Din Değil Sosyoloji: Doğu Toplumlarında Ahlaki Refleksin Sosyolojik Kaynağı

0
1206450

GİRİŞ

Devlet geleneği, yalnızca yönetim biçimlerini değil, bir toplumun adalet, haysiyet ve sadakat anlayışını da kuşatan ahlaki bir sürekliliktir. Bu nedenle “devlet geleneği”nin çöküşü, yalnızca kurumsal ya da siyasi bir zayıflama değil, aynı zamanda bir anlam krizidir. Devletin gücünü belirleyen şey askerî kapasite ya da ekonomik kaynaklar değil, toplumun o devlete duyduğu meşruiyet inancıdır. Bu inanç zedelendiğinde, kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürse de, devletin ruhu çözülmeye başlar.

Modern Türkiye’de bu çözülüşün kültürel izdüşümlerinden biri, sinemada dikkatle okunabilir. Şener Şen’in başrolünde yer aldığı Züğürt Ağa (1985) filmi, yüzeyde bir sınıfsal dönüşümün hikâyesi gibi görünse de, derin yapısında devlet geleneğinin çöküşünü temsil eder. Ağa figürü, tarihsel olarak devletin yerel temsilcisidir: himaye eden, adalet dağıtan, haysiyetin bekçisidir. Fakat modernleşme süreciyle birlikte, bu geleneksel otorite biçimi çöker; toplumun merkezine artık “devlet” değil, “pazar” yerleşir. Bu geçiş, aynı zamanda ahlaki bir dönüşümün ifadesidir: çıkar, onurun yerini alır; fırsatçılık, sadakatin yerini.

Bu çalışma, Züğürt Ağa filminden hareketle devlet geleneğinin çöküşünü felsefi bir düzlemde yorumlamayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken Aristoteles’in erdem etiği, İbn Haldun’un asabiyet kavramı, Weber’in rasyonelleşme analizi ve Marx’ın yabancılaşma teorisi birlikte ele alınacaktır. Böylece bir sinema yapıtı, bir ahlak felsefesi metni gibi okunacaktır.

TEORİK ÇERÇEVE

Aristoteles’e göre devletin amacı yalnızca yaşamak değil, “iyi yaşamak”tır (politikē zōē). Devlet, insanın etik potansiyelini gerçekleştirmesinin aracıdır. Ancak bu, yurttaşların erdemli olması koşuluyla mümkündür. Erdem, akılla tutkular arasında bir denge kurar; adalet, bu dengenin kamusal biçimidir. Dolayısıyla devletin çözülmesi, erdemin toplumsal zeminden çekilmesiyle başlar.

Nikomakhos’a Etik’te Aristoteles, kölelerin ve haz için yaşayanların “iyi yaşam”dan uzak olduklarını söyler. Onlar sadece yaşamakla yetinirler. “Züğürt Ağa” filmindeki köylüler bu anlamda Aristoteles’in köle tanımına uyar: onların dünyasında haysiyet, adalet, sadakat gibi değerler yoktur; hayatın ölçüsü karın tokluğudur. Bu nedenle devletin ahlaki temeli olan erdem, yerini hazcı bir yaşam biçimine bırakır.

İbn Haldun, devletin doğuşunu ve yıkılışını “asabiyet” kavramıyla açıklar. Asabiyet, bir toplumu bir arada tutan iç dayanışmadır. Adalet, sadakat ve aidiyet duygusu bu dayanışmadan doğar. Devletin çöküşü, asabiyetin çözülmesiyle başlar. Züğürt Ağa’da köylülerin ağaya ihanetinde tam da bu çözülme görülür: artık ortak bir “biz” yoktur. Topluluk, bir çıkar birliği hâline gelmiş; aidiyet, menfaatle ölçülür olmuştur.

Max Weber’e göre modernleşme süreci, kutsal olanın dünyadan çekilmesiyle başlar. Rasyonelleşme, değerlerin yerini araçsal akla bırakmasıdır. Bu süreçte toplum, “hesap edilebilir çıkarlar” etrafında örgütlenir. Züğürt Ağa’nın yaşadığı dünya da artık bu dünyanın parçasıdır: pazarın dili, geleneksel otoritenin yerini alır. Erdem, “verimsiz” görülür; onur, “ekonomik başarısızlık”la eşdeğer hale gelir. Böylece devlet geleneği, piyasa mantığına teslim olur.

Marx’ın yabancılaşma kavramı da bu çözülmeyi açıklamak için elverişlidir. Kapitalist ilişkiler, insanı emeğine, topluma ve kendi özüne yabancılaştırır. Züğürt Ağa’da köylülerin ihanetini meşru görmesi, bu yabancılaşmanın bir ifadesidir. Artık insanlar, birer ahlaki özne değil, ekonomik aktördür. Devletin manevi zemini yıkıldığında, toplum bir pazara dönüşür.

Bu teorik çerçeve, Züğürt Ağa filminde gözlemlenen dönüşümü anlamak için gerekli felsefi altyapıyı sunar. Sonraki bölümde film, bu perspektiften çözümlenecek; özellikle ağa figürünün çöküşü, aidiyetin kaybı ve pazar ahlakının yükselişi temaları üzerinde durulacaktır.

ZÜĞÜRT AĞA’DA ASALET KÖYLÜLÜK VE AİDİYET

Mal sahibi olmak başlı başına ahlaki bir değer değildir; fakat sahip olunan şeyle kurulan ilişki bilinci, insanın içinde bir sorumluluk duygusu uyandırır. Ahlak tam da bu bilinçten doğar. Çünkü ahlakın hedefi mülkiyeti sürdürmek değil, düzeni ve adaleti korumaktır: herkesin hakkını yerli yerine koymak, varlıklar arasındaki dengeyi gözetmek. Hayat birbirine bağlı bir bütündür; biri eksilirse diğeri de eksilir. Bu nedenle varlık, kendi varlığını ancak başkasının varlığıyla sürdürebilir. Ağa’nın toprağına ve köylüsüne karşı duyduğu sorumluluk, bu bağın sezgisel bir farkındalığıdır; o, sahip olduğu şeyle birlikte kendini de yükümlü hisseder. Buna karşılık köylüde mülkiyet yoktur, çünkü aidiyet yoktur; sahiplenmediği için koruma bilinci de gelişmemiştir. Oysa ahlak, mülkten değil, bağdan, yani varlıklar arasındaki karşılıklı bağımlılığın farkında olmaktan doğar.

Züğürt Ağa’da köylüler herhangi bir aidiyet duygusuna sahip değildir; çünkü kendi mülkiyetleri, dolayısıyla kendi sorumluluk alanları yoktur. Her şey ağanındır; toprak, ürün, hatta onların yaşam biçimi bile. Bu düzenin kendisi adil değildir elbette, ama ağada en azından bir asalet ve sorumluluk bilinci doğurur. Ağa, sahip olduğu şeye karşı bir etik sorumluluk taşır; toprağını ve köylüsünü koruma güdüsü, onun kendi ahlaki ilkelerine bağlılığını pekiştirir. Buna karşılık köylü, sürekli başkalarının buyruğunda yaşadığı için kendine ait bir değer dünyası geliştiremez. Emir almak, itaat etmek, kendini birinin malı olarak görmek, bireysel ahlakın filizlenmesini engeller. Bu nedenle köylü, özgür kaldığında da ahlaki bir rehber edinemez; ne vicdan ne erdem onun davranışını yönlendirir. Filmde sofradaki kebap sahnesi bu bilinçsizlik hâlinin sembolüdür: herkes kendi payını kapmakla meşguldür; paylaşım yoktur, saygı yoktur. Çünkü hepsi aynı seviyededir ama hiçbirinin iç dünyasında bir “biz” bilinci yoktur. Ağa’nın aidiyetinden doğan asalet, köylüde mülksüzlüğün doğurduğu ahlaki boşlukla yer değiştirir. Şehre göç ettiklerinde trajedi derinleşir; köylü, özgürlüğü sorumlulukla değil, fırsatla karıştırır. Ahlaki aidiyetin yerini haz ve fayda merkezli bir yaşam biçimi alır. Bu durum sadece bireysel değil, tarihsel bir meseledir: Doğu toplumlarında asırlarca süren ağa–kul, padişah–tebaa, bey–köylü ilişkileri bireyin ahlaki ve zihinsel gelişimini bastırmış, insanı bağımsız bir özne olmaktan alıkoymuştur. Bugün köyden kente göç eden kuşaklarda da aynı zihniyet sürmektedir; yalnızca yer değişmiş, ama bilinç değişmemiştir. Görev, makam, unvan sahibi olduklarında bile davranış biçimleri Züğürt Ağa’nın köylüsünden farklı değildir: fırsatı görünce koşmak, hazza yönelmek, çıkarı esas almak. Bu yüzden mesele ne dinle ne ideolojiyle açıklanabilir; bu, etik aidiyetin yoksunluğundan doğan tarihsel bir kişilik krizidir.

Züğürt Ağa, bir filmden çok, bir medeniyet alegorisidir. Şener Şen’in canlandırdığı ağa, geleneksel dünyanın vicdanını temsil eder. Otoritesi, baskıdan değil, onurdan doğar; “ağa olmak” onun için zenginlik değil, sorumluluktur. Fakat yeni dünyanın kuralları değişmiştir. Köylüler, artık ağanın adaletine değil, pazarın vaatlerine inanır. İhanet, etik bir sorun olmaktan çıkmış, “yaşam stratejisi” haline gelmiştir.

Filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri, ağanın köyden şehre sürüklenişidir. Bu, sadece mekânsal bir göç değil, ahlaki bir sürgündür. Ağa, kendi değerleriyle yeni dünyanın dili arasında sıkışır. Bir zamanlar “namus” ve “sadakat” üzerine kurulu olan düzen, artık “kâr” ve “fırsat” üzerine işlemektedir. Geleneksel devlet aklının yerine, pazar aklı geçmiştir.

Köylüler, Aristoteles’in deyişiyle, “iyi yaşamak”tan vazgeçmiş, yalnızca “yaşamak”la yetinen insan tipine dönüşmüştür. Onlar artık yurttaş değil, tüketicidir. Ağa’nın yıkılışı, yalnızca bir bireyin trajedisi değil, bir toplumsal vicdanın çöküşüdür.

Bu çöküşün içinde, İbn Haldun’un “asabiyet” kavramı somutlaşır. Toplumu bir arada tutan iç dayanışma (asabiyet), yerini bireysel kurtuluş arzusuna bırakmıştır. “Biz” duygusu çözülürken, her birey kendi çıkarının bekçisi olur. Bu durum, Weber’in “rasyonelleşme” dediği sürecin yerli bir örneğidir: kutsalın çekilmesiyle birlikte, her şey ölçülebilir, hesaplanabilir hale gelir.
Züğürt Ağa’nın onuru ise ölçülemez bir değerdir — bu yüzden yeni dünyanın gözünde “işe yaramaz” bir fazilet hâline gelir.

Ağa’nın yavaş yavaş yalnızlaşması, aslında bir devletin yalnızlaşmasıdır. Devlet geleneğinin temsil ettiği adalet, vakar ve liyakat değerleri artık toplumsal karşılık bulmaz. Halk, devlete değil, günübirlik çıkarına inanır. Böylece devlet, biçimsel olarak varlığını sürdürse de, anlamını kaybeder.

DEVLETİN RUHU VE MODERN PAZARIN DİLİ

Devlet geleneği, sadece kuralların değil, erdemli bir yaşam biçiminin devamıdır. Züğürt Ağa, bu yaşam biçiminin son temsilcisidir. Onun çöküşü, devletin gücünün değil, anlamının çöküşüdür.
Aristoteles’in erdemi, İbn Haldun’un asabiyeti, Weber’in rasyonelliği ve Marx’ın yabancılaşması, bu filmde aynı trajedide buluşur: insanın onuru, artık ekonomik bir değer taşımadığı için kaybolur.

Bugün de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Devlet, anlamdan uzaklaştıkça yalnızca idari bir aygıta dönüşür. Ahlaki bağlar çözülür, yurttaşlık yerini çıkar ilişkisine bırakır. Devlet geleneğini yeniden inşa etmek, geçmişi tekrarlamak değil; adalet, liyakat ve haysiyetin yeniden anlam kazanmasını sağlamaktır. Devletin bekası, bu soyut ama yaşamsal değerlere bağlıdır.

Züğürt Ağa, son sahnede dimdik durur ama yalnızdır. O yalnızlık, bir kişinin değil, bir geleneğin sessiz çığlığıdır. Ve biz, o sessizliği duymadan yaşamaya devam ederiz.

DEVLET GELENEĞİ VE KÜLTÜRÜ

Ferruh Bozbeyli’nin “Bu ülkede sağcıların da solcuların da bir devlet kültürü vardır; ama dincilerde yoktur. İktidara gelirlerse devleti yıkarlar.” sözü, tarihsel bağlamı içinde anlaşıldığında bir siyasal uyarı niteliği taşır; ancak sosyolojik olarak aşırı genellemeci bir ifadedir. Çünkü “sağcılar”, “solcular” ve “dinciler” tekil yapılar değildir; farklı sınıfsal, kültürel ve ahlaki katmanlardan oluşurlar. Bozbeyli’nin burada kastettiği “dinciler”, aslında devletin kurumsal terbiyesini almamış, cemaat ya da tarikat çevrelerinden gelen, modern bürokrasinin disiplinini taşımayan gruplardır. Bu yönüyle sözü, bir inanç grubuna değil, devleti bir ganimet gibi gören zihniyete yöneliktir. Yine de “dincilerde devlet kültürü yoktur” yargısı bilimsel olarak tutarlı değildir; zira Osmanlı geleneğinden gelen pek çok dindar çevre, devleti ilahi düzenin yeryüzündeki temsili sayar ve sol-sosyalist hareketlerden bile daha güçlü bir devlet sadakati taşır. Devlet kültürü ideolojik değil ahlaki bir olgudur; adalet, liyakat ve sadakat ilkeleriyle yaşar. Dolayısıyla Bozbeyli’nin sözü, dönemin politik sertliği içinde anlaşılabilir olsa da, devlet geleneğini bir ideolojik kampa hapsetmek yerine, onu ahlakın sürekliliğiyle açıklamak daha doğru olur.

Devlet geleneği, bir ideoloji değil, bir terbiyedir. Devlet, kurumlar aracılığıyla kendini yeniden üretir; liyakat, hukuk, adalet ve ortak hafıza bu üretimin damarlarıdır. Devlet geleneği olan toplumlarda iktidar değişir ama sistem devam eder. Devlet geleneği çöktüğünde ise, iktidar kalır ama devletin ruhu kaybolur.

Bugün Türkiye’de yaşanan en büyük kriz, işte bu geleneğin erimesidir. Dini ve ideolojik aidiyetler, kamusal alanın ölçütü haline geldi. Liyakatin yerini sadakat aldı, hukuk siyasetin gölgesine sığındı, kurumlar birer “cemaat” refleksiyle çalışmaya başladı. Böylece devlet, milletin ortak malı olmaktan çıktı; belli grupların inanç ve çıkar alanına dönüştü.

Oysa devlet, bir inancın değil, aklın ve düzenin eseridir. Onu ayakta tutan töre, gelenek, teamül ve hafızadır. Devlet geleneği, kişisel sadakati değil kurumsal sürekliliği esas alır. Bu gelenek zayıfladığında, her iktidar kendini “kurtarıcı” ilan eder; her dönem yeniden başlar, geçmiş inkâr edilir, gelecek belirsizleşir.

Bugün kurumların, üniversitelerin, yargının, hatta bürokrasinin içinin boşalması; devlet geleneğinin çözülmesinin en açık göstergesidir. Devletin dili kabalaşmış, vakarını yitirmiştir. Devlet, artık “devlet gibi” davranmamaktadır.

Bir milletin gerçek felaketi, devletinin yıkılması değil, devlet terbiyesinin unutulmasıdır.
Çünkü o gelenek kaybolduğunda, geriye sadece yönetim kalır; ama yönetim, düzen değildir. Devletin yerini cemaat, hukukun yerini fetva, liyakatin yerini biat alır.

Bir yanıt yazın