Düşünürün Matbuatından Matbuatın Düşü(nürü)ne… /
Ahmet Haşim, “Bize Göre” yazılarını 26 Mart 1928’den başlayarak İkdam gazetesinde günlük olarak yazmaya başlamış; bu yazılar yine 1928 yılında kitaplaşmış. Daha sonra da 1933’te basılan Frankfurt Seyahatnamesi ile birleşerek ulaşmış okuyucuya. Bense sahafta bulduğum İskele Yayınları’nın 2015 tarihli üçüncü baskısından, 2020 yılında ancak okudum kitabı. Demek ki 92 yıl geçmiş bu yazıların üstünden.
İkdam Gazetesi, 3 Mart 1928 tarihli sayısında Ahmet Haşim’i okurlarına şöyle takdim eder:
“İkdam, Ahmet Haşim Bey gibi Türkçeyi en güzel yazan yüksek bir kalem adamının her gün muntazaman fıkralar, makaleler yazmasını temin etmiştir.”
Ne büyük övünç…
İkdam deyip geçmeyelim. Türk basınının en uzun süreli günlük gazetelerindendir İkdam.
İlk sayısı 1 Muharrem 1312’de (5 Temmuz 1894) yayımlanmış, 23 Şubat 1325’e (8 Mart 1910) kadar 5557 sayı çıktıktan sonra 1 Mart 1326 – 12 Şubat 1327 (14 Mart 1910 – 25 Şubat 1912) tarihleri arasında 607 sayı Yeni İkdam, 13 Şubat 1327 – 28 Şubat 1328 (26 Şubat 1912 – 10 Ağustos 1912) arasında 166 sayı İktihâm, 28 Temmuz 1328’de (10 Ağustos 1912) tekrar İkdam adıyla ve 5558 numara ile yayımına devam etmiş, 31 Aralık 1928’de 11384 numaralı nüshası ile yayın hayatına son vermiştir. Böylece farklı isimler altında toplam 12157 sayı çıkmış olan İkdam’ın 1-31 Aralık 1928 tarihli sayıları (11354-11384) yeni harflerle basılmıştır.
İkdam zengin iç ve dış haberler, ciddi, seviyeli ve ilgi çekici makaleler yanında Ahmed Midhat, Fatma Aliye, Recâizâde Ekrem, Abdülhak Hâmid (Tarhan), Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Yakup Kadri gibi edebiyatçıların roman, hikâye ve tiyatro tefrikaları; Ahmed Râsim, Cenab Şahabeddin, Halit Ziya (Uşaklıgil), Sâmipaşazâde Sezâi, Ali Reşad, Abdurrahman Şeref gibi yazarların edebî, tarihî yazı ve sohbetleriyle de okuyucunun ilgisini çekmiştir.*
İkdam’ın “Türkçeyi en güzel yazan yüksek bir kalem” olarak takdim ettiği Ahmet Haşim’in “Başlangıç” başlıklı yazısı sarsıcıdır.
Der ki: “Bir nevi ölümden sonra dirilme sırrına mazhar olan “İkdam”ın sanat ve edebiyat sütunlarına bakmak görevini üzerime almış olmaktan utanıyorum. Bu utanç, edebiyatı yüz kızartıcı bir uğraş saydığımdan ileri gelmiyor. Zira bilirim ki, İngiliz ulusu, Hint mülkünden çok Shakespeare ile mağrurdur, bilirim ki İran, kıyıcı bir güneşin yaktığı kısır topraklar üzerinde var olmaktan çok, Hâfız-ı Şirazî’nin düzyazısında, Behzat’ın resimlerinde ve seccadelerinin renkli bahçelerinde yaşıyor. Bilirim ki İspanya, ne Alphonse’un, ne de Primo de Rivera’nındır. Ancak kızıl karanfilli Karmen’in vatanı, ancak El Greco ve Cervantes’indir. Hayır, edebiyattan değil, karşısında şimdiden aczini duyduğum okuyucudan utanıyorum.”
Haşim bunları söyledikten sonra utanç duymasına sebep olan şeyi şöyle açıklayacaktır: “Gazetecilik, ticaret niteliğini aldıktan sonra, kendisine “müşteri” adı verilmesi daha doğru olan okuyucunun hoşuna gitmek çabasıyla gazeteler, yavaş yavaş sütunlarından “düşünce”nin bütün şekillerini süpürüp attılar. Hareket etmeyen güzel bir bedeni nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa, gazeteler de bir yandan yiyecek ve içecek ilanları, öte yandan metni kovan resimlerin istilası altında kaldı.”
Günümüzde gazeteciliğin geldiği/gittiği istikamete şaşırıp kalmışken, bundan 92 yıl önce edebiyatımızın önemli isimlerinden birisi tarafından kaleme alınan yazıdaki saptamalar gerçekten sarsıcıdır. Kültür-sanat ve düşüncenin bugün, dünden daha beter bir şekilde kendi limanına çekildiği dikkate alındığında gazetecilik, neredeyse 200 yıllık ömrünün en azından son 100 yılında ciddi savrulmalar yaşamış ve “her tarafı yağ kaplamış” bir vücut haline çoktan gelmiştir, diyebiliriz.
Geçmişte Şinasi’yi, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Ahmet Mithat Efendi’yi sahibi ya da yazarı olarak gördüğümüz gazetelerin nesli çoktan tükendi. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Vatan gazetesinde köşe yazıları, Necati Cumalı’nın Milliyet’te futbol maçlarını yazdığını, Tarık Buğra’nın Milliyet gazetesinde sanat-edebiyat yazılarıyla gazeteciliğe başladığını söylemenin ufuk açmaya bir faydası olur mu bilmem!
Belki bundan yirmi yıl önce bile ürünlerini/eserlerini gazete sayfalarında yayımlamaya çalışan edebiyatçılar, şimdilerde dergi ve kitap yayınlarıyla iktifa ediyorlar. Hiç değilse kitaplar ve dergiler açısından durum daha katlanılabilir bir seyir arz ediyor. Diğer yandan geriye kalan bir avuç yazar ise, maalesef tencere tava reklamları arasında çığlık çığlığa bağırarak belki de kapitalist düzene/düşünceye karşı koymaya çalışıyorlar. Onlar buna çalışsa da bu defa, karşılarında “okur” namıyla bulunanların gözlerine daha önce dokunan renkli resimler ve magazin haberleri düşüncelerini görünmez kılıyor.
Biz, gelinen noktada basının sürekliliği için reklamın önemsiz olmadığını, özellikle “dijitalleşme” baskısı altında mukadderatının sonuna hızla ilerleyen yazılı basının çıkmazlarının ne kadar çok olduğunu biliyoruz. Fakat dikkat çekmek istediğimiz nokta, “düşüncenin matbuatından, matbuatın düşü(ncesi)ne” evirilen bu sürecin, kendi ömrünü uzatmadığı, aksine kısalttığının müşahede edilmesi ve bundan sonra atılacak adımların buna göre atılması gerektiğinin hissedilmesi ve işitilmesidir.
Ülkemizdeki gazetecilik tarihine dönemler itibariyle bakanlar, Hüseyin Rahmi’nin ilk romanı “Şık”ı Tercüman-ı Hakikat’te, Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” romanını Vakit gazetesinde, Ahmet Haşim’in “Bize Göre” yazılarını İkdam’da, Frankfurt Seyahatnamesi’ni Milliyet’te yayınladıklarını göreceklerdir. İstiklal Marşı’nı, kabulünden önce 21 Şubat 1921’de yayımlayan Açıkgöz Gazetesi’nin “Şairi Azam ve muhterem Mehmet Akif Beyefendi üstadımız (İstiklal Marşı) unvanlı bir bedai nefiselerinin ilk neşri şerefini gazetemize lütuf buyurdular. Her mısraında Türk ve İslam ruhunun ulvi ve mübarek hisleri titreyen bu abide-i sanatı kemali hürmet ve mubahatla derç ederiz” diye takdim ettiğini bileceklerdir.
Bugüne geldiğimizde ise maalesef basının sanat ve edebiyat sütunları hemen hemen kalmadığı gibi, bu sütunları yönetmekten utanacak kimseler de artık yaşamıyor! Yeniden Haşim’in “Başlangıç” yazısına dönersek, artık “medya” olarak dillendirdiğimiz bir zamanların matbuatının bugünkü halinden tek başına sektörün içinde olanların sorumlu olduğunu söylememiz elbette doğru olmaz. Onların yanında, çoktan “müşteri” olarak adlandırılan eskinin “okuyucusu” da bu halden mesuldür.
Matbuat âleminin dijital bir geleceğe mahkûmiyeti, okuyucudan müşteriye evrilen muhatabı daha da değiştirecek ve “tarayıcıların” eleğinden geçmeyi başaran tablet bilginin muhatabı olan yeni bir kitle zuhur edecektir. Yahut o kitle çoktan zuhur ettiği için, medya bu duruma bittabi koşarak evrilecektir. Daha önce “düşüncenin matbuatından, matbuatın düşü(ncesi)ne” evrildiğini söylediğimiz basın dünyası, tekrar düşünceye dönebilirse, okur bunu talep ederse ne âlâ…
Düşünceden mahrum bir dijitalleşmeden “utanacak” olan elbette insandır, insanlıktır!
*İslâm Ansiklopedisi, İkdam maddesi.
