Görünürlükten Yöne: Levinas’ın “Yüz” Kavramı ile Kur’an’daki “Vech” Arasında Bir Karşılaşma

0
WhatsApp-Image-2020-11-19-at-3.41.13-PM

Giriş

Batı düşüncesi, Antik Yunan’dan bu yana görme metafiziği üzerine kuruludur. Idea, theoria, eidos ve intuitus kavramları, bilmenin hep bir tür “görmek” fiiline dayandığını gösterir. Bu gelenekte dünya, gözün nesnesine dönüşür; bilmek, görmek ve böylece sahip olmaktır. Emmanuel Levinas, tam da bu görsel merkeziliğe karşı yeni bir yön önerir: bilmenin yerine karşılaşmayı, kavramanın yerine sorumluluğu koyar. Onun “yüz” (le visage) kavramı, bu kopuşun felsefi ifadesidir. Yüz, bir nesne değil, bir çağrıdır; bana “öldürmeyeceksin” diyen, ötekinin savunmasızlığında açılan etik bir olaydır.

Ancak Levinas’ın yüzü, ne kadar derin olursa olsun, Tanrı’ya dönük bir yön taşımaz; etik bir yankıdır ama metafizik bir kök içermez. Yüz, aşkınlığı sezdirir ama onu kaynağında temellendirmez. Bu noktada Kur’an’daki vech kavramı bambaşka bir istikamete işaret eder. Vech, yalnızca yüz değil, varlığın yönüdür; her şeyin Tanrı’ya dönük tarafı, varlığın kendi istikameti. “Her şey yok olucudur, yalnızca O’nun vechi kalır” (Kasas, 88) ifadesi, yüzün ötesinde bir yön fikrini dile getirir. Burada görünürlük artık etik bir olay değil, ontolojik bir tecellidir.

Bu çalışmanın amacı, Levinas’ın “yüz” kavramıyla Kur’an’daki vech düşüncesi arasında bir karşılaşma zemini kurmaktır. Böylece Batı düşüncesinin etik merkezli açıklığı ile Kur’an’ın yön merkezli metafiziği arasındaki fark, görünürlük kavramı üzerinden incelenecektir. Levinas’ın “ötekinin yüzü” insanı sorumluluğa çağırırken, Kur’an’ın “vechullah” kavramı varlığı yönüne döndürür. Birincisi etik bir çağrı, ikincisi ontolojik bir istikamettir.

Modern insan, yüzünü biçimsel olarak çoğaltırken yönünü kaybetmiştir. Yüzler, kimlikler, imgeler çoğaldıkça vech unutulmuş; görünürlük artarken yön silinmiştir. Bu nedenle yüz, artık tecelli değil, temsil; varlığın yönü değil, toplumsal sunum aracıdır. Bu metin, yüzün bu anlam kaybını felsefi ve vahiy temelli bir perspektifle sorgulamakta; görünürlükten yöne, biçimden istikamete doğru bir düşünce geçişi önermektedir.

***

Levinas’ın “yüz” kavramı, Batı düşüncesinde kökleşmiş bir görme metafiziğine karşı açılmış bir itirazdır. Ona göre felsefe tarihi, bilginin daima “görmek” fiili etrafında biçimlenmesiyle maluldür. Idea, eidos, theoria, intuitus — hepsi bakış, kavrama ve sahiplenme hareketini ima eder. Bu bakış, varlığı bir nesneye dönüştürür; “bilmek”, aslında “temellük etmektir.” Levinas, başkasını bu temellük sürecinden kurtarmak ister. Çünkü öteki insan, bilginin konusu olamayacak kadar aşkındır.

İşte “yüz” tam da bu noktada doğar. Yüz, görmenin alanında bulunur ama görmeye boyun eğmez. Birini görürsün, ama o sana sadece görünmez; sana döner, seni bakışla karşılar, seni sorumluluğa çağırır. Yüz, görünürlük içinde gizli bir aşkınlıktır. Bu yüzden Levinas, yüzü “bağlamdan bağımsız bir anlam” olarak tanımlar. O anlam ne biyolojik biçime, ne toplumsal role, ne kimliğe indirgenebilir. Yüz, bütün biçimleri yırtarak, insana seslenen saf bir mevcudiyet hâline gelir.

Yüzün bu “çıplaklığı”, etik ilişkiyi doğurur. Levinas’ın ünlü ifadesiyle, yüz bana “öldürmeyeceksin” der. Bu yasa, dışsal bir buyruk değil, varlığın en yalın hâlidir. Yüz bana sadece görünmez; bana hitap eder, beni yargılar, beni aşar. Böylece insanın ötekiyle ilişkisi bilgiyle değil, sorumlulukla başlar. Yüz, epistemolojik bir olgudan çok, etik bir olaydır. Ötekinin yüzünde, kendini aşan bir sonsuzlukla temas edilir.

Ancak bu noktada Levinas’ın düşüncesi, belirli bir sınırda durur. Yüz, Tanrı’nın tecellisi değildir; Tanrı’ya dair olanın yankısıdır yalnızca. Sonsuzluk, burada Tanrı’nın kendisi olarak değil, “öteki”nin aşkınlığı olarak deneyimlenir. Bu yüzden Levinas, yüzü hiçbir zaman ontolojik bir zemine yerleştirmez; onu etik düzeyde bırakır. Tanrı’nın yüzü görünmezdir, fakat ötekinin yüzü, bu görünmezliğin insani yankısıdır. Yüzün bu yönüyle metafizik değil, ahlaki bir açıklık taşıdığını söyleyebiliriz.

Kur’an’da geçen vech kavramı ise, görünürlük ve aşkınlık arasındaki bu sınırı aşar. Vech (vechi, vechullah), sadece “yüz” değil, yön, istikamet, varlığın Tanrı’ya açık tarafı anlamına gelir. Arapça kökeninde vech kelimesi “bir şeye yönelme”, “bir şeye dönme” anlamlarını taşır; bu yüzden yüz, sadece görünen yüzey değil, varlığın yönüdür. Kur’an, “Her şey yok olucudur, yalnızca O’nun vechi kalır” (Kasas, 88) derken, yüzü görünür biçimlerin ötesinde bir varlık ilkesi olarak konumlandırır. Burada yüz, artık etik bir ilişki değil, varoluşun kendisidir.

Vechullah, Tanrı’nın görünüşteki tecellisidir ama görünür olana indirgenmez. İnsan yüzü gibi sınırlı değildir; aksine, bütün varlığın yöneldiği, kendi varlığını oradan aldığı bir hakikat yönüdür. Dolayısıyla Kur’an’daki vech kavramı, Levinas’ın “ötekinin yüzü”yle açtığı etik alanı, Tanrı’ya yönelen bir ontolojik istikamete taşır. Yüz, burada sadece “ötekine karşı sorumluluk” değil, “varlığın yönünü tayin eden ilahi yüz” olur.

Bu fark belirleyicidir: Levinas’ın yüzü, insandan Tanrı’ya doğru açılan bir etik hareketi temsil eder; Kur’an’daki vech ise Tanrı’dan insana doğru yönelen bir varlık akışıdır. İlki bir yankı, ikincisi bir kaynak gibidir. Levinas’ta insan, yüz karşısında sorumluluk hisseder; Kur’an’da insan, vechullah karşısında varlığını idrak eder. Biri ilişkisel, diğeri ontolojik bir derinliği taşır.

Dolayısıyla Levinas’ın “yüz”ü, görünürlük alanında bir kırılma yaratır ama hâlâ görünürlüğün içinde kalır; Kur’an’daki “vech” ise, görünürlüğü içinden yararak aşkınlığın yönünü açar. Yüz, ötekiyle ilişkide etik bir sınır koyar; vech ise, varlığa istikamet verir. Levinas’ın dünyasında insan, başkasına karşı sorumludur; Kur’an’ın dilinde insan, Tanrı’ya yönelerek bütün varlığa karşı sorumluluk kazanır.

Belki de modern düşüncenin kaybettiği tam da budur: Yüzlerin çoğaldığı, maskelerin hayatı kuşattığı bir çağda, yönün unutulması. İnsan, Levinas’ın yüzünde ötekine dönmeyi öğrenir; ama Kur’an’daki vechte, yönün kendisine dönmeyi. Birincisi bizi başkasına, ikincisi bizi varlığın kaynağına götürür. Yüz aşınabilir, fakat yön baki kalır.

Suret, Vech ve Biçimin Hakikati

Kur’an’daki vech kavramı, varlığın yönünü, Tanrı’ya dönük istikametini gösterirken; suret kavramı, o yönün biçimsel tezahürüdür. Bu iki kavram arasında ince ama belirleyici bir fark vardır. Vech, bir şeyin Tanrı’ya bakan yönüdür; suret ise onun dünyaya bakan biçimidir. Suret, görünür olandır; vech, görünürlükte gizlenen yön. Birincisi biçimi, ikincisi istikameti temsil eder.

Kur’an’da “suret” (Sûrah) kelimesi “biçimlendirme, yaratılış formu” anlamında geçer. “Sizi şekillendiren Allah’tır, sizi dilediği surette var etti” (Âl-i İmrân, 6) ayetinde bu anlam açıkça görülür. Suret, yaratılmış olanın sınırıdır; her biçim bir sınırla, bir nihayetle var olur. Suret, varlığı görünür kılar, ama aynı zamanda onu belirler ve kısıtlar. Oysa vech bu sınırı aşan, biçimin içinden ışıyıp Tanrı’ya yönelen tarafı ifade eder.

Bu bakımdan vech, biçimin ardındaki varlık nefesidir. Suret, gövdeyi kurar; vech, o gövdenin yönünü tayin eder. İnsanda yüzün anlamı da buradan doğar: yüz, hem surettir hem vechin aynasıdır. Yüzün anlamı, yalnızca fiziksel biçiminde değil, o biçimden yayılan yönelmede gizlidir. İnsanın yüzü, görünür biçiminin ardında bir yön taşır; Tanrı’ya dönük bir açıklık, bir “istidlal yüzü”dür.

Levinas’ın yüz kavramı bu ayrımı sezmiş, fakat metafizik düzlemde tamamlayamamıştır. Onun yüzü, suretin yırtılmasıyla ortaya çıkan bir etik açıklıktır; ama o açıklığın hangi yöne ait olduğu belirsizdir. Kur’an’daki vech kavramı ise, bu açıklığı bir yöne bağlar: “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 115). Burada Tanrı’nın yüzü, bir mekânda değil, bir yönün her yerinde hazır bulunur. Yani yönün kendisi artık Tanrı’nın tecellisidir.

Bu fark, modern düşünce ile vahiy arasındaki ayrımın özünü de gösterir. Modern düşünce, biçimle yetinir; biçimin içindeki yönü kaybeder. Biçim, yüzeyde donuklaşır; yön, kaybolur. Oysa Kur’anî düşüncede biçim, yönün taşıyıcısıdır: suret, vech’in biçimlenmiş hâlidir. Yani vech, suretin varlık sebebidir. Suret, o yönün görünür hale gelmiş tecellisidir.

Bu ilişkiyi daha açık görmek için insanı düşünelim. İnsan hem suret hem vech taşır. Suretiyle dünyada görünür, vechiyle Tanrı’ya yönelir. Suret, varlığın biçimsel düzenidir; vech, o biçimin istikametidir. Suret, bir imajdır; vech, bir ima. Suret, gözün gördüğüdür; vech, kalbin sezdiği. Suret zamanla değişir, yıpranır, eskir; ama vech kalır, çünkü yön kalıcıdır. “Her şey yok olur, yalnızca O’nun vechi kalır” ayeti, tam da bu anlamda, biçimlerin geçici ama yönün ebedi olduğunu bildirir.

Bu bakımdan insan yüzü, suret ile vech arasında bir köprü gibidir. Bir yüz, biçim olarak görünür ama anlamını yönünden alır. İnsan yüzü anlamını “baktığı yerden” kazanır: hangi yöne dönükse, hangi istikameti taşıyorsa, o kadar hakikatlidir. Biçim, yönsüz kaldığında maskeye dönüşür; maskenin olduğu yerde suret vardır ama vech yoktur. Ve yönünü kaybetmiş suret, artık yüz değildir; sadece yüzeydir.

Levinas’ın yüzü ile Kur’an’ın vechi arasındaki fark, burada en açık hâlini bulur. Levinas’ın yüzü, etik bir açıklıktır ama yönsüzdür; bir hitap vardır, fakat o hitap nereden geldiğini bilmez. Kur’an’daki vech ise, yönün kendisidir; hitabın kaynağıyla doludur. Levinas, yüzü Tanrı’nın yankısı olarak duyar; Kur’an, vech’i Tanrı’nın kendisine dönük yön olarak bildirir. Bu fark, insanın sorumluluk bilincini ahlaktan varlığa taşır: insan sadece ötekine değil, varlığın kaynağına karşı da sorumludur.

Sonuçta suret geçicidir, vech kalıcı. Suret, biçimlerin oyunudur; vech, yönün hakikatidir. İnsan, suretinde kaybolduğunda yüzünü yitirir; vechinde kaybolduğunda yönünü yitirir. Yüz, bu iki kayboluş arasında duran tek açıklıktır — biçim ile yönün kesiştiği o ince sınırda, varlığın hem görünür hem de görünmez olduğu yerde.

Kur’an’da vechullah, Tanrı’nın yönü, Tanrı’nın varlıkta hazır oluşudur. İnsanın vechi ise, Tanrı’ya dönük yönüdür. Bu iki yön arasındaki ilişki, insanın Tanrı ile arasındaki en derin bağdır.
Vechullah, varlığın Tanrı’ya açık olan yüzünü, yani tüm mevcudatın O’na yönelmiş istikametini ifade eder. İnsanın vechi ise, bu evrensel yönelmenin bilinç kazanmış hâlidir.
Varlık Tanrı’ya doğal bir meyil içinde yönelirken, insan bu yönelmenin bilincini taşır; bu yüzden insan, sadece var olan değil, yönü olan bir varlıktır.

Bu yön, insanın şahsiyetini kurar. İslam düşüncesinde insan, ne salt birey ne de toplumun bir parçasıdır; o, yüzü olan bir şahsiyettir. Kişi, yönünü Tanrı’ya çevirdiği sürece kimliğini bulur; yönünü kaybettiğinde sureti kalır, şahsiyeti kaybolur. Dolayısıyla insanın değeri, sahip olduklarında değil, hangi yöne dönük olduğundadır. Bu anlamda vech, kimliğin metafizik köküdür; suretin ardındaki istikamettir.

Kıble: Vech’in Yönsel Tecellisi

Kur’an’daki vech kavramının en somut tezahürü, kıble düşüncesinde görünür hâle gelir. Kıble, çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca bir mekânın adı gibi anlaşılır; oysa esasen bir yön bilincidir. Arapçada kıble kökü (ق ب ل), “karşısına almak”, “yönelmek”, “yüzünü çevirmek” anlamlarını taşır ve bu yönelme yalnızca mekânsal değil, varoluşsaldır. “Yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir” (Bakara, 144) emri, insanın yüzünü coğrafi bir noktaya değil, varlığın merkezine çevirmesini ister. Yani kıble, vechin istikametinin bilince taşınmasıdır.

Kıble, insanın vechullah kavramıyla kurduğu yönsel ilişkiyi somutlaştırır. “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 115) ayeti, Tanrı’nın belirli bir mekânda değil, yönün kendisinde hazır bulunduğunu bildirir. Bu nedenle kıble, bir sınır değil, bir hatırlatmadır; vechullah her yerde mevcuttur, fakat kıble o yönün farkında olma hâlidir. İnsanın yüzünü döndüğü her yer, Tanrı’nın yüzüne açıktır; fakat kıble, bu açıklığın şuurlu farkına varılmasıdır.

Bu anlamda kıble, yalnızca bedensel bir yönelme değil, bir niyet birliğidir. Cemaatin aynı anda aynı yöne dönmesi, coğrafi bir birlikten çok, anlam birliğidir: yüzlerin ortak yöne çevrilmesi, kalplerin aynı hakikate yönelmesidir. Kıble, insanın suretinde dağılmış yönleri yeniden merkezde toplar. Mekân, burada yalnızca bir araçtır; asıl anlam, yüzün hangi niyetle döndüğündedir.

Modern insanın yön kaybı, kıble fikrinin içsel anlamını yitirmesiyle ilgilidir. Bugün kıble, yalnızca bir coğrafi nokta olarak algılandığında, yönün anlamı silinir; yüz Tanrı’ya değil, alışkanlığa döner. Oysa kıble, insanın varlık içindeki yerini yeniden tayin ettiği bir vech bilincidir. Her namazda yüzün dönmesi, insanın kendi yönünü hatırlamasıdır.

Kıble, yüzün ontolojik hafızasıdır. İnsan, yüzünü kıbleye çevirdiğinde aslında suretini yönle yeniden birleştirir. Kıble, mekânın değil, yönün kutsallığıdır. Her yüz dönüştür, her dönüş bir hatırlamadır. Bu hatırlama, insanın suretini yeniden vech’ine bağlayan sessiz bir tecellidir: yön, tekrar anlam kazanır, yüz, yeniden hakikatle karşılaşır.

Modern İnsanın Yüzsüzleşmesi ve Yönün Kaybı

Modern insan, suretini çoğaltırken yönünü kaybetmiştir. Yüzler, kimlikler, imgeler çoğaldıkça yüzün anlamı aşınmış, vech unutulmuştur. Günümüz insanı artık yüzünü korumaz, üretir; yüz, bir tecelli değil, bir “profil”dir. Böylece yüz, varlığın yönü olmaktan çıkıp bir sunum aracına dönüşmüştür. Bu durum, Levinas’ın kavradığı biçimiyle yüzün “etik açıklığını” da, Kur’an’ın dile getirdiği vech’in “ontolojik yönünü” de yitirmiştir. Levinas, insanın yüzle karşılaşmasında bir etik sarsılma görüyordu: ötekinin çıplak yüzü bana “öldürmeyeceksin” der, beni sorumluluğa çağırır. Fakat bu çağrı, modern insanın duyma eşiğini aşmıştır; artık yüzler konuşmaz, yalnızca bakılır, ölçülür, tüketilir. Görme yeniden sahiplenmenin aracına dönüşmüş, yüz, anlam değil imaj üretir olmuştur. Kur’anî bağlamda ise bu kayıp daha derindir: vechullah, yönün Tanrı’ya dönüklüğünü ifade ederken, modern insan yönsüz bir varlık hâline gelmiştir. Suretleri vardır ama yönleri yoktur; çünkü suretler çoğaldıkça vech’in istikameti silinir. Yönünü kaybeden insanın yüzü bir yüzeyden ibaret kalır; varlığın tecellisi değil, temsilidir artık. Bu yüzden yüzsüzleşme yalnızca ahlaki bir dejenerasyon değil, varoluşsal bir kopuştur. İnsan suretini yüceltirken vech’ini kaybetmiş, biçim kalmış, yön yitmiştir. Görünürlük çoğalmış, anlam kaybolmuştur. Artık insan yüzü bir hitap değil, bir yansıma; bir tecelli değil, bir görüntüdür. Levinas’ın etik yüzü başkasına yönelme biçiminde sönmüş, Kur’an’ın vech’i Tanrı’ya yönelme biçiminde unutulmuştur. Bu unutuluşun telafisi, biçimin değil yönün yeniden hatırlanmasındadır: çünkü insan, suretinde değil, yönünde insandır. Yönünü kaybeden insan yüzünü, yüzünü kaybeden insan varlığını kaybeder.

[1] Levinas, Totalité et Infini, s. 198.
[2] Kur’an, Kasas 88.
[3] Izutsu, God and Man in the Qur’an, s. 120.
[4] Nasr, Islamic Philosophy from Its Origin to the Present, s. 212.

Kaynakça

Levinas, Emmanuel. Totalité et Infini: Essai sur l’extériorité. La Haye: Martinus Nijhoff, 1961.

Levinas, Emmanuel. Éthique et Infini: Dialogues avec Philippe Nemo. Paris: Fayard, 1982.

Heidegger, Martin. Sein und Zeit. Tübingen: Max Niemeyer Verlag, 1927.

Kur’an-ı Kerîm. Diyanet İşleri Başkanlığı Meali. Ankara: DİB Yayınları, çeşitli baskılar.

İkincil Kaynaklar – Batı Düşüncesi Üzerine

Peperzak, Adriaan T. To the Other: An Introduction to the Philosophy of Emmanuel Levinas. West Lafayette: Purdue University Press, 1993.

Critchley, Simon. The Ethics of Deconstruction: Derrida and Levinas. Edinburgh: Edinburgh University Press, 1992.

Hand, Sean (ed.). The Levinas Reader. Oxford: Blackwell, 1989.

İkincil Kaynaklar – İslam Felsefesi ve Kavram Çözümlemeleri

Izutsu, Toshihiko. God and Man in the Qur’an: Semantics of the Qur’anic Weltanschauung. Tokyo: Keio Institute of Cultural and Linguistic Studies, 1964.

Nasr, Seyyed Hossein. Islamic Philosophy from Its Origin to the Present: Philosophy in the Land of Prophecy. Albany: SUNY Press, 2006.

Corbin, Henry. L’homme de lumière dans le soufisme iranien. Paris: Buchet/Chastel, 1971.

Al-Attas, Syed Muhammad Naquib. Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Elements of the Worldview of Islam. Kuala Lumpur: ISTAC, 1995.

İzmirli, İsmail Hakkı. Felsefe-i Ûlâ (Metafizik). İstanbul: Evkaf Matbaası, 1913.

Uludağ, Süleyman. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2005.

Kaya, Mahmut. İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. İstanbul: Klasik Yayınları, 2003.

Bir yanıt yazın