Farktan Temele: Deleuze’ün Ontolojisinde Temellendirme Sorunu

0
Gilles-Deleuze1

Özet

Bu çalışma, Gilles Deleuze’nin ontolojisini “temellendirme sorunu” bağlamında eleştirel bir perspektifle incelemektedir. Deleuze’ün fark, oluş ve içkinlik kavramları etrafında kurduğu ontolojik yapı, klasik metafiziğin ilke, fail ve gaye merkezli açıklama modeline karşı radikal bir alternatif olarak sunulmaktadır. Ancak bu çalışma, söz konusu alternatifin varlığı açıklamak yerine temellendirme imkânını zayıflattığını ileri sürmektedir. Deleuze, varlığı özdeşlik ve temsil kategorilerinden kurtarma amacıyla farkı ontolojik öncelik haline getirirken, bu farkın kendisini mümkün kılan ilke ya da zemin konusunda açıklayıcı bir çerçeve sunmamaktadır. Benzer şekilde, üretim ve oluş kavramları, failden bağımsız bir süreç olarak ele alınmakta; ancak bu süreçlerin ontolojik dayanağı belirsiz bırakılmaktadır. Bu durum, Deleuze’ün ontolojisini açıklayıcı olmaktan ziyade betimleyici bir düzeye indirgeme riski taşımaktadır. Çalışma, René Guénon ve Frithjof Schuon perspektifinden hareketle, varlığın zorunlu olarak aşkın bir İlke’ye dayanması gerektiğini savunmakta ve Deleuze’ün yaklaşımını “ilkesizlik” problemi çerçevesinde değerlendirmektedir. Sonuç olarak, Deleuze’ün ontolojisinin, güçlü kavramsal üretimine rağmen, varlık problemini çözmekten ziyade onu askıya alan bir yapı arz ettiği ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler

Deleuze, fark, içkinlik, oluş, temellendirme sorunu, ontoloji, Guénon, Schuon, metafizik

Giriş

Modern felsefede özellikle Gilles Deleuze gibi düşünürlerde görülen temel eğilim, klasik metafiziğin ilke, fail ve gaye merkezli yapısını sarsmak ve varlığı bu kategoriler dışında düşünmeye zorlamaktır. Ancak bu girişimin kendisi, tek başına bir felsefî amaç olamaz; zira felsefe yalnızca kavramları yerinden oynatmak değil, nihayetinde hakikati temellendirmekle yükümlüdür. Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Baruch Spinoza ve Henri Bergson gibi düşünürler, klasik metafiziğe yönelik eleştiriler geliştirmiş olsalar da, her biri varlığa, bilgiye ve hakikate dair belirli bir temel öneri sunmuş, yani eleştiriyi kurucu bir çerçeveyle tamamlamıştır. Buna karşılık Deleuze’ün “fark”, “oluş” ve “içkinlik” kavramları etrafında kurduğu yapı, güçlü bir kavramsal dil üretmesine rağmen, bu kavramların neyi temellendirdiği sorusu karşısında belirsiz kalmaktadır. Nitekim “fark”ın özdeşliğin önüne geçirilmesi, varlığı sabit bir ilkeye bağlamaktan kaçınma yönünde radikal bir adım olmakla birlikte, farkın kendisinin neye dayandığı, neyi açıkladığı ve nasıl mümkün olduğu sorularını cevapsız bırakmaktadır. Bu durumda felsefe, hakikati temellendiren bir etkinlik olmaktan çıkarak, kavramlar arasında dolaşan bir zihin jimnastiğine dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. Dolayısıyla mesele, klasik metafiziği eleştirmekten ziyade, bu eleştirinin ötesinde neyin kurulabildiği ve hakikat adına neyin söylenebildiğidir.Deleuze’ün bütün bu kavramsal inşası—fark, oluş, içkinlik, üretim—aslında klasik metafiziğin temel sorununa bir cevap verme girişimidir. Bu temel sorun, varlığın nasıl temellendirileceği meselesidir: Varlık bir öz’e mi dayanır, bir ilkeye mi bağlıdır, yoksa bir fail tarafından mı kurulur? Deleuze bu soruya doğrudan karşı çıkarak, sorunun kendisinin yanlış kurulduğunu ileri sürer. Ona göre Batı metafiziği baştan itibaren varlığı “özdeşlik”, “temsil” ve “temel” kavramları üzerinden düşünerek hataya düşmüştür. Bu nedenle onun asıl problemi çözmek değil, problemi yeniden kurmaktır: Varlığı, özneye, Tanrı’ya ya da herhangi bir aşkın ilkeye başvurmadan düşünmek.

Bu çerçevede Deleuze’nin hedef aldığı şey, klasik anlamda “temsil felsefesi”dir. Ona göre düşünce, dünyayı olduğu gibi yansıtan bir ayna değildir; bilgi de hakikatin temsili değildir. Bu yüzden epistemolojide çözmeye çalıştığı problem, “hakikat nedir?” sorusu değil, “düşünce nasıl ortaya çıkar?” sorusudur. Düşünceyi zorlayan şeyin bir “karşılaşma” olduğunu söyler; yani düşünce, düzenli ve rasyonel bir faaliyet değil, bir tür sarsıntı, bir kırılma anında ortaya çıkar. Böylece bilgi, sabit ve evrensel bir temele değil, olaylara ve süreçlere bağlanır. Ancak bu yaklaşım, bilginin doğruluğunu temellendirmek yerine, onun ortaya çıkışını tasvir etmekle yetinir; dolayısıyla epistemolojik problem çözülmekten ziyade yer değiştirmiş olur.

Ontoloji düzeyinde ise Deleuze’nin çözmeye çalıştığı problem daha radikaldir: “Varlık nasıl mümkündür?” sorusunu, “varlık nasıl sürekli farklılaşır?” sorusuna dönüştürür. Bu nedenle varlığı sabit bir töz ya da öz olarak değil, sürekli kendini üreten bir süreç olarak düşünür. Fakat burada ortaya çıkan temel sorun şudur: üretim kavramı kullanılırken, bu üretimi mümkün kılan ilke ya da zemin açıklanmaz. Yani Deleuze, varlığı açıklayan klasik kategorileri (fail, ilke, gaye) ortadan kaldırırken, onların yerine aynı açıklayıcılık gücüne sahip yeni bir temel koymaz. Böylece ontolojik problem çözülmez, yalnızca klasik çerçevesi dağıtılmış olur.

Etik düzeyde de benzer bir durum söz konusudur. Deleuze, iyi ve kötüyü aşkın normlara göre belirleyen ahlak anlayışını reddeder ve onun yerine Spinozacı bir hat üzerinden “güç artışı”nı merkeze alır. Buna göre iyi olan, varlığın kudretini artıran; kötü olan ise onu azaltandır. Bu yaklaşım, ahlakı normatif bir sistem olmaktan çıkarıp yaşamsal bir süreç olarak düşünmeye imkân verir. Ancak burada da değerlerin neye göre belirleneceği, bu “güç artışı”nın hangi ölçüte göre değerlendirileceği sorusu açık kalır. Dolayısıyla etik problem, çözülmek yerine göreceli bir zemine taşınmış olur.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde Deleuze’ün aslında belirli bir problemi çözmekten ziyade, klasik felsefenin problem kurma biçimini reddettiği görülür. O, varlığı açıklamak yerine çoğaltmak, temellendirmek yerine dağıtmak, sabitlemek yerine akışa bırakmak ister. Bu yüzden onun felsefesi, bir çözüm üretmekten çok, çözüm fikrinin kendisini problem haline getiren bir girişim olarak okunmalıdır. Ancak bu yaklaşım, senin de işaret ettiğin gibi, açıklama talep eden bir akıl açısından bakıldığında, varlık problemini çözmek yerine onu askıya alan ve nihayetinde temellendirme gücünden yoksun kalan bir yapı olarak görünmektedir.

Deleuze’ün “fark felsefesi” dediği şey, klasik metafiziğin özdeşlik merkezli yapısına doğrudan bir karşı çıkış olarak ortaya çıkar. Ona göre varlık, özdeşlikten hareketle açıklanamaz; tersine özdeşlik dediğimiz şey, daha temel olan farkın türevidir. Nitekim Difference and Repetition’da açıkça “fark özdeşlikten türetilmez, özdeşlik farktan türetilir” der. Bu ifade, varlığın artık sabit bir öz ya da ilkeye değil, sürekli farklılaşan bir sürece dayandırıldığını gösterir. Ancak burada temel problem şudur: farkın kendisi herhangi bir ilkeye bağlanmadığında, farkın neye göre fark olduğu, nasıl ortaya çıktığı ve neden var olduğu soruları cevapsız kalır. Böylece fark, açıklayıcı bir ontolojik kategori olmaktan çıkarak, yalnızca değişimin betimleyici bir ifadesine dönüşür.

Deleuze’ün bu yaklaşımı, varlığı “oluş” (becoming) kavramı üzerinden düşünmesiyle tamamlanır. Ona göre varlık, sabit olan değil, sürekli oluş halinde olan bir şeydir; var olmak, bir şey olmak değil, sürekli başka bir şeye dönüşmektir. Bu nedenle klasik anlamda öz, töz ya da değişmeyen hakikat fikri reddedilir. Bergson’dan aldığı ilhamla varlığı süreklilik arz eden bir akış olarak kavrar. Fakat bu noktada ortaya çıkan sorun şudur: eğer her şey sürekli oluş halindeyse ve hiçbir sabit ilke yoksa, bu oluşun kendisini mümkün kılan zemin nedir? Oluş, hangi varlık temelinde gerçekleşmektedir? Bu soruya Deleuze açık bir cevap vermez; dolayısıyla “oluş”, ontolojik bir açıklama olmaktan ziyade, değişimin kendisini isimlendiren bir kavram olarak kalır.

Deleuze’ün içkinlik (immanence) anlayışı da bu çerçevede şekillenir. Pure Immanence’de “bir yaşam, mutlak içkinliktir” diyerek varlığın herhangi bir aşkın ilkeye ihtiyaç duymadan tamamen kendi içinde işleyen bir düzlem olduğunu savunur. Bu, Tanrı’nın ya da aşkın bir ilkenin tamamen devre dışı bırakılması anlamına gelir. Ancak içkinliğin bu şekilde mutlaklaştırılması, varlığı temellendirecek herhangi bir aşkın referansı ortadan kaldırır. Böylece varlık, kendi kendini açıklayan bir süreç olarak düşünülür; fakat bu da aslında açıklamanın ortadan kalkması anlamına gelir. Çünkü kendi kendini açıklayan bir yapı, gerçekte hiçbir şeyi açıklamaz.

Bu ontolojik çerçeve, Deleuze’nin üretim ve arzu anlayışında daha da belirgin hale gelir. Anti-Oedipus’ta “arzu üretir” diyerek üretimi bilinçli bir özneye değil, içkin bir süreç olarak işleyen arzuya bağlar. Yani üretim vardır, fakat klasik anlamda bir fail yoktur. Ancak üretimin failden bağımsız düşünülmesi, nedenselliği belirsiz hale getirir. Üreten bir özne olmadan üretimden söz etmek, üretimi açıklamak değil, onu metaforik bir ifadeye dönüştürmektir. Bu nedenle “üretim” kavramı burada ontolojik bir ilke olmaktan ziyade, açıklanamayan bir sürecin adı haline gelir.

Sonuç olarak Deleuze’nin fark, oluş ve içkinlik kavramları etrafında kurduğu bu yapı, klasik metafiziğin ilke, fail ve gaye temelli açıklama modelini bilinçli olarak terk eder. Ancak bu terk ediş, varlığı daha derin bir şekilde açıklamak yerine, onu açıklama imkânından yoksun bırakır. Bu nedenle Deleuze’ün felsefesi, güçlü bir kavramsal dil üretmesine rağmen, ontolojik temellendirme açısından betimleyici bir düzeyde kalmakta ve varlık problemini çözmek yerine onu askıya almaktadır.

Gilles Deleuze, modern felsefe içerisinde varlığı aşkın bir ilkeye dayandıran klasik metafizik geleneğe karşı, radikal bir içkinlik anlayışını temsil eder. Onun düşüncesinde varlık, fail, gaye ve ilkeye bağlı bir düzen olarak değil; sürekli farklılaşan, öznesiz ve amaçsız bir oluş süreci olarak kavranır. Bu yaklaşım, Baruch Spinoza’nın içkinlik anlayışı, Friedrich Nietzsche’nin değer eleştirisi ve Henri Bergson’un oluş felsefesinin birleştiği bir hat üzerinde şekillenir. Ancak René Guénon ve Frithjof Schuon perspektifinden bakıldığında, bu yönelim, varlığı aşkın bir İlke’den kopararak onu yalnızca yatay bir süreçler alanına indirger ve böylece metafiziğin temellendirici imkânını ortadan kaldırır. Bu nedenle Deleuze’ün felsefesi, yalnızca yeni bir ontoloji önerisi değil, aynı zamanda modern düşüncede ilke, fail ve gaye fikrinin tasfiyesini ifade eden “ilkesizlik”in sistematik bir formu olarak değerlendirilmelidir.

Modern felsefenin önemli bir kısmı, özellikle Gilles Deleuze gibi düşünürlerde görüldüğü üzere, varlığı failden, ilkeden ve gayeden kopararak onu yalnızca süreç, akış ve oluş kategorileriyle açıklamaya yönelir. Bu yaklaşımda varlık, sabit bir öz ya da ilkeye değil, sürekli farklılaşan ve öznesiz bir üretim olarak tanımlanır; bilgi, hakikatin temsili olmaktan çıkarak karşılaşmaların ve etkilenimlerin ürünü haline gelir; ahlak ise evrensel normlardan arındırılarak yalnızca güç artışı ve yaşam kapasitesi üzerinden değerlendirilir. Oysa René Guénon ve Frithjof Schuon perspektifinden bakıldığında bu yaklaşım, metafiziğin bizzat imkânını ortadan kaldırır; çünkü varlık zorunlu olarak aşkın bir İlke’ye dayanmak durumundadır. Failin ortadan kaldırılması nedenselliğin değil, akledilebilirliğin iptali; gaye fikrinin reddi ise varlığı anlamsız bir devinime indirgemektir. Bu nedenle Deleuze’ün ontolojisi açıklamaktan ziyade betimleyen, epistemolojisi hakikati temellendirmek yerine dağıtan ve etik anlayışı değeri aşkın bir zeminden koparan bir yapı arz eder. Sonuç olarak, fail, ilke ve gaye olmadan kurulan böyle bir ontoloji yalnızca eksik değil, Guénoncu anlamda “ilkesizlik”in bir tezahürü, Schuon’un ifadesiyle ise varlığı aşkın kökeninden koparan indirgemeci bir bilinç durumudur.

Kaynakça

Gilles Deleuze, Difference and Repetition.

Gilles Deleuze, Pure Immanence: Essays on A Life.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Oedipus: Capitalism and Schizophrenia.

Gilles Deleuze, Spinoza: Practical Philosophy.

Baruch Spinoza, Ethics.

Immanuel Kant, Critique of Pure Reason.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, The Science of Logic.

Henri Bergson, Creative Evolution.

René Guénon, The Reign of Quantity and the Signs of the Times.

René Guénon, Introduction to the Study of the Hindu Doctrines.

Frithjof Schuon, The Transcendent Unity of Religions.

Frithjof Schuon, Logic and Transcendence.

Bir yanıt yazın