şubat günü Adıyaman’daydım; çünkü bir gün öncesinde düzenlenen “Türkiye Yüzyılında Kürtler” Panelinde konuşmacıydım. Rektörlük salonunda güzel bir program yaptık. Yerel TV’ler naklen yayınladılar. Yoğun bir ilgi ve alakayla karşılaştık.
Ertesi gün 17:55 uçağıyla İstanbul’a dönecektik. Fakat bir terslik vardı; akşamdan bozan hava, müthiş bir kar yağışına dönüşmüştü Pazar günü. Aynı kötü hava koşullarının İstanbul’da da başladığı haberini alıyorduk. Acaba uçaklar kalkabilecek miydi? Bu, biraz zor görünüyordu. Bir ümit, belki kalkar diye düşünürken, öğlen saatlerinde telefonlarımıza gelen mesaj, Adıyaman ve İstanbul’daki olumsuz hava koşulları nedeniyle uçuşumuzun iptal edildiğini gösteriyordu. Bu gece de burada kalabiliriz, diye düşünmüştüm o an.
Adıyaman’da üniversite yıllarından bir çok arkadaşım, dostum var. Adıyaman Ak Parti İl Başkanı Mehmet Dağtekin, Halit Akel ve Mustafa Çatlı hocalarımız, bunlardan birkaçı. Tahmin edeceğiniz gibi, Güneydoğu misafirperverliği ve arkadaşlık hasreti devreye girdi; başladı yoğun ısrarlar. Abi, zaten iki gece program için kaldınız, pek bir tat alamadık, bir iki gece de bizim için kalın! Bana kalsa, teklife evet diyeceğim. Ama diğer arkadaşlarımızın acelesi var; programları yoğun. Ankara’ya dönüş yapacak olan arkadaşlar, belki lazım olur diye bir araba getirmişler. Benimle beraber, üç kişi de İstanbul’a dönecek. Ankara ekibi, bizde araç var zaten; biz onunla döneriz, dediler. Geriye, İstanbul’a dönecekler kalıyor. Bana göre hava hoş; kalırsak, arkadaşlarla özlem gideririz, diyorum. Ama diğer iki arkadaşın acelesi var, otobüsle bile olsa döneceğiz, diyorlar. Benim de onların kararına uymam lazım, ayıp olur.
Sonunda, hatırlı arkadaşlar devreye girdiler ve bizi İstanbul’a kadar götürecek bir araba bulundu. Aracın kış lastikleri var ve güvenilir, o açıdan sorun yok. Tek sorun, aracı Adıyaman’a kim geri götürecek? Üstelik biz de yorgun ve uykusuzuz. İstanbul’a kadar araç kullanabileceğimizden emin değiliz. Derken, sosyal bir kuruluşta çalışan Ali Yıldırım adında şoför bir kardeşimiz gönüllü oldu ve birlikte İstanbul’a doğru yola koyulduk. Organizasyonu yapan arkadaşlar, Ali kardeşimize bir jest yaparak, bir gece İstanbul’da kalıp dinlenmesi için, temiz bir otelden yer ayırttılar. Birlikte keyifli, bol sohbetli bir yolculuk yaptık.
Sabah 04:30 sularında Sultanbeyli gişelerine yaklaşıyorduk. Telefonumuza mesajlar düşmeye başladı, Adıyaman’daki arkadaşlardan: “Müthiş bir deprem oldu; biz iyiyiz ama Adıyaman perişan halde!” O anda, bunun 11 ili etkileyen “asrın depremi” olduğundan haberimiz yok, depremi Adıyaman merkezli sanıyoruz. Bir yandan da depremin merkez üssünü falan, öğrenmeye çalışıyoruz, haber sitelerinden.
Tabi, Ali Yıldırım kardeşimiz de telaşla telefona sarıldı; eşini, oğlunu aradı; ama bir türlü ulaşamadı. Derken başka birisini aradı: “Oğlum çabuk git, bizim binaya bir bak!” Konuşmalarından, yeğeni olduğunu varsayıyoruz. Birkaç dakika sonra gelen telefondaki ses şöyle: “Emmi, sizin bina yerle bir!”
Ali Yıldırım kardeşimizin inilti ve acıyla karışık feryadını unutamam: “Evim yıkıldı, gitti ailem!” İstanbul’a giriş yaptığımız 05:00 sularından, 09:00 sularına kadar geçen süre, artık Ali kardeşimizi teskin etmek, onu en sağlıklı şekilde nasıl geri göndereceğimizin yollarını aramakla geçti. Araba kalsın, seni uçakla göndeririz, diyoruz; ama ne uçaklarda yer var ne de uçuş. Sonunda, İstanbul’daki akrabalarına ulaşıldı. İyi araç kullanan bir akrabası ona eşlik etmek için gelince, onları aynı araçla Adıyaman’a geri gönderdik.
Ondan sonraki birkaç gün boyunca, Türkiye’deki herkes gibi, yardım ve organizasyonlar için koştururken, bir yandan da Ali kardeşimi yokladım. Aldığım cevaplar üzücüydü: “Hocam, Allah razı olsun, ama ses yok bizim binada; ekipler ara sıra cihazlarla gelip dinliyorlar; hayat belirtisi duymayınca, diğer enkazları taramaya devam ediyorlar.” Sevindirici olan, onun yanı sıra, o gece evde olmayan bir oğlunun ve bir kızının hayatta olmasıydı. Onu her aradığımda, mümince bir mütevekkil duruş sergiledi. “Allah’tan ümit kesilmez, ama elden ne gelir!” Sonunda, depremin 6’ncı günü beni aradı: Hocam taziyede bulunabilirsin; eşini ve 16 yaşındaki oğlunu toprağa vermiş, ilgi ve alaka için teşekkür ediyordu! Allah rahmet etsin Ali kardeşim, başınız sağ olsun, Rabbim taziyenizi hayırlara tebdil etsin, demekten başka, elden ne gelir?
Ali Yıldırım’ı Adıyaman’a geri gönderdiğimiz ilk gün, daha onlar yoldayken bir iki kere telefonla yokladım. Ağlamaklı bir ses tonuyla, hocam, dua et, diyordu. İkincisinde, Ali kardeşim, istersen bir Youtube videosunda olayı anlatıp, senin ve senin durumundaki her kes için dua çağrısı yapayım, dedim; kabul edince bu yaşadıklarımızı bir videoyla anlattım. (www.youtube.com/@sbgatullahkaya) Aklımdan hiç çıkmayan şey, Alemlerin Rabbi Allah’ın işlerine, akıl-sır erdirilemez, olduğuydu.
Dediğim gibi, ilk birkaç gün deprem için elimizden gelen yardım ve organizasyonlarla ilgileniyor, bir yandan da kafamdaki sorulara cevap bulmaya çalışıyordum.
- Adıyaman’da kalmamız an meselesiydi. Ben kalmaya eğilimliydim. Arkadaşlarımızın ısrarı, yola çıkmamızla sonuçlandı. Orada olsak, kalacağımız otel veya ev yıkılacak mıydı? Allah’ım! Benim ve arkadaşlarımın ömrünü mü uzatmayı diledin?
- Bizim, o gün dönüşte ısrarımız, bir şoför kardeşimizin oradan çıkmasıyla sonuçlandı. Allah’ım! Bizi vesile kılarak, bizi kullanarak, Ali Yıldırım’ın ömrünü mü uzattın? O gece kendi evlerinde yatmayan oğlunun ve kızının ömrünü uzattığın gibi. Öyleyse, bizi kullanarak, başka bir şey diledin.
İlahi iradeyi bir cevaba indirgemek, onu sığ bir izahla sınırlandırmak, elbetteki hakkımız da değil, haddimiz de. Belli ki, kafamdaki soruların cevabını, zamanla, yine “İlâhi irade” verecek. Bu yaşadıklarımı sizlerle paylaşmamın sebebi, yaşadığımız hiçbir şeyin, ilahi irade ve esrârdan soyutlanamayacağını anlatmak.
Ancak, deprem ve benzeri olaylar söz konusu olduğunda kafaların karışması, yaşanılan gizemli olaylar nedeniyle, ilahi sırların tamamının yuvarlanarak “kader” diye ifade edilmesi, tam anlamıyla zihinsel bir kaosa da neden oluyor. Sonuçta, yanlışlarla dolu bir kader algısı çıkabiliyor karşımıza.
Çünkü, ilahî yazılımın, ecelin, ilahî iradenin ve sünnetullah’ın iç içe olduğu bir kader anlayışında, olayları analiz etmekte zorlanabiliyor insan. Biraz da onu açıklamaya çalışalım.
Kadere Nasıl Bakmalı?
Kader inancımız, bilindiği gibi, aklın ve ilmin öngördüğü tedbirleri almayı öngören bir inançtır. Bir anlamda inancın kendisinin de akıl ve ilimle iç içe olduğunu söyleyebiliriz. Nihayetinde, eski alimlerin kullandığı “Kitab-ı Kebir-i Kâinat” tabirini güncellersek, bunun günümüzdeki karşılığı “kâinatın yazılımı” olacaktır, sanırım. İşte bu nedenle anlaşılması zor ve girift bir konudur. Nasıl olmasın? Kâinatın sırlarına fizikçiler, biyologlar ve astronomi bilimi akıl-sır erdiremiyor. Bu açıdan bakıldığında kader konusu, belki hiçbir zaman tam olarak anlaşılmayacaktır. Çünkü insanın bunu kavraması; onu ele geçirmesi, ilahi bilgiyi ve ilahi yazılımı alt etmesi demek olacaktır ki, bu mümkün değildir.
Bu nedenle ilahi vahiy, kaderin, bizim penceremizden bakıldığında anlaşılması için gerekli doneleri vermekle yetinmiş, bunları açıklayan Peygamber (S.A.S), kaderin künhüne varmaya çalışmamamızı öğütlemiştir.
Bu konudaki ayet ve hadislerin ışığında İslam alimlerinin, kelamcıların ve Müslüman düşünürlerin büyük bir müktesebat bıraktığını biliyorsunuz. Bunlardan özet bir derleme yapıp günümüz kavramlarıyla izah etmek istediğimizde, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.
Kader, kâinatın yazılımı olduğu için kapsamlıdır; her şeyi içine alır. Buna matematikteki “büyük küme” diyelim. İnsan iradesi, ecel ve sünnetullah da bunun alt kümeleri olarak karşımıza çıkarlar. Alt kümeler, kendi içerisinde özgür ve güçleri oranında baskın olarak hareket ederler. Kaderi de onun alt kümelerini de her zaman etkileyebilecek tek güç, “aktif ilahi irade”dir. İlahi dilek (meşiet) ilahi iradeyle beraber, bunlara dışarıdan müdahale edecek tek üstün güçtür.
Bu nedenle insanoğlu kaderi anlamaya çalıştığında kendi penceresinden görebildiklerine odaklanmak, “görüntüleri” anlamaya çalışmak ve bu anlayış doğrultusunda tedbir almak zorundadır. Çünkü, ne büyük yazılımın ne de aktif ilahi iradenin muhatabı değildir insanoğlu. İnsanoğlunun muhatabı alt kümelerdir.
İnsana verilen görev de aklını ve iradesini kullanarak mücadele etmesidir. Mücadeleyi bırakması, insanın dünya imtihanını kaybetmesiyle eş değer görülmüştür. Örneğin ecel, insanın kendisine verilen iradeyle, korunması gereken “yaşam süresi” olarak anlaşılmalı, tedbirden uzak bir yaşam sürdürülmemelidir. Hakkımızda ne yazıldığı, ilahi iradenin hakkımızda devreye girip girmeyeceği asla bilinmeyeceği için; insanoğlu mücadeleyi bırakmamak ve hele ki, ilahi iradeyi sınamaya kalkışmamakla yükümlüdür.
İnsan penceresinden bakıldığında, kaderin önemli alt kümelerinden birisi olan “Sünnetullahı” anlamak, insanın ufkunu açacak, aklın ve ilmin gerektirdiği tedbirleri almasını kolaylaştıracaktır.
Afet/Deprem ve Kader
Deprem ve diğer afetler söz konusu olduğunda, ileri-geri yorum yapanlar çoğalır, demiştik. Asrın depremi de bu tip yorumları çoğalttı. Garip yorumlar dolaşıyor ortalıkta. Bunların hepsine değinmeyi gerekli görmüyorum. Ancak, bazı yorumlar dini kisve altında vahim sonuçlar doğuruyor.
Vahim gördüğüm yorumların en tehlikelisi, afetlerin ilahi bir imtihan ve ceza olduğunu, insanoğlunun yaptığı taşkınlıklara karşı, Allah’ın üzerlerine bir bela gönderdiğini ileri süren yorum. Neredeyse, Allah ahireti iptal edip cezaları dünyada çekmemize karar vermiş, diyecekler.
Diğer din ve inançlara söyleyecek sözüm yok, ama İslam açısından vahim bir noktada duruyor bu iddialar. Şöyle ki “Bu Allah’ın kaderidir, bize düşen tedbirdir.” dediğinizde bile; İslam itikadı bakımından sağlıklı bir duruş sergilemiş olmuyorsunuz. Çünkü kader, Allah’ın, insanlığı da kapsayan büyük kâinat planıdır ki, onu kimsenin bilmesine imkân yoktur.
Bizim ancak, Allah tarafından zaten takdir edilmiş olanı bilmemiz, aklımız ve irademizle takdir edilmiş olana karşı önlem almamız mümkündür. Allah tarafından, zaten takdir edilmiş ve anlaşılması insanın aklına sunulmuş olan ilahi plana “sünnetullah” adı da verilir. Kur’an ve sünnetin bu anlamda analizi yapıldığında Allah’ın evreni yarattıktan sonra kendi “sünnetini” üç temel yasaya dayandırdığını görürüz.
- Fiziksel Yasalar
Allah bu gezegen de dahil olmak üzere kâinatın işleyişini bazı fiziksel yasalara dayandırmıştır. Örneğin, dünyanın güneşin etrafında dönmesinin mevsimlere neden olması, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinin gece ve gündüzü oluşturması, yağmurun yağması, suyun sıfır derecede donması-yüz derecede kaynaması, yer çekimi, suyun ve havanın basıncı, kuvvet-iş ilişkisi, yanardağlar, depremler, yangınlar, seller gibi tüm olaylar, sünnetullahın koyduğu fiziksel yasalara göre oluşur. İnsanın görevi fiziksel yasaların takır takır işlediği evrende kendi hayatını tedbirle sürdürmesidir. İnsanın görevi, her defasında zaten takdir edilmiş sünnetullahı test etmek de değildir. Örneğin eksi yirmi derecede, don gömlek dağda bir gece geçirmek, vücut sıvılarınızın donmasına ve dolayısıyla ölmenize yol açar. Böyle bir hadiseye vereceğimiz cevap “Kaderinde vardı, öldü.” olamaz. Doğru cevap, “Sünnetullaha karşı geldi, öldü.” olmalıdır. Çünkü tedbir almazsanız, öleceğiniz zaten takdir edilmiş ve bunun bilgisi size verilmiştir.
- Biyolojik yasalar:
Canlılar aleminin yaşamı, Allah tarafından biyolojik yasalara bağlanmıştır. Bir canlının yaşamak için havaya, suya, gıdaya ihtiyaç duyması, üreme faaliyetleri, hastalanması, şifa bulması gibi tüm hususlar kesin biyolojik yasalarla belirlenmiştir. Hastalık da şifa da kaynakları ve nedenleri itibarıyla Allah’tandır. Tıpkı hayrın da şerrin de Allah’tan gelmesi gibi. Bunlardan sadece birisi Allah’tandır, demek veya buna göre davranmak İslam itikadı açısından sağlıklı bir durum olmaz. Bu nedenle hastalanmamak için önlem alır, hastalandığımızda Allah’ın yeryüzüne dağıttığı şifa kaynaklarından şifa ararız. Başka bir örnek verecek olursak, yaşamak için havaya, suya muhtacız. Bir insan kendisini havasız veya susuz bıraktığında, ölmeye mahkûm olur.
Aynı şekilde hastalıklardan korunmamız için bağışıklık sistemimize ilaveten, hijyen kurallarına uymaya ve sağlıklı beslenmeye mecburuz. Bağışıklık sistemi zayıf olan insanlar, hijyene ve beslenmeye daha çok dikkat etmek zorundadırlar. Hele tedavisi olmayan öldürücü hastalıklara yakalanmamak için, daha çok çaba sarf etmek zorundayız.
Yukarıda değindiğimiz gibi, her defasında sünnetullahı test edercesine, “Bakalım ölecek miyim?” gibisinden tavır takınmak, İslami bir itikat değildir. Kaynaklarımızda Rasulullah (S.A.S.)’in sıcağa, soğuğa, yangına, zehirli ve yırtıcı hayvanlara karşı önlemler almamızı istediğine dair pek çok hadisi şerif mevcuttur.
Ancak, Buhari ve Müslim’in değişik lafızlarla Abdullah bin Abbas kanalıyla, Hz. Ömer’den yaptıkları bir rivayet, tam da şu kader anlayışıyla ilgilidir. Rivayet özetle şöyledir: “Hz. Ömer (R.A.) halifeliği sırasında sahabeden bir grupla beraber Şam yolculuğuna çıktı. Şam bölgesinde hastalıkların kol gezdiğini, durumun pek de iyi olmadığını duymuştu. Amacı durumu yerinde görüp değerlendirmekti. Tebük vadisinde bulunan Serg kasabasına vardıklarında, aralarında Ebu Ubeyde bin el-Cerrah’ın da bulunduğu ordu komutanlarıyla karşılaştılar. Komutanlar, Şam bölgesinde veba salgını olduğunu, durumun hiç de iç açıcı olmadığını bildirdiler. Bunun üzerine Şam’a gidip gitmemekte bir tereddüt oluştu. Hz. Ömer sırayla Muhacir, Ensar ve sahabenin ileri gelenleriyle istişare toplantıları yaptı. Şam’a gidip gitmemekte tam bir görüş birliği yoktu. Sahabenin bir kısmı gitme, bir kısmı da gitmeme taraftarıydı. Yalnız, Mekke fethi gazileri ve Kureyş büyükleri oraya gitmeme taraftarı oldular. Hz. Ömer (R.A.) da ertesi gün geri dönecekleri yolunda karar verdi. Bunun üzerine Ebu Ubeyde “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ey Ömer?” diye bir soru sordu. Ömer (R.A.)’ın cevabı şöyle oldu: “Ey Ebû Ubeyde, keşke bunu senden başkası söyleseydi! Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Bana söyle bakalım; senin develerin olsa, iki yamaçlı bir vadiye inseler, bu yamaçlardan biri otlak ve sulak, diğeri çorak ve kurak olsun. Sen develeri otlak yerde otlatsan, Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın? Çorak yerde de otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?” Derken, istişareler sırasında orada bulunmayan Abdurrahman bin Avf (R.A.,) çıkageldi. Meseleyi duyunca, ben bu konuda bilgi sahibiyim. Rasulullah (S.A.S.)’in şöyle dediğini işitmiştim: “Bir yerde veba olduğunu işitirseniz, oraya gitmeyiniz. Bir yerde de veba çıkar ve siz oradaysanız, kaçmak için oradan çıkmayınız.” Ömer (R.A.) verdiği kararın, Peygamber (S.A.S.)’in hadisine de denk düştüğünü anlayınca, Allah’a hamd etti ve yanındakilerle beraber Medine’ye geri döndü.”
Bu nefis rivayet, İlk Müslümanların, belki de ilk defa karşılaştıkları bir salgın karşısında geçici bir kafa karışıklığı yaşadıklarını, ancak halifenin yaptığı istişarelerle, kısa zamanda İslami duruşu netleştirdiklerini göstermektedir. Yalnız, burada okurların dikkatini bir noktaya çekmeyi gerekli görüyorum. Sahabe döneminde, Kur’an ve sünnetin analizi henüz yapılmadığı için kavramlar netleşmiş değildi.
Dolayısıyla Ömer (R.A.)’ın “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.” cümlesini bu bağlamda değerlendiriyoruz. Yoksa, verdiği örneğe bakılırsa, Ömer (R.A.) kader, sünnetullah ve tedbiri net olarak birbirinden ayırmaktadır. Anlam kargaşalarını önleyici kavram çalışması ayet, hadis ve sahabi yorumlarının içeriğinden yola çıkılarak, sonraki yüzyıllarda İslam alimleri tarafından yapılmıştır. Konuya dönecek olursak, meselenin net olarak özeti şudur: Sünnetullahın değişmez biyolojik yasalarına bilerek karşı gelenler, İslami duruş sergilemek şöyle dursun, ahmakça bir duruş sergilemiş olurlar.
- Toplumsal yasalar:
İnsanoğlu, dünya hayatını toplumsal olarak sürdürecek şekilde yaratılmıştır. Yalnızlık (vahşet) insana göre değildir. Toplumsal yaşam incelendiğinde, bazı temel kanunların insan hayatına egemen olduğu görülecektir. Bu kanunların sebep-sonuç ilişkisi şeklinde işlediğini, kimi zaman ters orantı, kimi zaman da doğru orantı şeklinde sonuç verdiğini görürüz. İktisadi ve hukuki temel kurallar da bu toplumsal yasalar gözetilerek konmuştur. Örneğin, bir üründe fazla arz varsa talep azalır, bu da fiyatların düşmesine yol açar. Arz azaldığında talep artar, bu da fiyatların yükselmesine yol açar. İslam bu nedenle üreticiliği teşvik eder, savaş, kıtlık ve felaket zamanlarında stokçuluğu ve karaborsacılığı yasaklar.
Bir toplumda güvenliği artırdığınızda suç oranı azalmaya başlar, güvenliği azalttığınızda ise suç oranında yükselme yaşanır. Bir toplumda adaleti artırdığınızda toplumsal huzur artar, adaleti ihmal ettiğinizde toplumsal huzur da azalır. Yine, bir toplumda eğitim ve öğretimi artırdığınızda bilgisizlik ve cehalet azalır, eğitim ve öğretimi azalttığınızda ise bilgisizlik ve cehalet çoğalır. Bir toplumda baskıyı artırırsanız, toplumsal cesaret azalır; baskıyı azaltırsanız, toplumsal cesaret artar.
Bir toplumda aklı ve aklın faaliyetlerini korursanız, ilim, hikmet ve bilimsel bilgilerde artış yaşanır. Tersini yaparsanız, bilgi ve hikmet seviyenizi azaltmış olursunuz. Bunun gibi daha yüzlerce örnek sayabiliriz.
Bu toplumsal yasaların sünnetullah çerçevesinde net sonuç vereceğinin elbette ki farkında olan Kur’an-ı Kerim, bu nedenle, bizlere pek çok toplumsal emir vermektedir. Örneğin “adaleti ayakta tutmak”, “suçlulara caydırıcı cezalar uygulamak”, “içimizden marufu emreden-münkeri nehyeden topluluklar çıkarmak”, “düşünmek ve akletmek”, “ilme önem vermek”, “düşmanlara karşı sıkı, kendi aramızda merhametli olmak”, “taşkınlık yapanlara karşı gerekirse güç kullanmak” gibi emirler, bu kabildendir.
Şöyle bir düşünelim: Bir toplumda güvenliği ihmal etmişseniz artan gasp, cinayet ve hırsızlıkları “kaderimizde varmış…” diye yorumlama hakkına sahip misiniz? Yoksa tam tersine, sünnetullah gereği, ihmalinizden dolayı suçun artması takdirin ta kendisi mi oluyor?
Tedbir ve Çaba-Hayır ve Şer
Hayır-şer ilişkisinde temel inancımız, Bakara, 2/216’ncı ayette belirlenir: “Bazı şeyler vardır ki hoşlanmazsınız, fakat hayırlıdır size. Bazı şeyler de vardır ki hoşlanırsınız, fakat şerdir size…” Bu ve benzeri ayet ve hadisler, sünnetullahın işleyişi içerisinde mücadele ederken, başımıza gelenlerin hayırla mı, şerle mi sonuçlanacağını kestiremeyeceğimizi, mücadelemizi usulünce sürdürürsek, bunun hayra dönüşeceğini anlatıyor, bize.
Ancak, bunu tersinden okuduğumuzda, başımıza gelen her iyilik ve kötülüğün “aktif ilahi irade” tarafından dünyevi bir ödül veya ceza gibi geldiği zehabına kapılabiliriz. Oysaki, söylenen de istenen de bu değildir. Bu ve benzeri ayetlerde, meşru ve adil bir toplum kurma mücadelesinde, başımıza gelenlerin ilk görüntüsü gibi “şer” olmadığı, kurulacak bu toplum düzeninin hayır getireceği, ısrarla vurgulanır. Hayır da şer de Allah’tandır; çünkü hayrın da şerrin de kaynaklarını zaten yaratmıştır.
Dolayısıyla, toplum düzeninizi kurarken; imar ettiğiniz şehirleri aklın ve bilimin öngördüğü tedbirleri ihmal ederek kurmuşsanız; bu aktif ilahi iradenin değil, “Sünnetullaha” karşı gelişinizin doğurduğu bir “şer” olacaktır. Burada bile, bir ödül veya cezadan söz etmek mümkün değildir. Siz, başınıza gelen musibetlerden ders çıkarıp “imar kurallarına” harfiyen uyduğunuzda, bundan yine “hayır” çıkacaktır. Tıpkı, toplumsal dayanışmayı aktive etmenin, birlik ve beraberliği canlandırmanın hayır getireceği gibi.
Bu nedenle, ilahi emirlere eksiksiz uymanın, mutlaka hayırla neticeleneceğini bilmeli; adil ve hukuki bir toplum kurmanın yanı sıra, evlerimizi ve şehirlerimizi “imar” kurallarına uygun inşa etmeliyiz.
Evlerimize ve işyerlerimize “besmeleyle, duayla girmek” gibi sünnetlerden önce, onları inşa etmenin farzlarını yerine getirmeliyiz. Anlaşılması zor da olsa “kader inancımız” bunu gerektirir.
Sonuç
Aktif ilahi iradenin, hem yazılı eceli değiştirmek, kullarını esrarıyla sevk ve idare etmek gibi bir işleyişi vardır. Ancak ilahi iradeyi bilmek imkansız, onu test etmeye kalkmak, aptalca bir densizliktir.
Kaderi anlamaya çalışmak gereksiz bir çabadır; teknik olarak ilahi yazılımı kavramak zaten imkansızdır. İnsanoğlu, büyük kader kümesinde diğer alt kümelerden bir kümedir.
Kaderin tüm alt kümeleri, dayalı oldukları ilahi yasaya göre işlemektedirler. Bunlar karşı karşıya geldiklerinde “dominant olanın galibiyeti esası” devreye girer. Kaderin alt kümeleri arasında, akıl ve irade ile donatılan tek eleman, insanoğludur. İnsanoğlu, baskın olanla bu yeteneklerini kullanarak mücadele edecektir.
Diğer canlılar, gördükleri tehlikelerden içgüdüsel olarak, yalnızca kaçmaya çalışırlar. İnsanoğlu ise “Sünnetullaha” karşı, aklıyla ve aklın ürünü olan üretimleriyle tedbir almak zorundadır. Buna rağmen baskın olan engellenemiyorsa, Hz. Ömer’in dediği gibi “Allah’ın takdirinden, yine Allah’ın takdirine kaçmak” tek çaredir.
*Umran 343. (Mart-2023)
