Frankenstein ve Ozymandias: Shelley’lerin Aynasında İnsanlığın Trajedisi
1818 yılı, modern insanın hem yaratıcı kudretine hem de kendi sınırlarına tanıklık ettiği bir yıldır.
Mary Shelley’nin Frankenstein; or, The Modern Prometheus romanı ve Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias şiiri, aynı dönemde ve aynı entelektüel atmosferde kaleme alınmıştır.
Bu iki eser, insanın Tanrı’ya benzeme arzusunu ve bu arzunun doğurduğu trajediyi iki farklı düzlemde anlatır: biri bilimin, diğeri iktidarın sınırında.
Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, bilimin sınırlarını sorgulayan ilk modern metinlerden biridir. Victor Frankenstein, aklın ve bilimin gücünü mutlak bir yaratma kudretine dönüştürmek ister.
Ancak yarattığı varlığa sevgi ve merhamet gösteremez. Bu durum, aklın Tanrı’nın kudretini taklit ederken Tanrı’nın kalbinden uzaklaşmasının sembolüdür. Frankenstein’ın yarattığı varlık, aslında kendi vicdanının ve suçluluğunun cisimleşmiş hâlidir.
Mary Shelley böylece insanın bilgisini etik sorumlulukla bağdaştıramadığı noktada, bilginin kendisinin yıkıcı bir güce dönüşeceğini gösterir.
Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias şiiri ise güç, iktidar ve zaman üzerine bir meditasyondur. Bir zamanlar “kralların kralı” olduğunu ilan eden Ozymandias’tan geriye çölde yarı gömülmüş bir heykel kalmıştır. Taşa kazınmış kibirli sözler, rüzgârın ve zamanın önünde hiçbir anlam taşımaz. Shelley burada insanın kalıcılık ve ölümsüzlük arzusunun ne kadar boş olduğunu hatırlatır.
İnsanın “eserleriyle ölümsüz olma” isteği, zamanın kayıtsız akışı karşısında çöker.
Mary Shelley, Frankenstein’da bilginin tanrısallaştığı bir dünyayı resmeder.
Victor Frankenstein, “Life and death appeared to me ideal bounds, which I should first break through, and pour a torrent of light into our dark world” (“Yaşam ve ölüm bana aşılması gereken ideal sınırlar gibi göründü; karanlık dünyamıza ışık taşacaktı,”) derken, aslında insan aklının Prometheus’ça hırsını dile getirir. Fakat bu ışık, ısıtmaktan çok yakar.
Victor’un yarattığı varlık, kendi sevgisizliğinin yankısı hâline gelir.
Yaratık ona şöyle seslenir:
“I ought to be thy Adam; but I am rather the fallen angel, whom thou drivest from joy for no misdeed.”
Âdem’in olmalıydım ben, senin yaratığın;
ama oldum düşmüş melek,
hiçbir suçum yokken mutluluğundan sürdüğün.
Bu cümle, romanın kalbidir.
Çünkü Shelley, burada insanın Tanrı’ya benzeme çabasının ahlaki yükünü sorar:
Yaratmak, yalnızca güç değil, aynı zamanda merhamet ister.
Victor’un bilimi, sevgiden kopuk olduğu için yıkıcıdır. Yaratık, insanın ruhundaki yarayı dile getirir:
“You gave me life, but left me to misery.”
“Bana yaşam verdin, ama beni acıya terk ettin.”
Bu söz, modern bilginin vicdanına kazınmış bir itham gibidir.
Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias’ı ise aynı yıl yayımlanır ve insanın iktidar hırsına karşı şiirsel bir uyarı gibidir. Bir gezgin, çölde iki devasa taş bacak ve yarı gömülmüş bir yüz görür.
Heykelin kaidesinde şu yazı vardır:
“My name is Ozymandias, king of kings:
Look on my works, ye Mighty, and despair!”
“Benim adım Ozymandias , kralların kralı!
Yaptıklarıma bakın –ey güçlüler-, titreyin ve boyun eğin ”
Ama Shelley hemen ardından şu satırla bütün gururu çöle gömer:
“Nothing beside remains. Round the decay
Of that colossal wreck, boundless and bare,
The lone and level sands stretch far away.”
(Geriye hiçbir şey kalmadı.
O dev heykelin çürüyen gövdesi etrafında
Sonsuz ve çıplak bir sessizlik,
Uzaklara kadar uzanan yalnız kumlar…)
Bu sahne, iktidarın metafizik sonudur. Taşa kazınmış unvanlar, zamanın rüzgârıyla silinir; insanın kudreti, doğanın sessizliğinde yok olur.
Shelley burada “Tanrı olmak isteyen insanın, kendi mezar taşını diktiğini” gösterir.
Her iki Shelley’nin de uyarısı ortaktır:
İnsan, yaratma gücüne sahip olabilir ama o gücü merhamet, ölçü ve alçakgönüllülükle dengelemezse kendi eserinin kurbanı olur.
Frankenstein’da bilgi Tanrı’yı taklit eder, Ozymandias’ta iktidar Tanrı’ya meydan okur; ama her ikisi de sonunda aynı sessizliğe varır.
1818, bu açıdan modernliğin kehanet yılıdır. Bir evde yazılan iki farklı metin, aynı hakikati fısıldar:
İnsan tanrısal olmayı arzular, ama insanca kalmayı unutur.
Ve sonunda, birinde laboratuvarın, diğerinde taşın enkazı altında yalnız kalır.

