FİLİSTİN SORUNUNDAN KÜRT ULUSALCILIĞINA KÜRT MAHALLESİNDE MÜSLÜMANLIĞIN ANATOMİSİ

0
islamcilar-pkkya-neden-ses-cikarmiyor-0106101200_l

“Yedi tepeli şehrimde
Bıraktım gonca gülümü
Ne ölümden korkmak ayıp
Ne de düşünmek ölümü”

 

Giriş Yerine

-Mürted-

Burada dinsel değil, ideolojik ve redd-i miras anlamında bir irtidad durumundan söz edeceğim..

Ama önce dinsel bir vazgeçiş durumu hakkında bir iki şey söylemeliyim.

İnsan istediği dini istediği gibi seçebilir istediği yolu benimseyebilir.. Ama insanların çoğu yiğitçe ortaya atılıp “ben mürte­dim, bugüne kadar inandığım bütün dinsel değerlerden vazgeçiyorum” diyemiyor. Bu durumda ya ırksal hassasiyet numarası ile, ya dinsel algılama biçimlerinin eleştirisi boyutuyla, ya da Müslümanların kimi olumsuz eylemlerini eleştirme suretiyle önceden ait olduğu şeyden kopuşunu ve hoşnutsuzluğunu dışa vuruyor…

Elbette İslam’ı bir hayat biçimi olarak benimseyenler de ayrımcılığa ilişkin yanlışlıklardan, dinsel algı yanılmalarından ve Müslümanların kimi yanlış eylemlerinden hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlar Ama Müslümanlar İslam’ın doğrularını ortaya koymak adına yapıyorlar bunu. Oysa Mürted’in bütün derdi kendini Dinden kurtaracak enstrümanlar aramak ve bulmak oluyor. Bütün Müslümanlara nefretle bakarken Müslümanlar ve İslam’a ilişkin bütün bilgileri sadece İslam düşmanlarından devşirme yolunu seçiyor..

Bu durumda kişi inancın, bilginin ve ahlakın İflas ettiği bir çıkmaz sokağa mahkûm oluyor. Mürted olmak her halükarda korkunçtur. Bir dinden vazgeçmek bir başkasına bağlanmayı çoğu kere imkânsız kılıyor. 

Oysa insanı inançlı yapan da mürted olmaya iten de en temelde kimi insani kaygılardır. Bu insani kaygıları diri tutmak gerekirken bir ötekileştirme ve şeytan üretme yolunu seçmek insanın zamanla hiçbir şeye inanmamasını getiriyor.

Mürted ötekileştiriyor ve yabancılaştırıyor. Modern Çağın en önemli açmazı da bu değil mi?; ötekileştirme, tasnif etme ve mahkum etme. Bu algı inançsız yapıyor insanları. İnsanlar sadece İslam’a değil, hiçbir şeye inanmamaya başlıyorlar. Bu çağın bence en önemli vasfı insanların hiçbir şeye inanmama durumudur. Buna kimi kere “mega anlatıların sonu” kimi kere “kut­salın bitişi” falan diyorlar. Ama özü inançsızlık. Yeniçağ egemen Batı paradigmasının “bütün doğruları elinde tuttuğu” iddiasının zemininde de aynı anlayış bulunuyor çünkü. Bu anlayış anlama yerine mahkûm etmeyi getiriyor. Olumsuzluklar bir ötekileştirme aracına dönüştürülüyor. Zihin böyle çalışıyor.

İslam ise her zaman insanları ortak kelimeye çağırıyor. İslam’ın çağrısı bir din çağrısı; bir misyonerlik faaliyeti olmuyor. İnsanın özünde olan şeye; insana yabancı olmayan şeye çağrı olarak öne çıkıyor.. 

Bu çağrıya kulak verenler ile bu çağrıya karşı çıkanlar olduğu gibi bu çağrıya önce kulak verip sonradan kimi sosyal ya da pisişik sebeplerle vazgeçenler de oluyor.

Bu vazgeçme, tökezleme Peygamberlerin mücadele sürecinde bile karşı karşıya kaldıkları bir durum.

O halde bu durumun, bu tökezleme ve inançsızlık durumunun bizdeki yansımaları üzerinde de durmak gerekiyor..

Filistin sorunundan Kürt ulusalcılığına

Üniversite yıllarımızda Filistin sorunu İran devrimi, İh­van hareketi İslamcı olarak hep gündemimizde idi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu olarak Kürtlerin yoğun yaşadı­ğı bölgelerde üniversiteleşme yaygın olmadığından Kürt gençleri üniversite eğitimi için batıya giderlerdi.. Kürt mahallesinden gelenler genelde İslami hassasiyet taşıyan çoğu medrese eğitimi bile görmüş adamlardı. Marksist-Leninist Kürtler marjinal ve iltifata mazhar olmayan tiplerdi.

12 Eylül askeri darbesi ile birlikte örgütler, cemaatler dağılmış daha bağımsız muhalefet; özellikle bireysel muhalefet Müslüman gençler arasında gelişmişti.

Örgütlere, partilere cemaatlere inancın sarsıldığı bir süreç başlamıştı. Ülkede yönetime ilişkin problemlere çözüm olarak ortaya konan legal ya da illegal, silahlı ya da silahsız her hareket bir asker düdüğü ile sona ermişti.

İslamcı olarak bilinen kuşak 12 Eylülden en az yara ile çıkmıştı. Çünkü silahlı mücadele anlayışından uzak bir hayat algısına sahiplerdi. İslamcılar silah ve şiddetten uzak entelektüel ve kültürel bir medeniyet hamlesinin gerektiğine inanmaktaydı. Sezai Karakoç’un altını çizdiği gi­bi dirilişsiz bir direnişin sonuçsuz olacağına inanç tamdı.

Ancak bu arada Kürt bölgelerinde silahlı bir çatışma dönemi başlamıştı. PKK hareketi 12 Eylül öncesinde onlarca örgütlü Kürt ulusalcısı hareketten belki en zayıf olanı biliniyordu ama 12 Eylül sonrası ilk ciddi silahlı çatışmayı onlar başlatmıştı..

Bu hareket uzun süre sınırlı bir marjinal hareket olarak kabul edildi ve çok ciddiye alınmadı. Bölgede neler olup bittiği de çok fazla bilinmiyordu. Kulaktan kulağa haberler dışında (kimi kere radyodan BBC dinleniyor olsa da) tek kanallı TV yayını ile elde edilecek sahih bir bilgi yoktu.

PKK hareketinin Kürtlerin sorunu ekseninde ortaya koyduğu söylemlere İslamcı olarak hak vermekle birlikte İslamcılığımız hareketin ideolojisine (Marxizm) Ümmetçiliğimiz ise Kürt hak talebinin Kürt ulusalcılığına evirilebileceği endişesi ile hareketin ulusal söylemine soğuk durmamızı getiriyordu. Türkçülük nasıl Anadolu topraklarında ciddi sıkıntıları getirmişse Kürt hak taleplerinin Kürt ulusalcılığına evirilmesi bizim için kabul edilemez bir durumdu.

Gerçek Dünyayla Yüzleşme

12 Eylül öncesi birçoğumuz belli örgütsel faaliyetler içinde bulunmuş silahlı eğitim almıştık. O dönemde 15-16 yaşında bir lise öğrencisiyken bile silahsız gezmezdik. Fakat hiçbirimiz ciddi anlamda çatışma ile yüzyüze gelmiş değildik.

Önceleri PKK nın başlattığı silahlı mücadeleyi hem hafife aldık hem de üzerinde ciddi olarak mesai harcamaya değer bulmadık.

Bölgede 90 lı yıllarda PKK ile İslamcı bir gurup arasında silahlı çatışmalar başladığında artık Filistin meselesinden çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlamıştık. Filistin her ne kadar bizden bir parça idiyse de uzak bir belde ve sınır ötesinde idi. “Kahrolsun İsrail” demek; uzaktaki zalime küfürler savurmak kolaydı.. Şimdi bölgede silahlı unsurlar vardı ve burada “kahrolsun” diyebilmek o kadar kolay görünmüyordu.. Gerçeklerle yüz­leşmek, İslami idealler ve inançların ciddi bir imtihanla yüzyüze gelmesi anlamına geliyordu..

**

Hayvani hayatta kalma refleksi insani ilkeselliğe çoğu kere galip gelmektedir. Bu reflekste kişi hayatını en fazla kim tehdit ediyorsa ona yakın durma güdüsüyle hareket etmektedir. Uzak bölgelerin cihadını desteklemeye benzemeyen bir durumdur bu. Gerçekler karşısında sınanmamış Müslümanlık çoğunlukla güçlü ve tehlikeli olanın yanında yer almayı seçmektedir. Bunun ideolojik bir tercih değil, içgüdüsel bir tercih olduğu söylenebilir.

Böyle bir seçimi yapan geçmişinde İslami değerlere bağ­lı kişi güçlünün ve tehlikelinin tarafını tutarken bu seçi­mine bir zemin bulmak zorundadır. Bu çerçevede O hem geçmişinden kurtulmak hem de bu durumunu kendi­sine izah etmek durumundadır; ruhsal dengeyi sağlamak durumdadır.

Bu yüzden geçmişini hatırlatan her şeyi sanık sandalyesine oturtmakla işe başlamalıdır. İlk yapacağı iş ise sıkı bir İslamcılık eleştirisine girişmek olacaktır. İslam ve İslamcılık kelimeleri Onda hep bir rahatsızlık uyandırmaya başlayacaktır. Kendisine geçmişini hatırlatan her şeyden kopmak zorundadır. Bu tutum o kadar ileriye gidecektir ki geçmişine ait her şeyden nefret eder hale gelecektir. Bu tutumla hem hayatta kalma güdüsünü tatmin ederek kendini emniyette hissedecek, hem de kendi iç çelişkilerine bir son verecektir

İslamcılık Eleştirisinin İslam Eleştirisine Evirilme Durumu

“İslam(Müslümanlık) Kürtlere ne getirdi ki?” cümlesini ken­disine hüsn-ü zannım olan bir Müslüman kişiden ilk duy­duğumda bir tür şok geçirdiğimi söyleyebilirim. Kürt me­selesinin bir turnusol kâğıdı olduğunu söyleyene de rast­ladım. Kürt ulusal taleplerini eleştirenlerin iyi Müslü­man olamayacaklarını vurgulayan bir anlayıştı bu. Bu anlayış “bütün uluslar devlet kurduğunda İslamcılar bir şey dememiş, Kürtler devlet kurmak istediklerinde ise bu­na karşı çıkmış” yargısını dile getirerek bir tür İslamcılıktan kopuş sürecini ifade ediyorlardı. İslamcıların sadece Kürtlerin devlet kurmasına karşı olduğu iddiası, İslamcı­la­rın hem ırkçı, hem de Kürt düşmanı olduğu algısını için­de barındırdığından bölgede yaşayan Müslüman’ın İslam ile sorunlar yaşamaya başlamasını tetikleyen bir du­rumdu.. Bunun bir iftira olup olmaması önemli değildi. Çünkü meselenin ideolojik değil içgüdüsel anlamı vardı ve bu yargı bölgede geçmişinde İslamcı bilenen insan için bir tür rahatlama ve kendini güvende hissetme sağlıyordu.

Van’da yaşayan geçmişte kendisine ağabey olarak eme­ğim geçmiş bir Müslümanı bu konuda uyardığımda be­ni Arap milliyetçisi olmakla suçlamıştı. Van’da yaşamak zordu; anlamıştım. Sosyal medyada birilerinden aferin almak “bak ben sizin için tehlikesizim” demek için elli takla attığını görünce gerçekten çok üzülmüştüm.

Onlar için doğruluk yanlışlıktan ziyade kestirmeden geçmişinden kurtulma ve kendini emniyette hissetme güdüsü belirleyici olmaktaydı… Korku ve kaygılarını giderecek kendilerince bir ahlaki savunma mekanizmasına sarılmak durumundaydılar..

Dernek açmış bir İslami STK’nın bürosunu ziyaret ettiğimde “sizi PKK’nin söylemlerinden ayrıştıran nedir” diye sorduğumda Onların başındaki zat bana “”Onlar Kürt sorunu diyor biz ise Kürdistan sorunu diyoruz” demişti.. Ben de “Kürdistan sorunu nedir?” “Kürdistan neresidir?” diye sohbeti sürdürmek istediğimde son derece rahatsız oldu.. Ne sosyolojiden, ne tarihten, ne insani ve İslami değerlerden habersizmiş gibi davranması beni son derece yaralamıştı. Bu farklılığını vurgulamasına rağmen bu STK’nın seçimlerde HDP yi destekleyeceklerini açıklaması aslında kendilerine ait bir duruşları olmadığını ortaya koydu. Sadece bir hiç olduklarının farkına varmaları ile ilgili marazi bir durumdu bu. Kendilerini bu hiçlik duygusundan kurtarmak için bir varolma biçimi kurmaya çalışıyorlar ama bu çaba hiç olmayı ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Bu yüzden HDP ye verdikleri desteğin sayısal değil, psikolojik bir anlamı vardı.. Onların derdi kendi geçmişleri ve asli kimlikleri idi. Bu yüzden Kürt meselesinde devrim denilecek adımlar atan İslamcıların partisini değil, ulusal talepler dışında Kürtlere hiçbir şey sunmamış partiyi desteklediler. Hatta bu adamlar İslamcıları ırkçılıkla suçlamaya kadar vardılar.

”İslamcılar Kürtler dışında bütün ulus devletlere onay verdiler” yargısının İslamcılara atılmış bir iftira olduğunu anlamak çok zor değildi oysa. İslamcılığı bilen herkes bunun bir iftira olduğunu bilmekteydi. Bir kere İslamcılık ümmetçilik üzerine inşa edilmiş bir düşünce biçimidir ve asla Kürt meselesi gibi bir meseleyi eksenine almaz. İslamcılar salt Kürtler değil Ortadoğu’daki bütün devlet yapılanmalarını ve şu anki Ortadoğu haritasını da gayr-ı meşru görürler.

Bir İslamcının asla Kürdistan diye bir meselesi olamaz. Türkistan diye, Arabistan diye bir meselesi olmadığı gibi. Çünkü Müslüman ulus devlet olgusunun bizzat kendisine karşıdır ve Ulus devlet olgusunun Ortadoğu’nun ayrışmasını ve dünya egemenlerine kolay lokma olmalarını sağlayan bir dayatılmış problem olduğunu kabul etmektedir. Bu yüzden İslamcılar Ortadoğu’nun bölünmüş ulus devlet dayatmasını hiçbir zaman ka­bullenmemiş ve kabullenmeyeceklerdir. Bu sadece Kürtler söz konusu olduğunda değil, bütün ulus devlet çağrılarına karşı bir tutumdur. Filistin de bizim toprağımızdır Bosna da Roja­va da, Erbil de..

Sezai Karakoç, Muhammed ikbal, Ali Şeriati, Mehmet Akif, Aliya İzzetbegoviç vesaire..bir çok İslamcı düşünür ulus devletin İslam ümmetine Batı tarafından dayatıldığını kabul etmektedirler. Ulus devlet fikri Kilisenin otoritesinin ortadan kalkması ile Batıda bir tür birlik ideali amacıyla ortaya atılmış olsa da Batı bile bu fikirden çabucak vazgeçmiştir.

Hatta PKK lideri Öcalan bile ulus devlet talebine karşı tezler ortaya koymuştur.

Ama bölgede faaliyet gösteren geçmişinde İslami dünya görüşünü benimsemiş kimi STK larda faaliyet gösterenlerin(!) hakikati öğrenme diye bir kaygıları yok fakat tehlikeli gördüğü gücün gözüne girme gibi bir kaygıları bulunmaktadır.

Nitekim özellikle sonunda “der” eki olan bir İslami STK böl­gede PKK ve HDP den daha ileri gitmiş, HDP lideri S. Demir­taş araç yakma ve yol kesme olaylarına karşı çıktığını açıklarken bu İslami “…der” “Devletin Orman yakmaya son vermesi gerektiği” şeklinde açıklama yapmıştır. Oysa devlet ne orman yakmıştır; ne de orman yakma diye bir görevi vardır. Bir çatışma sırasında bir köydeki meralık alandaki yangın için tarla sahipleri yangının sebebini bilmediklerini beyan etmiş olmalarına rağmen “…..der “ hemen öne atılarak devletin orman yaktığı şeklindeki 90’ların devlet algısını çağrıştıracak bir açıklama ile arz-ı endam etmiştir.

Burada PKK ve HDP’nin yıpranan imajını kurtarma çabasının altında yatan ruhsal durumu takdirlerinize bırakıyorum. Gerçi kimi elemanlarının ödülü, HDP den milletvekili olmak olmuştur ama…

Daha başka örnekler de var elbette. Bir İslami STK nın düzenlediği güya bilimsel toplantıda Korucu meselesini sosyolojik verileri göz önüne alarak dile getirmeyi önceleyen ve koruculara hakaret etmeyen akademisyenden son derece rahatsız olduklarını hatırlıyorum. “Korucuların katli vaciptir” yollu açıklamalar yapan konuşmacıya itiraz etmek bile İSLAMİ(!)bilimsel STK tarafından aforoz edilmeye yetmiştir.

Dediğim gibi bölgede geçmişinde İslami kimliği ile bilinen insanların bu tutumlarının ideolojik ya da dinsel bir anlamı bulunmamaktadır. Tamamen içgüdüsel ve hayatta kalma refleksinin ürettiği bir olumsuz durumdur bu. Korku zihni esir aldığında sağlıklı düşünme yetisi ortadan kalkmaktadır.

İslamcılar Kürt Sorununa Kayıtsız mı kaldılar?

Anadoluda ortalama bir insanın zihninde Türklerin öncü bir millet olduğu yargısı elbette bulunmaktadır. Hat­ta kimi kere Kürtleri dışlayıcı bir algıya sahip olan İslami gelenek içinde kimi insanlara rastlamanız da mümkün­dür. Yanısıra 40 yıllık çatışmalı ortamın getirdiği ölümler ve yıkımların faturasının Kürtlere kesilme çabaları olduğu da söylenebilir. Bütün bunlardan yola çıkarak Kür­dün Kürtten başka dostu yoktur anlamına gelecek bir yargıya savrulmak aymazlık değilse nasıl değerlendirilir bile­miyorum.

İslamcıların Kürtlerin meselesine duyarsız olduğunu dile geti­ren çevreler çoğu kere yukarıda zikrettiğim kimi olum­suz algı­ları örnek göstererek tavır almaktadırlar. Bu olumsuzluklar hiç­bir zaman İslamcıların Kürt meselesine duyarsız oldukları an­lamına gelmez. Çünkü İslamcılık tanımı içinde ele alınan yak­laşımın bir ötekileştirici anlayışı besliyor olduğu düşünülemez.

İslamcıların Kürtlerin meselesine duyarsız kaldıkları yolundaki iddiayı dile getiren İslam dairesi içinde olmayan çevreler, ya İslamcılığın ne olduğunu bilmeme ya da bile bile çarpıtmaya çalışmaktadırlar. Cübbeli hocadan Adnan hocaya oradan Fet­hul­lah Gülene kadar bütün zevatı İslamcı kategorisine alma gibi bir garip değerlendirme durumudur bu. Şimdi bu durumu izah etmeye çalışalım kısaca..

İslamcılık nedir?

İslamcılık Müslümanlar içinde ortaya çıkmış sosyal, entelektü­el ve ahlaki bir harekettir. İslam toplumunun sorunlarının Müs­lümanların İslam’ın asli kaynağından uzaklaşması ile ortaya çıktığı iddiasında olan bir dünya görüşüdür. Müslümanların yenilgi dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Yenilginin getirdiği bütün ruhsal travmaları içinde barındırmakla birlikte her zaman dinamik ve dönüştürücü bir işlev görmüştür. İslamcılığın ayırıcı vasfı üçtür.

1-Kur’an’a dönüş

İslamcılar asırlar içinde Müslümanların İslam’dan uzak­laştıklarını, İslam diye hurafelerin ve batıl inançların etkisinde kaldıklarını iddia ederek insanları Kur’an’a çağırır. Bu bağlamda -kimi sapmalara uğrasa da- İslamcılık Kuran eksenli düşünmeyi önceler..

2-Ant-i emperyalizm

İslamcılık hem doğu emperyalizmi (komünizm maskesi ile Sovyet ideolojisi) hem Batı Kapitalizmi (Amerikan Emperyalizmi)ne karşı çıkar. Faşizm, Komünizm ve Kapitalizmin insanlığın üç felaketi olduğunu kabul eder.

3-Ümmetçilik

İslamcılık Ümmetçidir. Bu ümmetçilik sadece Müslümanları kapsamaz. Ezilen bütün insanları da içine alan bir ümmetçiliktir bu. (bkz. Ziyaüddin Serdar, Rethinking İslam)Hz Ali Müslümanlara hitap ederken “Müslümanlar dinde İnsanlar da insanlıkta kardeşinizdir” demiştir.

Ama özellikle 1. Dünya harbinde İslam dünyası parçalanmış Müslümanlar yapay sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Sorunlarımızın kaynağı budur. Yeni sınırlar kurmak yerine yapay sınırları ortadan kaldıracak bir dünya çapında bir bakışa ihtiyaç vardır. Her ne kadar C. Efgani lokalden başlayarak ümmetin sorunlarının çözüleceği şeklinde bir yaklaşıma sahipse de aslında yine ümmetin maslahatını öncelemiştir.

Meseleyi fazla uzatmak istemiyorum Ezcümle İslamcılığın bu üç vasfını anlamadan İslamcıların sosyal ve siyasi duruşlarını anlamak mümkün olmayacaktır..

Sonuç yerine ya da Neler yapılmalı?

Ümmetin sorunları lokal düzeyde ele alınamaz. Özellikle ya­şadığımız dönemde bu daha bir anlamsız ve yıkıcı sonuçlar doğuracak bir durumdur. Ayrışmaların Ortadoğu’da asla istikrar getirmeyeceği ortadadır. Bu yüzden Ortadoğu’da ciddi anlamda bir ulus devlet bile yoktur. Araplar en az yirmi devlet halinde; hatta onlardan bazıları ise kendi içinde bile ayrışmış vaziyettedir. Ortadoğu’nun sorunu başında “ırk” bulunan sorunları dile getirerek çözülemez. Çözülmesi bir yana derinleşip kangrene dönüşür.

Kaldı ki başında ırk bulanan söylemlerin çoğu kere o ırkla bir ilgisi olmaktan çok o ırkın hassasiyetlerini ayrıştırma için bir araca dönüştürme işlevi bulunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki ayrışmanın sonu yoktur. Her ayrışma bir başka ayrışmayı tetikleyecektir. Bu yüzden ayrıştırılan insanların düştüğü en büyük tuzak ayrışmayı kabullenerek hareket etmeleridir.

Bölge Müslüman’ına düşen ise onurlu ve kişilikli bir duruş sergileyerek İslam’ın aydınlık çehresini gösterecek çabaları büyütmeleridir.

Direnişin Dirilişe dönüşmesi, dirilişsiz bir direnişin anlamsız ve sonuçsuz olduğu unutulmamalıdır.

-BÖLGE MÜSLÜMANININ KİMLİK KRİZİ

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde; özellikle çatışmaların yoğun yaşandığı bölgelerde Müslüman’ca duruş sergilemek zordur. Eğer inkılâpçı Müslüman bir geleneğe sahipseniz kimlik krizine girmeniz kaçınılmaz olacaktır. Birincisi bölgede devletle savaşan silahlı bir güç vardır ve devlet bölge konusunda oldukça kötü bir sicile sahiptir. İkincisi İslam adına bir zamanlar bölgede yapıldığı söylenen ve şahit olunan kimi dehşet verici olaylar bulunmaktadır. Kendinizi bu eylemleri yapanlarla da aynı safta da tutamazsınız. Duyarlı bir Müslüman olduğunuzda devletin geçmişteki derin kirliliğine sahip çıkmanız  mümkün değildir. Hem alışageldiğiniz karşıt tutum hem de bölgede devlet imajının alabildiğine kötü oluşu buna müsaade etmeyecektir..

Bunun yanında bölgeye egemen silahlı muhalefete kafa tutmanız da zordur; çünkü bu egemen silahlı güç bütün kazanımlarını şiddete ve kendisine rakip olanı tasfiye etmeye borçludur..O halde ne yapacaksınız?

Hem alıştığınız muhalif duruşu sergileyecek, hem şiddete bulaşmaktan uzak duracak, hem de Müslüman kalacaksınız.. Bunu nasıl başaracaksınız. Hakikaten işiniz zordur.

Devlet denilen aygıta kafa tutmanın özellikle son dönemlerde çok riskli olduğu söylenemez. Hatta işin ucunda kahraman olma gibi bir durum da söz konusu..

Peki, öteki egemen güç olan PKK ye karşı ilkeli olabilecek misiniz? Onun yanlışlarına da devletin yanlışları gibi karşı durabilecek misiniz?

Bunu yapamayacaksınız. Çünkü bunu yaptığınızda bir biçimde risk alacak, ya da silaha bulaşacak; bulaştırılacaksınız. Bölgedeki silahlı gücün kendi dışında hiçbir yaklaşım ve anlayışa müsamaha göstermediği çok iyi bilinmektedir. Bölgeyi terk etmek de bir seçenek ki birçok duyarlı Müslüman belli dönemlerde bir biçimde bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden bölgede yaşamak zorunda olan (İslamcı gelenekten gelen) Müslümanların kendi dünya görüşünden süzülen sağlam bir perspektif sunma gibi bir çabaya girmesi zahmetli ve riskli olacaktır.

Bölgede Müslüman olarak görünür anlamda “hala ben varım” diyerek dernek ve STK’larda arz-ı endam ettiğinizde en sonunda varacağınız nokta ister istemez bölgede muhalif görünen statükonun ve fiili anlamda silahlı güç olan PKK’nın dolayısıyla HDP’nin gönüllü savunuculuğunu yapmak olacaktır. Zamanla bu durumun doğru olduğuna siz de inanacak ve kendinize yabancılaştığınızın farkına bile varmayacaksınız. Hatta Müslümanlık vurgusu yapan herkese nefret nazarı ile bakmaya kadar varacaksınız…

Kürt sorunu sarmalının içine girildiğinde sadece Kürtlerin hak taleplerinin içine girilmediğini anlamanız çok geç olacaktır. Bu meselenin içinde bir dünya görüşünün, bir hayat algısının, Kürtlere birileri tarafından biçilen uluslararası rolün olduğunu da çoğu kere fark edemeyeceksiniz. Zihnen ve ruhen dönüşecek ve siz de savaş aygıtının bir parçası haline geleceksiniz.. Kendi kimliğinizden, geçmişinizden ve dininizden bile rahatsız olan bir ruh halini kuşandığınızın farkına bile varmayacaksınız. Savaşın ruhları da esir alan bir yönü vardır çünkü..

Ne yapmalı peki?

Korkmak, çekinmek, hayatta kalma güdüsü ile hareket etmek doğaldır elbette. Korkudan dolayı susmak, ön plana çıkmamak ya da bireysel çalışmak anlaşılır durumlardır. Ancak bütün yaşamsal etkinliklere korkuların yön vermesi, korku sebebiyle haksızlığa bile bile evet diyerek arka çıkılması kabul edilebilir bir durum değilidir…

Tarih boyunca İslami mücadele her tür olumsuz şartta kendine ilkeli bir ayakta kalma fıkhı geliştirmiştir. Müslüman’ın her dönemde söyleyecek bir sözü olmuştur. İlle görünür olmak (dernek, STK vesaire) gerekmemektedir.

En kestirmeden yapılacak şey puslu havanın kirinden etkilenmemek için-kurumsal anlamda- hiçbir sosyal faaliyet içinde bulunmamaktır. Kendimizi gündemin ve savaş lobisinin sokmak istediği koridordan çıkarmalı ve üretilmiş gerçeklikten asli gerçekliğe dönülmelidir.

Bireysel çabalar ile kendi dünya görüşüne yaslanarak bir gelecek inşasına katkı sunma noktasında yoğunlaşıl­ma­lıdır. Unutulmamalıdır ki bölge insanının ruhu savaşın getirdikleri ile alabildiğine kirlenmiştir. Savaş lobisinin propagandaları insanlarda akl-ı selim bırakmamıştır. Bu yüzden Müslüman’ın aydınlık ufkuna muhtaç bir ortam bulunmaktadır.

Ayrıca özellikle savaş mağdurlarına sahip çıkılmalı onların yaralarını sarabilecek bireysel atılımlar gerçekleştirilmelidir. Bu çabalar hiçbir zaman sivil toplum yapılanmaları ile değil, bireysel fedakârlıklarla yürütülmelidir. Sadece bir kap yemek değil aynı zamanda bir medeniyet taşıyan bireyler yetiştirme noktasında atılımlar yapılmalıdır.

Direnişin Dirilişe dönüşmesi, dirilişsiz bir direnişin anlamsız ve sonuçsuz olduğu unutulmamalıdır.

Bir yanıt yazın