ELEŞTİRİ VE DÜŞMANLIK SARMALINDA AK PARTİ

0
ak-parti-18-yasinda--4188808

Giriş

Eleştiri bir şeyden ya da bir durumdan memnuniyetsizliği ifade etme durumudur. Eleştiri için mutlaka ilkesel bir zemin olmak zorundadır. Yani herkesin üzerinde ittifak ettiği bazı değerler varsa eleştiri söz konusudur; değilse orada bir düşmanlık veya çatışma vardır. Dolayısıyla ilke yoksa eleştiri de yoktur. Eleştiren eleştirdiği özneyi herkesin kabul ettiği ortak değerler ekseninde yapmak zorundadır. Çünkü herhangi bir ilke tanımayan kimseler de insanlığın kabul ettiği bu ilkesel zemine yaslanmak zorundadır. İnsanlığın kabul ettiği ortak değerler daha çok ahlaki temelde kendini ortaya koymaktadır. En zalim insanın bile adalet nutukları atması ahlaksal zeminin asli bir zemin olduğunu göstermektedir. Zaten bu yüzden düşmanla eleştireni ayırmak kolay değildir.

Şimdi özellikle hepimizi ilgilendiren ve hükümet eleştirileri olarak öne çıkan yaklaşımları ele alalım. Bu yaklaşımların bir hakikat sancısının mı, yoksa menfaat talebi ya da düşmanlığın dışa vurumu mu olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. Bu yaklaşımları sağlıklı değerlendiremez isek çok acı sonuçlarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur.

AK PARTİ YA DA HÜKÜMET ELEŞTİRİLERİNİN BOYUTLARI

1-Klasik İslamcı refleks

Bu refleks İslam Devleti talebi içermektedir. Bu yüzden devletin dayandığı temel ilkelerin değiştirilip dönüştürülmesini esas almaktadır Bu bağlamda AK Parti’yi İslam’dan uzaklaşmak ve İslam’ın hedeflerini gerçekleştirmemek ile suçlamaktadır.

2- Marksist Diyalektikçi İdeolojik Yaklaşım

Marksist çevreler zaten hayatın bir çatışma olduğunu, dolayısıyla devrim dışında bir yönetim biçiminin meşru olmadığını peşinen kabul ettikleri için kendileri dışındaki herkese karşı olmak durumundadırlar. Hayatın diyalektiği gereği kendileri ve diğerleri arasında bitimsiz bir mücadele içinde olmaları gerektiğini düşünmektedirler.

3-İslam ve Müslüman Düşmanı Çevreler

İslam ve Müslüman düşmanı çevreler her ne kadar kendilerini gizleseler de Türkiye’de her zaman vardır ve bulunacaktır. Bunlar bir Müslüman ne yaparsa yapsın daima küçümseme ve aşağılama ile karşılarlar. Hatta Müslümanlığı zaten hayatın bir problemi olarak görürler. Dinden kurtularak kurtuluşa ereceğine inanan 19. Yüzyıl pozitivizmi eksenli yaklaşıma yaslanırlar.[1] Bu yüzden onlara dini hatırlatan her şey kötüdür.

Bunlar AK Parti’yi İslamcı, Osmanlıcı ve yobaz olarak gördükleri için AK Parti de, Erdoğan da bunlar için bir dinsel semboldür. AK PARTİ hem Osmanlıyı hem de Müslümanlığı hatırlatmaktadır. Bu yüzden Erdoğan ülkeyi dünyanın en ileri ülkesi de yapsa bu insanlar asla memnun olmayacaktır.  

Sorun, ilerleme, kalkınma gelişme, patates, soğan filan değildir. Yolsuzluk, vurgun gibi ahlaki meseleler de değildir. Sorun, Müslümanların o koltukta oturuyor olmasıdır. Onlara göre Müslümanlar daima aşağı ve ikinci sınıf olduğu için bu ayaktakımının(!) belli makamlar elde etmesi; hele ülkeyi yönetmesi daima içlerinde bir acı olarak kalmaktadır.

4-Çeteler ve Menfaat Gurupları

Çeteler ve menfaat guruplarına gelince. Bunlar zaten her toplumda egemen sistemle bir biçimde ilişki kuran çevrelerdir. Bunlar nemalandıkları oranda mevcut hükümetin niteliğine bakmaksızın desteklemekte;  nemaları kesildiği zaman ise düşman olmaktadırlar.

Mafyatik yapılanmalar, kimi dinsel gruplar, ekonomik güç sahipleri, menfaatleri ekseninde hükümet eleştirisi ya da desteği ortaya koymaktadır.. Bu yüzden hükmedenler daima menfaat guruplarına, ideolojik ya da dinsel gruplara yaklaşım konusunda son derece hassas olmak zorundadır. Yaşadığımız süreç bunu acı bir biçimde göstermiştir.

15 Temmuz’da hükümetin belli bir cemaatle kurduğu yakın ilişkinin ülkeyi nerelere götürdüğünü gördük. Bu yüzden bu konuda asla dikkatsiz davranma hakkımız bulunmamaktadır. Dikkat ederseniz bu menfaat çeteleri menfaat elden gittiği zaman kendi ülkelerine bile ihanet edebilecek kadar alçalmışlardır. Kendi ülkelerini dünyada itibarsızlaştırmaya çalışacak kadar da gözleri dönmüştür. Ülke, vatan, millet kavramlarının bunlar için anlamı, ucuz dünyevi menfaatlerdir.

Bu yüzden menfaat şebekelerinin hükümet eleştirileri daima menfaatlerin kesilmesi ile ilgilidir. Çünkü çeteler sadece çıkarları zarar gördüğünde bağırır.

 5-Uluslararası güçlerle işbirliği yaparak belli mevziler kazanmak isteyen işbirlikçi kesim

Bunların sorunu A ya da B partisi ile ilgili değildir. Her zaman ve zeminde belli görevleri vardır. Bu görev egemen dünya sisteminin ayakta kalmasını sağlamaktır. Bunlar birçok kalıpta kendilerini araziye uydurabilirler. Ancak olağanüstü durumlarda maskeleri düşer; gerçek yüzleri ortaya çıkar. Kendilerini egemen dünya sisteminin bir parçası olarak gördükleri için kendi ülkelerine bir aidiyet hissetmezler. Egemen dünya sistemine karşı olan her yapı onlar için düşmandır ve yok edilmesi gerekir.

Uluslararası sistem altı yedi tane büyük devletten oluşan güçlü bir sistemdir. 1. dünya harbinden sonra özellikle dünyaya egemen olan bu güçler geniş bir kontrol mekanizmasına sahiptir. Bu yüzden güçlü devletlerin çok güçlü istihbarat teşkilatları bulunmaktadır. Bunları güçlü kılan en önemli nokta egemenlik alanlarında bulunan ülkelerdeki işbirlikçileridir. Bunlar akademisyenler, yazarlar, militarist güçler, menfaat grupları, ekonomik çıkar çevreleri arasında bulunabilir. Özellikle yazar-çizer takımı arasında gönüllü veya paralı beslemeler büyük ülkelerin hizmetinde bulunmaktadır.

Büyük ülkelerin hayatta kalma ve egemenliklerini sürdürme koşullarının başında ülkeleri güçsüzleştirme gelir. Güçsüzleştirmenin en önemli yolu da hükmettikleri her yerde karmaşa ve gerilim yaratmaktır. Bunu da öncelikle toplumun yapısını iyi bilen; iyi analiz eden ve ülke mensubu akademisyenler yazar-çizer takımını kullanarak yaparlar.   Büyük toplumsal kargaşalar için toplumu bunlar hazırlar.

Dünya sistemini elinde tutanlar egemenlik alanlarındaki ülkelerin bütün açık yanlarını bilecek mekanizmalara sahiptir. Hatta özellikle son yüzyılda kendi ülkelerinde kurdukları başka ülkelere ilişkin araştırma merkezleri ve enstitülerin haddi hesabı yoktur. Bu vesile ile bir Afrikalıya bile Afrikalının tarihini kendileri anlatmaktadır. Dünyanın geri kalanı kendilerini bunlardan dinlemekte, tarih ve kültürlerini bunlardan öğrenmektedir. Üstün beyaz adam ve Batılı anlayışının yer ettiği zihinler gönüllü olarak kendi toplumsal dokusuna düşmanlık etmektedir.

Ortadoğu’da mezhep ırk gibi konularda önemli provokasyonlar bu yazar-çizer takımı tarafından üretilmiştir.

Egemen dünya sistemi bunların hem reklamını yapar hem arkasında durur; hem besler, hem barındırır.

Bu karşılıklı menfaat ilişkisidir. Menfaat bitince dostluk da biter elbette..

6-Küskünler, kovulanlar:

Uzun yıllar tek başına iktidar olmuş bir partinin elbette çok ciddi yapısal problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır. Bir kere sürekli iktidar olduğunuzda sizi yükselmenin en kestirme aparatı olarak gören insanların iştahını çekmeniz doğaldır. Bu yüzden sürekli iktidar olan parti çok fazla ikiyüzlü insanı barındırma potansiyeli taşıyacaktır.

Kimi kere haklı gerekçelerle Parti’den kopmalar; küsmeler olabilir. Parti bu küskünlerin niteliğine bakmalı; küskünlerin hakikat ile mi yoksa menfaat ile mi hareket ettiğini tespit etmelidir. Bunlarla ilgili duygusal tepkilerden ziyade rasyonel çıkarımlarda bulunmak son derece elzemdir.

7-Samimi Eleştiriler

Hükümetin bu kadar düşmanı varken samimi eleştiri yapmak çok da kolay bir şey değildir. Çünkü bir biçimde itibarsızlaştırılıp dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalınacaktır. Burada hükümetin çok soğukkanlı davranması ve eleştiri ile düşmanlığı ayırabilme yetkinliğine sahip olması gerekmektedir. Çünkü samimi eleştiriler çoğu kere partiyi yükselme aparatı olarak gören; köşe başını tutmuş, belli ilişkileri ile mevzi elde etmiş adamlar tarafından hemen ifsat edici olmakla suçlanabilecektir. Çünkü dile gelen hakikat bu tip insanları yerinden edebilecektir.

Bu yüzden “ben partimi nerelere taşır; nasıl yükseltirim endişesinden ziyade, bu parti beni nerelere taşır; nerelere yükseltir” endişesinde olan insanlar kendi makamlarını korumak için her kalıba girecek; her türlü kirli yola başvuracaklardır.

Menfaat için bağıran insanlarla hakikat için bağıran insanlar arasında derin bir uçurum vardır. Bunu fark etmek ise derin bir feraset ve bilgelik gerektirir.

Şimdiki hükümet aklının bu ferasete sahip olduğunu düşünüyorum.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Birinci eleştiri sahipleri unutmamalıdır ki devlet herkesin devletidir. Bu yüzden devletin herhangi bir dine, mezhebe, ideolojiye dayanması mümkün değildir. Dolayısıyla devletten beklenen en temel şey özgürlük ve adalettir. Devletin herhangi bir dine yaslanmasını beklemek devletin tabiatını anlamamak demektir. Bizi ilgilendiren en temel mesele özgürlük ve adalettir. Özgürlük ve adaletin olduğu her devlet saygıyı hak eder.

Müslüman olarak bir partinin hükümet olması ondan bu iki şeyi gerçekleştirmesini beklememizi gerektirir ötesini değil.

İkinci eleştiri sahiplerini zaten zikretmeye gerek yok.  Çünkü burada zaten bir eleştiri de yok; bitimsiz düşmanlık vardır. Sadece gücü eline geçirme hamlesi ile kendi dışında herkesi dışlayan, kendi dışında herkesi düşman gören bir algı ile zaten bir yere varmak mümkün değildir.  Asıl sorun bu algının kitleselleşmesidir.  Bu algıyı kitleselleştirmek için kadim ahlaki değerleri kullanmaktan çekinmeyen bir kesimdir bu kesim.

Ahlakı koşullara bağlayan diyalektik materyalizmin insanlığın kadim ahlak değerleri ekseninde eleştiri yapması başlı başına bir paradoks olmakla birlikte bu kavramlar sadece devrimin gerçekleşmesi adına kullanılabilmekte ve bu kavramlarla iktidar yıpratılmaya çalışmak istenmektedir.  Bu çevreler her tür mağduriyeti kendi propagandaları için malzeme olarak kullanmayı iş edin­miş­ler­dir.

Barış sürecinde hükümetin yaptığı en büyük hata özellikle Diyalektik Materyalizmden beslenen anla­yışın sınıf ve etnik çatışmalardan medet umarak “karşıt güç­lerin savaşından devrim türeyeceği” gibi bir anlayışa sahip olduğu gerçeğini dikkate almakta gecikmiş olmasıdır.

Çözüm aramak ortak bir zemin varsa mümkündür oysa.  

(Devam edecek inşallah, Gelecek yazı: Diriliş ve Direniş )

[1]-Oysa 19. Yüzyıl Batı pozitivizmi Skolastik ve Kilise eksenli yaklaşımlara karşıydı, asla dine karşı değildi. içlerinde ateist olanlar olsa bile Batı felsefesinde baktığımızda genel eğilim kilisenin dinsel yorumları ve Skolastik eleştirisidir. Asla Tanrı ve din eleştirisi değildir. Bunu anlamaktan bile aciz bir Fanatik İslam düşmanı kesim Türkiyeye özgü bir garabettir. Auguste Comte bile bu gerçeğin farkına varmış ve İslamı üstün bir değer olarak nitelemiştir.

Bir yanıt yazın