iKTiDARIN DÖNÜŞTÜRÜCÜ ETKiSi ve SiYASET

0
iktidar2

İktidar, sözlük anlamı olarak, bir işi yapabilme gücü, erk, kudret demek olup, siyasal iktidar ise; en yalın ifade ile bir ülkede bulunan en üst seviyedeki meşru güç kullanımına sahip otorite demektir. İktidar denildiğinde iki kavram öne çıkmaktadır: Güç ve etki. Çünkü iktidarın, başkalarının davranışlarını etkileme ve onları bir şeyi yapmaya zorlama yönü vardır ve bu sebeple iktidar kavramını genel anlamda, bir bireyin yahut bireyler topluluğunun kendi istekleri doğrultusunda, rızaları olup olmadıklarına bakmaksızın diğer insanların davranışlarını etkileyebilme, yönlendirebilme veya denetleyebilmesi olarak tanımlayan yaklaşımlar bulunmaktadır. Yani iktidarların dönüştürücü etkileri bulunmaktadır.
İktidarların dönüştürücü etkisi tek taraflı değildir; ancak “tek taraflı değildir derken, iktidarların kendi dışındakilerden etkilenmelerini kastetmiyoruz. Bu etkilenme vardır ve aslında çok da sağlıklı bir durumdur. Bizim “tek taraflı olmayan” etkilenmeden kastımız, iktidarların sadece muhataplarını değil aslında kendilerini de dönüştürücü gücü/etkisi olması ile ilgilidir. İktidarlar etki güçleri ile toplumu dönüştürürken bir yanda da kendilerini dönüştürürler. Bu dönüşüm süreci olumlu anlamda yani İngilizlerin “taç giyen baş uslanır” deyimi ile ifade ettikleri yönde olabileceği gibi tam aksi yönde de gerçekleşebilir. Yazımızda iktidarların dönüştürücü etkisi ve bunun siyasette sebep olduğu değişimler özet olarak ele alınacaktır.
Devletin Kodları ve Dönüştürücü etkisi
Her iktidarın dönüştürücü etkisi bulunmaktadır. Bu etkinin derecesi bazı toplumlarda ve bazı dönemlerde çok yüksek olabilmektedir. İktidarların dönüştürücü etkisi ve dönüşümün yönü, onların sosyo-kültürel ve politik kodlarından kaynaklanmaktadır. Yazılım dilinden hareketle konuya yaklaşacak olursak, Bu kodların açık veya kapalı olması, dönüştürücü etkinin derecesini ve yönünü belirlemektedir. Açık kodlarda, yani iktidar kodlarının toplumsal uzlaşı ile sağlandığı toplumlarda, iktidarın kodları dönüştürücü etkiye sahip olduğu gibi, toplumsal gelişmelerden de etkilenen pozisyondadır. Kapalı kodlara sahip toplumlarda ise, iktidarın dönüştürücü etkisi çok yüksek olduğu gibi, toplumsal değişim ve dönüşümlerden etkilenmesi de son derece zayıf olmaktadır.
Coğrafyamızdaki iktidar kodları, büyük oranda kapalı olarak belirlenmiştir ve bu kodları anlayabilmek için, yazılım süreçlerinin iyi
analiz edilmesi gerekmektedir. Bu coğrafyada yüzlerce yıl hüküm süren Osmanlı Devleti, çağın yaygın uygulamasına paralel olarak saltanatla yönetilmekteydi ki, her saltanata dayalı iktidarın ortak özelliği, 1-iktidarını sürdürmesinin öncelenmesi ve iktidarına yönelik gördüğü tehditlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu iktidar kültürüne sahip Osmanlı’da, Meşrutiyetle birlikte yönetim modelinde radikal bir değişim gerçekleşmiş, saltanattan, meşruti sisteme dayalı bir yönetim modeline geçilmiştir. Osmanlı’nın Meşruti yönetim sistemine geçişinde yaşanılanlar, söz konusu dönemin iktidar kodlarını belirlemede etkili olduğu gibi, kendisinden sonraki döneme de büyük oranda miras olarak kalmıştır.
Osmanlı Devletinin Saltanattan meşrutiyete geçişi elbette uzun süreli toplumsal-siyasal ve kültürel gelişimlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Buna mukabil, kısa süreli Birinci meşrutiyet denemesi hariç tutulacak olursa (Dış baskılarla gerçekleşmiş bir atılımdır) asıl değişim İkinci Meşrutiyetle başlamıştır ki, bu değişimin kilit ismi, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’dir. Siyasi tarihle ilgilenenler bilmekle beraber, kamuoyunda İttihat ve Terakki Cemiyeti ile İttihat ve Terakki Fırkasının aynı olduğu yönünde yanlış bir anlayış bulunmaktadır. Oysa birincisi gizli bir örgüt iken, ikincisi, bu gizli örgütün siyasi alanda resmiyet kazanmış yapılanmasıdır. Bu yapılanma, kendi başına karar alabilen siyasi yapı değil, gizli örgüt yönetimince alınan kararların siyasi alana taşıyıcısıdır. Bu sebeple İttihat ve Terakki Fırkasının kamuoyuna deklare ettiği açıklamaları veya politikaları, devletin hâkim kodunun anlaşılması için yeterince sağlıklı veriler değildir. Aslolan, bu partiye perde arkasından verilen suflenin yani İTC’nin yaklaşımlarının, politikalarının bilinebilmesidir. Ancak burada da en önemli sorun, karşımızda “gizli bir örgüt” bulunduğu için, bu alanda sağlıklı verilere ulaşabilme imkânımızın bulunmamasıdır. Makale konumuz İTC analizi olmadığı gibi, konumuz bağlamında da, yazım alanı darlığı sebebi ile bu cemiyetle ilgili detaylı değerlendirme yapmamız mümkün değildir. Buna mukabil, bu Cemiyetin tercihlerine bakıldığında açıkça ortaya çıkmaktadır ki, 1-Devetin bekasının öncelenmesi, 2-Devletein bekasına tehdit olarak algılanan kişi ve oluşumlara müsamaha gösterilmemesi, temel politik tercihleridir. Saltanat dönemiyle kıyaslandığında, “iktidarın bekası”nın yerini “devletin bekası”nın aldığı görülmektedir. Önceki dönemde, devletin bekası ile yöneticinin bekası bir görüldüğünden, şahsi olan yaklaşım yerini kurumsal olana terk etmiştir. İkinci etken ise varlığını sürdürmektedir. İTC’nin devletin bekası ile ilgili temel hassasiyete sahip olup olmadığı elbette tartışılabilir ancak tarihi süreç bu yaklaşımın var olduğunu ve başat rol oynadığını göstermektedir. Örneğin, Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına sokulmasından bu Cemiyet sorumlu tutulmakta ve maceraperest bir tutum olarak değerlendirilmektedir. Oysa insaflı bir tarih okuması, bunun maceraperest bir tutum değil, şartların zorladığı kaçınılmaz bir tercih olduğunu göstermektedir. Zaten, müntesipleri önemli oranda, başta Paris olmak üzere Batıda eğitim görmüş, çoğu zaman İngiliz politikaları ile paralel politik tercihlerde bulunmuş olan İTC’nin doğal olarak İngiliz-Fransız ittifakında yer alması beklenirdi ki, böyle olmamıştır. Çünkü son iki yüz yıldır, sömürgelerinde yaşayan onlarca milyon Müslüman’ın başlarına bela olmaması için, Hilafet merkezi ile sağlıklı iletişim kurmayı ve Hilafet makamının etkisinden yararlanarak sömürge topraklarında varlığını sürdürmeyi amaçlayan İngiltere bile, bu politikalarından keskin bir dönüş yapmış ve Fransa-Avusturya-Rusya ile birlikte Osmanlı topraklarını paylaşmanın hesabı içine girmiştir. Böylesi şartlar altında, geriye tek bir Avrupa tercihi kalmıştır ki o da, söz konusu dörtlü ile rekabet içinde olan Almanya’nın başını çektiği gruptur. En azından, özellikle bu ikinci grubun en önemli gücü olan Almanya’nın ogüne kadar Osmanlı toprakları üzerinde açık bir emeli görülmemektedir. İTC, bu şartlar altında devletin bekasının ancak Almanya ile aynı safta yer alarak söz konusu cepheye karşı elde edilebilecek bir başarıda görmüş ve buna göre politika izlemiştir. İTC’nin devlet bekası önceliği, özellikle Ermeni tehciri” olarak tarihe geçen süreçte de açıkça görülmektedir. Ayrılıkçı Ermeni hareketleri karşısında, Balkanlarda izlenen politikanın aksine, çok sert tedbirlere başvurmakta beis görmemişlerdir. Çünkü söz konusu tehdit, Osmanlı’nın kalbi konumundaki Anadolu ile ilgilidir ve burada ayrılıkçı bir hareketin başarısı durumunda doğrudan devletin bekası imkânsız hale gelecektir.
İTC, Birinci Dünya savaşının artık aleyhte seyretmeye başlaması, yenilginin kaçınılmaz olduğunun anlaşılması üzerine, Ermeni
Tehcirinden dolayı devletin bedel ödememesi için kendini fesh ederek, İstanbul’da göstermelik bir cemiyet kurarken, asıl kadrolarını, olası Anadolu işgali karşısında millî mücadeleyi örgütlemesi için Anadolu’ya göndermeye başlamıştır. Anadolu Milli Mücadele hareketi, her ne kadar başta din adamları olmak üzere fedakâr insanlar tarafından sürdürülmüşse de, planlayıcı organizasyon kurucu olan İTC kadrolarıdır. Dolayısıyla İTC, ne olursa olsuniktidarını üç gün daha sürdürmeyi değil, devletin
bekasını öncelemiştir. İTC’nin iktidar kodları, yeni kurulan Cumhuriyette miras kalmıştır. Bu dönemde de iktidarın hâkim kodu, 1-Devletin bekası, 2-Buna aykırı bulunan her türlü kişi ve oluşuma müsamaha gösterilmemesidir. Bunun da uygulamaları, Dersim İsyanı gerekçesiyle Alevi kesime, Şeyh Said İsyanı gerekçesi ile Kürtlere ve devrimlere karşı çıktıkları gerekçesiyle de İslami kesime yönelik olarak sert biçimde gerçekleştirilmiştir. Söz konusu iki temel politika, ülkemizdeki iktidarların hâkim kültürü, baskın kodlarıdır. Bu kodlar, toplumsal uzlaşı ile belirlenmemiştir; yani kapalı kod sistemine sahiptir. Kapalı kod sistemi olduğu için toplumsal değişim ve dönüşümlerden etkilenmek yerine, bu değişim ve dönüşümleri etkileme yaklaşımı hâkimdir. İktidarın toplumsal değişim ve dönüşümleri etkilemesinden bahsederken, kamuoyundaki hâkim algı gibi “Derin Devlet” yapılanmasından
bahsediyor değiliz. Çünkü bize göre, “Derin Devlet” değil, devletin hâkim kodlarını içselleştirmiş, bunu baskın politik kültür haline getirmiş olan ve devlet içerisinde bulundukları konum sebebi ile güç temerküzüne sahip kişiler ve işbirlikleri bulunmaktadır. Bu kişiler, kimi zaman kendi dar çevrelerinin desteği ile diğer güç merkezlerine rağmen, bazen ise –ender de olsa- aralarında güçlü işbirliği tesis ederek, kendilerine göre “devletin bekasına yönelik tehdit” olarak algıladığı oluşumları anlamsız yasaklar, yasa dışı infazlar, darbeler, kumpaslar ve benzer yöntemlerle siyasi alan dışına itmektedir. Ancak bu her zaman uygulanan ve tercih edilen yöntem değildir. Onun yerine, bu oluşumları, kendi kodları çerçevesinde –kendilerince- ıslah etmeyi tercih etmektedirler. Kimi zaman abartılmış korkularla, kimi zaman iktidarın kaymağına alıştırma ve bu sayede kirlenmeleri, şantaj ve baskıya açık
hale gelmeleri yöntemi ile yeni oluşumları kontrol altına almaya çalışmaktadır. Bu yöntemin fayda vereceğini ummadığı ya da uyguladığı halde fayda elde edemediği durumlarda ise, birinci yöntemi uygulamaktadır.
İktidara gelen kadroların önüne devletin kimi resmi kurumlarınca dosyalar konulmaya başlar. Öylesine özenle hazırlanmış dosyalardır ki, o dosyaları görenlerin “Üç yanı denizler dört yanı düşmanla çevrilmiş bir ülke” olduğumuza ve hatta bu düşmanların piyonu olan çok ciddi iç yapılanmaların olduğuna inanmamaları zordur. Ancak ciddi bir brikimle gelmiş kadrolar böylesi
bir etkilenmeden kendilerini koruyabilirler. Peki, etkilemeyi başaramadılarsa? O zaman “devlet kaymağı” devreye girer. Doğrudan bu kadrolara yönelik girişimler netice verirse ne ala. Bunun netice vermemesi üzerine, bu kadroların en yakınlarına yönelik operasyon başlar. Ballı ihaleler verilen bu kişiler üzerinden iktidar kadroları etrafında bir çember oluşturulur ve sabırla bu çember daraltılmaya başlanır. Bir süre sonra gelişmelerin kamuoyunca bilinmesi durumunda olacaklardan korkan kadrolar artık ıslah edilmeye hazır demektir. İster abartılmış korkular isterse kaymaktan pay almayla olsun, yaşanılan süreçte psikolojik refleksler devreye girer. İnsanoğlu, inanmadığı sürece mutsuzdur ve mutsuz olarak yaşamak ise insan için çok zordur. Bu sebeple, yeni tutumun içselleştirilmesi gerekmektedir. İnandığı gibi yaşamayanların yaşadığı gibi inanacağı realitesi kendisine yol bulur ve bu kadrolar bir süre sonra yaptıklarının doğru ve gerekli olduğuna inanmaya başlar. İşte bu, ıslah projesinin başarıya ulaştığı andır.
Devlet aklı, aceleci olmadığı gibi, müsrif de değildir. Bu sebeple, iktidar kadrolarının ıslahı ile yetinmez, bu kadrolar eliyle, bu kadroların içinden geldiği toplumsal kesimin ıslahı aşamasına geçer. Yani kale içeriden fethedilir. Islah edilen kadrolar aracılığı ile bu kesimleri ıslah edici mesajlar verilirken, diğer yandan da bu kesimlerin etkin yapıları ve kişileri için de kaymak politikası devreye sokulur. Bir süre sonra artık etkisizleştirilmiş ve hatta önemli oranda ıslah edilmiş kesim oluşur ve böylece bir muhalefet potansiyeli daha etkisizleştirilir. Tabi bu politika uygulanırken, abartılmış korkular politikası da beraberinde yürütülür. Özellikle de hedef kesimdeki etkin bazı isimlerin hareketleri üzerinden, iktidara tehdit algısı pompalanır. Ortada bir tehdit varsa, bu tehdide karşı müsamaha gösterilmesi gibi bir zaaf (!) hatasına düşmemek için, en ağır ithamlarla bu kişiler hain-gafil-piyon ilan edilerek, devletin-iktidarın bekası teminat altına alınır.
Milli refleksi çok güçlü olan devletin dinle, dindarla, Kürt’le, Aleviyle bir alıp veremediği yoktur; yeter ki kendilerinin beka sorunu olarak gördükleri sınırları aşmaya kalkmasınlar. Bu sebeple de devletin varlığına, bekasına yönelik tehdit içemediği sürece bu ve benzeri kitlelerin talep ettikleri hakların kendilerine verilmesinde aslında bir sorun görmezler. Ancak onlara tanınacak haklar konusunda, kendileri yanında yer alan elitlerin ve geniş halk kitlelerinin endişeleri de bertaraf edilmelidir. Zaten bu endişelerin mimarı, insanları bu korkunun varlığına inandıran kendisidir. Şimdi kendi inandırdığı kitlelerin endişelerine karşı umursamaz tutum alacak olursa kendi güveni ortadan kalkacaktır. Bu endişeler göz ardı edilerek hak tanınması beraberinde bu kişilerin ve kitlelerin devletlerine güvenlerini sarsar ki, bu da yeni bir beka sorunudur. Onun için bazı meselelerin zamana yayılması en uygun politik tercih olarak görülür.
Siyasetin Tükenişi
Siyaset ile ilgili literatürde sayısız tanım bulunmaktadır. Burada tanımlardan birini almak ya da yeni bir tanım girişiminde bulunmaktan ziyade, siyasetin olmazsa olmaz iki özeliğine dikkat çekmek istiyoruz. Bunlar, “toplumsal yaşamın düzenlenmesi” ile bu “düzenlemeye müdahale gayretleri”dir. Siyasetin aktörleri, toplumsal hayatın düzenlenmesi konusunda etkin olmak isteyen, kendi tercihlerinin bu düzenlemede belirleyici olmasını isteyen kişi ve oluşumlardır ki, bu da siyasetin doğasının gereğidir.
Bir toplumda/ülkede var olan siyasi düzen içerisindeki rutin faaliyetler, siyaset değil, siyasi icraattır. Buna mukabil var olan düzenin sürdürülebilirliğini temin için verilen mücadeleler ile bu düzenin değişimi için verilen mücadelelerse siyasetin kendisidir. Siyasi düzene müdahale ile ilgili (korumaya çalışma da dâhil), faaliyetler öncelikle meşru zeminde gerçekleştirilmesi gereken faaliyetlerdir. Meşru olmayan zeminde yapılan ancak aynı amaca matuf olan faaliyetler de siyasi ise de, gayrı meşru konumda olduğundan, çalışmamız kapsamının haricindeki faaliyetlerdir. Meşru siyasi faaliyetler için, meşruiyetin temel dayanağı toplumsal destektir.
Siyasi faaliyetlerde bulunanlar, “Milli İrade”nin kendi politikaları doğrultusunda şekillenmesi için çaba sarf ederler. Zaten siyasi propaganda faaliyetlerinin de amacı, bu iradeyi etkileyebilmektir.
Siyasi iradeyi etkileme faaliyetleri meşru zeminde iki ana güzergâhta yürütülen faaliyetlerdir. Birincisi, siyasi partiler eliyle yürütülen faaliyetler, ikincisi ise sivil toplum örgütleri ve toplumsal etkileme kabiliyeti olan aydınlar gibi etkin simalar eliyle yürütülen faaliyetlerdir.
Her iki faaliyet de yazılı, görsel ve sözlü iletişim metotlarını kullanmakta iseler de, yaklaşımları ve izledikleri politikalar yönünden farklılık gösterirler. Siyasi partiler, “siyasi iktidarı elde etmek ya da paylaşmak amacı güden, sürekli bir örgüte sahip kuruluş” olarak tanımlanıyorsa da, özellikle “paylaşmak” kelimesinin “etkileme” anlamını da içine alacak şekilde geniş anlamlı değerlendirilmemesi durumunda, bu tanım yetersiz kalacaktır. Çünkü bir parti, iktidara gelme veya iktidar ortağı olma imkânına sahip olmasa bile faaliyette bulunabilir ki, bunun temelinde, ortak olmamakla beraber, iktidarı etkileyebilmek amacı vardır. Dolayısıyla, “siyasi iktidarı elde etmek, paylaşmak ya da etkilemek” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Vatandaşların ve toplumsal kesimlerin ortak çıkar, amaç veya fikir etrafında örgütlenmesi demek olan Sivil Toplum yapılanmasının siyasal alanda etkisi çok fazladır. Bu yapılanmalar, bir yandan ürettikleri çözümler ve kullandıkları söylemlerle kendilerine yakın siyasi partilerin beslenmesini sağlarken, diğer yandan da bu çözüm önerileri ve söylemlerinin toplum tarafından kabulü yönündeki çabalarıyla, benzer söylemlere sahip siyasal partilerin toplumda destek bulmasına katkı sağlamaktadırlar. Dolayısıyla, demokratik toplumlarda sivil yapılanmalar, siyasal hareketlerin besleyicisi ve destekleyicisidir. Her ne kadar, siyasi amaç güden yapılanmaların sivil sayılıp sayılmayacağı tartışmalıysa da, hiçbir toplumsal oluşumun kendisini siyasetten tecrit etmesi mümkün değildir ve aksi yöndeki söylemlerinin de inandırıcılığı yoktur. Türkiye’de siyasal partiler genellikle iki tür yaklaşım üzerine gelişmektedir. Birincisi, kendi siyasi görüşünü topluma empoze eden, bu doğrultuda toplumu dönüştürerek kendisine taban edinen partiler, diğeri ise, toplumsal beklentilerden hareketle çözümler üreten ve/ veya üretilen çözümleri benimseyerek toplumda sözcülüğünü yapan, böylece de kendisine taban edinen partiler.

Birinci tür partiler, ideolojik partiler iken ikinci tür partiler ise belirli bir ideolojisi olsun ya da olmasın, toplumdan etkilenen ve toplumu etkileyebilen partilerdir. Bir ülkede, siyasetin sağlıklı
olarak yürütülmesi de ancak ikinci tür siyasal parti hareketleriyle mümkündür. Çünkü siyasetin görevi, millet iradesini temsil etmek olduğu
kadar, millet iradesinin doğru bilgilendirme ve etkin söylemlerle gelişmesini de sağlamaktır. Yani sağlıklı siyasal hareketler, toplumun önüne çözümler sunabilen, onlara önderlik yapabilen ve topluma rağmen değil, toplumla beraber yol almaya çalışan hareketlerdir.
Siyasal hareketlerin, mevcut duruma doğru teşhis koyması, doğru çözüm üretebilmesi ve ürettiğini topluma kabul ettirebilmesi için beslenme kaynaklarının daima sağlıklı olması gerekmektedir. Yeni düşüncelere, eleştirilere, önerilere kapalı olan yapıların bir süre sonra etkinliğini yitirmesi, alışkanlıklarını politika haline getirmesi kaçınılmazdır. Yeni düşüncelere, eleştirilere, önerilere kapalı ortamlar, siyaset yapma imkânının kalmadığı, taraflar arasında kör döğüşün yaşandığı ortamlardır ki, sürdürülebilir değildir. Bir barajın arkasında biriken sular gibi toplumsal rahatsızlıklar artmaya başlar ve belirli bir basınç seviyesinden sonra ise felaket kaçınılmaz olur. Her ne kadar bu sağlıksız siyasal ortamın baş aktörleri, mühendislik hesabıyla, zaman zaman baraj kapaklarını kontrollü olarak açma, böylece biriken enerjiyi düşürme gayretleri içinde olsalar bile bir süre sonra kontrollü kapak açmalarla basınç düşürülemez seviyeye gelir ve istenmeyen sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalınır.
Siyasette seçimler ve zaman zaman yapılan reformlar-iyileştirmeler, kapak açma işlemleridir; gereklidir ama yeterli değildir. Olması gereken, baraj sularının farklı tahliye kanalları ile sürekli olarak kendisine çıkış bulabilmesine imkân sağlamaktır. Demokratik rejimlerde sivil yapılanmaların en önemli fonksiyonu, bu tahliyeyi gerçekleştirmeleridir. Ancak bu tahliyenin doğal ortamlarda gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Doğal olmayan tahliyeler, kapak açma işleminin bir başka yöntemi olmaktan öteye geçemez. Kapak açma kararları da her zaman doğal ortama uyumlu olamayacağı için, istenilen faydayı veremeyecektir.
Sivil toplumsal yapılarla siyasi yapılar arasındaki en önemli fark, siyasi yapılanmaların belirli bir örgütlülük düzeyinde, belirli bir disiplin içinde yürütülen faaliyetler olmasına mukabil, sivil yapılanmaların farklı olmasıdır. Her ne kadar bunların da kendi aralarında uzlaşıya dayalı prensipleri olsa bile, siyasi yapılanmalara göre daha özgür bir ortama sahip, eleştiri kültürünün daha gelişmiş, belirli menfaatlerin muhafazası gayretiyle suskunluğun daha az tercih edildiği yapılanmalardır. Bu sayede üretkenlikleri siyasi yapılanmalara göre daha fazladır. Siyasi yapılanmaları dönüştüren devlet mekanizmasının, dönüştürdüğü siyasi oluşumlar eliyle sivil toplumu da dönüştürdüğüne önceki bölümde temas edilmişti. Sivil yapılanmaların, kendilerine yakın siyasi oluşumlarca dönüştürülmesi, kendi politikalarının bir parçası haline getirilerek etkisizleştirilmesinin kaçınılmaz sonucu olarak siyaset nehri kurumaya mahkûmdur. Sivil siyaset nehrinin beslemediği siyaset ovasında, millet iradesine uygun ürünlerin bereketli olarak yeşermesini beklemekse, beyhude bir beklentiden başka bir şey değildir. Varlığı, siyasetin varlığı ile birleşmiş olan siyasi hareketlerin, kendilerinden bekleneni verebilmesi, misyonlarını yerine getirebilmesi, dönüştürmeye çalıştıkları devletin başına geldiklerinde, dönüştürmek yerine dönüşmemeleri için, kendilerini besleyen nehrin sularını kurutucu her türlü uygulamadan uzak durmaları gerekmektedir. Bunun yolu da eleştiriye açık olmaları, farklılıkları tehdit değil fırsat olarak görmeleri ve rekabet ortamından çekinmemeleri ile mümkündür.
İnsanlar, bir arada yaşayan sosyal varlıklardır. Bir arada yaşamanın doğal sonucu olarak, ortak yaşam kurallarının belirlenmesi, bu kurallara tarafların riayetinin sağlanması, ortak hizmetlerin gerçekleştirilmesi gerekliliği, adına devlet denilen mekanizmanın oluşmasına yol açmıştır. Bu mekanizmanın işletilmesi için gereken temel kararların verilmesi, izlenecek politikaların belirlenmesi siyasetçiler; alınan karar ve belirlenen politikaların uygulanması ise devlet bürokrasisi eli ile gerçekleştirilir. Bürokrasinin çalışmalarının kontrol ve denetimi de yine siyaset tarafından belirlenmiş kurum ve kurullar tarafından gerçekleştirilir.

Siyaset, toplumu değil, toplumla ilgili işleri yönetme sanatıdır. Diğer bir ifade ile siyasetin asli varlığı, toplumu şekillendirmek, onu belli bir yere kanalize etmek değil, toplumsal hizmetlerin gerçekleştirilmesini, toplum adına yürütmek demektir. Elbette, bu toplumun birer üyeleri olarak, siyasetçilerin de, toplumun diğer üyeleri gibi, toplumsal yapının şekillendirilmesi için çaba gösterme hakları vardır ancak bu hakkın kullanımında, siyasetçilerin diğer toplum üyelerine göre ayrıcalıkları bulunmamaktadır. Buna mukabil, çoğu zaman, uygulamada, siyasetçilerin, toplumun bir üyesi olarak değil de siyasetçi olarak toplumu dizayn etmeye kalktığına şahit olunmaktadır ki, bu sağlıksız bir durumdur. Siyaset, toplumun ortak mekanizması olan devlet işleri ile ilgili olduğu için, siyasetin varlık sebebi de devletin varlık sebebi ile aynıdır; o da, toplumun ortak menfaatlerinin korunması ve toplumsal yaşam kalitesinin artırılmasıdır.
Toplum devlet için değil, devlet toplum içindir, dolaysıyla toplum, siyaset için değil, siyaset toplum içindir ve devlet de, siyaset de meşruiyetini toplumdan alır. Devletin de, siyasetin de meşruiyet kaynağı toplum olduğu içindir ki, bu meşruiyetin devamı ancak toplumsal kabulün devamı ile mümkündür.
Toplumların varlığını sürdürmesi, bu süreçte toplumu oluşturan bireylerin mümkün olan en iyi şartlara sahip olabilmesi için siyaset mekanizmasının temel ve vazgeçilmez ilkeleri olmak zorundadır. Gerek insanlık tarihinden elde edilen tecrübe birikimi, gerek medeni değerlerimiz
bize göstermektedir ki, adalet, siyaset/devlet mekanizmasının üzerine inşa edildiği temel ilkedir. Hz. Ömer’e atfedilen “adalet mülkün temelidir” ifadesinde olduğu gibi mülkün yani iktidarın temeli adalettir. Adalet, “olması gerekenin olması gereken yerde olması” anlamına gelmektedir, bunun aksi durumlar ise zulümdür ve zulümle payidar olunmaz.
Adil olabilmek sadece fikri-duygusal bir tercih değildir. İnsan adil olmak isteyebilir ama buna mukabil zulüm olarak değerlendirilebilecek icraatlarda bulunabilir. Adil olabilmek için öncelikle, olması gerekenin ne olduğunun bilinmesi gereklidir. Olması gerekenin ne olduğu bilinmedikten sonra, yapılacakların doğru olmasını beklemek gerçekçi değildir. Öyleyse ne olmalıdır?
Ne olmalıdır sorusu çok geniş alanı kapsamakta ise de, konumuz itibarı ile “siyasetin ne olması gerektiği” sorusuna cevap aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında ilk etapta verilebilecek cevaplar şunlardır:
1-Siyaset temiz olmalıdır. Temiz siyaset ise, öncelikle siyasetin finansmanının temiz olması ile mümkündür. Kirli kaynaklardan finanse edilen siyasetin temiz kalması mümkün değildir. Temizlik aynı zamanda şeffaflığı gerektirir.
2-Siyasetçi, devlet güvenliğine ait kimi hassas bilgiler dışında, toplumun önünde söyleyemediği hiç bir şeyi kapalı kapılar ardında da söylememeli, farklı bir ajandaya sahip olmamalıdır.
3-Siyaset, katılımcı olmalıdır. “Onların işleri aralarında istişare iledir” buyruğunda belirtildiği gibi, sağlıklı ve doğru kararlar ancak etkin olarak işletilecek istişare mekanizması ile mümkündür.
4-Siyaset, şahıslalar üzerine değil, aynı ve/veya yakın siyasi görüşleri olan bir ekip tarafından yürütülmelidir. Lider, ekibe hükmeden değil, ekip çalışmasını koordine eden olmalıdır.
5-Siyaset, bir kişinin ya da zümrenin kendi malı değil, müntesiplerinin ortak varlığı olmalıdır. Siyasetteki idareciler, bu müntesipler adına, ortak varlığın sağlıklı ve verimli olarak yürütülmesinden sorumlu kişilerdir.
6-Siyaset, toplumsal kesimlerin eleştiri ve önerilerini gündeme getirebilecekleri ortamları, mecraları kısıtlayıcı her türlü girişimden uzak durmalı, aksi yönde girişimlere izin vermemeli ve nihayetinde bu tür kısıtlamaların toplumun yarınları açısından telafisi güç sorunlara sebebiyet vereceğini unutmamalıdır.
7-Siyaset, şahıslar ve şahsi zafiyetler üzerinden değil, fikirler üzerinden ve kurumsal olarak yürütülmelidir.
8-Siyasi yapılanmalar, öncelikle kendi içlerinde istişare ve şeffaflık mekanizmalarını işletmeli, topluma sundukları politikaların gerekliliği ve doğruluğuna kendi kurumsal yapılanmaları ile referans olmalıdır.
9-Siyasi makamlarda bulunanlar sadece hukuki meşruluk değil, toplumsal meşruluk yani toplum
vicdanında da meşru olmanın hassasiyetini gözetmeli, kanunen uygun ancak toplum vicdanına göre uygunsuz olan hiçbir girişime müsaade etmemelidir.
10-Siyasetçiler ve siyasi oluşumlar, kendi içlerinde yanlışlara karşı azami hassasiyet göstermeli, “yen içinde kalan kırık kolun” zamanla kangren olacağını unutmamalıdır.
11-Siyasi yapılanmalar, bağlılarından kendilerine değil, başta ilan edilen siyasi oluşum ilke ve
kurallarına bağlılık beklemeli, kişilerin ilke ve kurallardan üstün görülmesine müsaade edilmemelidir.
12-Siyasetçiler, siyasi ortamın devletin kolluk ve adli güçleri üzerinden değil, fikir temeline dayalı demokratik ortam üzerinden tesis edilmesini hayati mesele olarak görmeli, birilerinin üstüne vazife olmayan yerde, kraldan çok kralcı kesilmelerine ve rol kapmalarına müsaade etmemelidir.
13-Demokratik ülkelerde seçmenin belirleyiciliği asıldır ve herkesin sandık sonuçlarına saygı göstermesi gerekir. Bununla beraber, çoğunluğun tek söz sahibi olma hakkına sahip güç olmadığı, azınlığın hakları ile sınırlandırılmış iktidarın, milletin gerçek iktidarı olduğu gerçeğine göre hareket edilmelidir.
14-İktidar olmak, iktidarın her yaptığını savunmak olmadığı gibi, muhalefet olmak da iktidarın her yaptığına karşı çıkmak değildir. Savunmak ve karşı çıkmak, doğru-yanlış ekseninde olmalıdır.
15-Siyaet, sivil toplum kanalından sürekli beslenmeyi önemsemeli, kendini bunlar sayesinde hem hesaba çekebilmeli ve hem de kendisini sürekli yenileyebilmelidir.
16-Siyaset uzlaşma sanatı olarak görülür ve bir noktaya kadar da doğrudur. Ancak bu uzlaşma şahıs ya da belirli çıkar gruplarının değil toplumun menfaatleri üzerinde gerçekleştirilmelidir.
17-Siyaset abartılmış korku propagandalarına pirim vermemeli; asıl korkulması gereken durumun abartılmış korkulara dayalı güvenlikçi, kısıtlayıcı, müdahaleci politikalar olduğunu unutmamalıdır.
18-“Vallahi, kızım Fatıma da olsa…” ifadesinde hayat bulan “herkes için adalet”, “Herkes için hukuk” çizgisinden taviz vermemelidir.
Son Söz
Yazının daracık alanında geniş bir konuyu özetle işlemeye kalktık ve elbette anlatmak istediğimiz birçok şeyi anlatamadık ama umarım iktidarların hem sebep hem de muhatap odlukları dönüştürücü etkiye bir nebze dikkat çekmeyi başarmışızdır. Sosyal, kültürel, siyaset ilişkilerde etkilemek ve etkilenmek zaten ilişkinin doğasında vardır. Önemli olan etkinin ve etki sonucu meydana gelen değişimlerin/dönüşümlerin olumlu yönde olup olmadığıdır. İktidarın dönüştürücü etkisinden olumsuz yönde etkilenmek istemeyenlere çok kısa bir önerimiz olacaktır:

-Siyasete niçin girdiğinizi, amacınızı not edin.
-Siyasete girmeye karar verdiğinizde doğru olduğuna inandığınız ve hâkim olması için çaba göstermeye karar verdiğiniz ilkelerinizi not edin.
-İktidar olmadan önce yani muadelette iken iktidarın hangi eylemlerini zulüm, haksızlık, uygunsuzluk olarak gördüğünüzü not edin.
-Bu notlarınızı günde en az bir kez gözden geçirin ve bunlara halen ne kadar bağlı ve uygun olduğunuz yönünde kendinize not verin.

HULUSi ŞENTÜRK

şehir ve siyaset dergisi 1-

Bir yanıt yazın