Hakikat ile Hayat Arasında: Türkiye’de Felsefenin Krizi
Türkiye’nin entelektüel manzarasında felsefe ve bilim, birer hakikat arayışı olmaktan ziyade, iki farklı zihniyet dünyasının kendi tarihsel komplekslerini yönetme biçimi olarak tecelli ediyor. Bu çoraklaşma hikâyesinin merkezinde, düşünceyi hayatın sarsıcı doğasından koparıp, onu ya bir modernleşme aparatı ya da bir mülkiyet davası haline getiren o derin ontolojik yarılma yatıyor. Mesele, sadece bir bilgi istifleme yetersizliği değildir; aksine, bilginin mahiyeti ile yaşanılan coğrafyanın ruhu arasındaki o kapanmak bilmeyen mesafedir.
Bir tarafta, felsefeyi rasyonel ve teknik bir ışık gibi kullanan, onu geleneğin ve inancın o “karanlık” kabul edilen dehlizlerini aydınlatacak bir el feneri sanan zihniyet duruyor. Bu yaklaşımın temel trajedisi, felsefeyi tarihsel ve coğrafi bağlamından kopararak steril bir düzleme hapsetmesidir. Anadolu’nun derinliğinden, o toprağın bin yıllık sessiz bilgeliğinden ve insanın gündelik sızısından beslenmeyen; aksine sadece kıyı şehirlerinin o “ışıklı” antik imgelerine sığınan bir felsefe tasarımı, eninde sonunda hayatın kendisine yabancılaşmaktadır. Bu çevrelerin felsefe metinlerine gömülürken, yanı başlarındaki insanın geçim derdine veya ruhsal açmazlarına “turistik” bir ilgiden fazlasını gösterememesi, düşüncenin nasıl bir “irtifa sarhoşluğu” içinde kaybolduğunun en açık kanıtıdır. Burada felsefe, toplumsal bir karşılık bulmak yerine, hayattan kopuk terimlerin havada uçuştuğu bir “entelektüel oto-erotizme” dönüşmektedir. Skinner ve Pocock’un metinlerin tarih-aşkınlığı üzerine yürüttüğü o meşhur tartışmayı hatırlayalım; bizdeki felsefeciler için Anadolu coğrafyası yüzyıllar öncesinin İyonyası ile sınırlı kaldığında, ortaya çıkan şey felsefe değil, tarihsel bir kopuşun traji-komik bir tescili olmaktadır.
Öte tarafta ise, bilimsizlik ve felsefesizlik dertlerini daha mahcup ve “şüpheli” bir tondan dile getiren zihniyet yapısı mevcuttur. Bu kanat için felsefe, “aslında bizimdi ama maalesef kaptırdık” gibi kaba bir mülkiyetçilik davası üzerinden sahiplenilen bir yitik maldır. Endülüs’ün Altın Çağı gibi tarihsel parantezlere sığınarak kurulan bu savunma hattı, felsefeyi bugünün yakıcı ve kaotik dünyasında bir pusula kılmak yerine, nostaljik bir kimlik inşasının malzemesi haline getirir. Ağdalı terminolojilerle felsefeyi yerlileştirdiğini sanan bu bakış açısı, aslında rakip gördüğü zihniyetle aynı hatayı paylaşır: Aşağıdan gelenin, yani canlı geleneğin ve hayatın o durdurulamaz akışının gücünü ıskalamak. Dini, bilimsel ilerlemenin önündeki en büyük engel değil de en büyük destekleyici olarak görseler de, bu kesimin de hurafe ve batıl inanç olarak kodladığı halkın yaşayan geleneğiyle olan kavgası, onları da hayatın sahiciliğinden koparmaktadır.
Oysa tarihsel düşünüşün bizlere fısıldadığı en büyük ders şudur: Felsefe ve bilim, tepeden inmeci bir bakışla hayatın o sarsıcı doğasını ve geleneğin “zaferini” yok saydığında, kendi altını oymaktadır. Yukarıdan gelenin aşağıdan geleni ezeceği sanrısı, hayatın karmaşıklığı karşısında her zaman tuzla buz olmuştur. Felsefenin yüzyıllar boyu tarihçiliği küçümsemesi, Türkiye’de tam bir “coğrafi küçülmeye” ve kültürel körleşmeye yol açmıştır. Bugünün anlık hazlara, kitle tüketimine ve hedonizme ayarlanmış dünyasında, hayatın sarsıcı gerçeğinden kopan her felsefi spekülasyon, sonunda kendi yalnızlığına mahkûm olur. Hedonizm ile başa çıkabilmek felsefi spekülasyonları derinleştirmekten geçmez; bu sadece filozofu avamın gözünde daha da grotesk kılmaya yarar.
Netice itibarıyla, tarihin ve coğrafyanın ruhundan beslenmeyen her düşünce çabası, eninde sonunda iki çıkmaza saplanır: Ya kendi dar çevresinde yankılanan, dışarıya hiçbir sözü kalmamış bir içe kapanma ya da gerçeklikten koptuğu için avamın o müstehzi bakışları altında groteskleşen bir figür… Modern dünya, felsefeyi hayata dokunan bir hikmetten, kürsülerde alkış bekleyen grotesk bir illüzyona dönüştürmüştür. Prometheus bugün artık zincirlerini kırmaya çalışan trajik bir kahraman değil; ya kendi uydurduğu labirentte kaybolmuş bir oto-erotik ya da ekranlarda sergilenen grotesk bir gösteridir. Asıl zor olan, felsefeyi bu irtifa sarhoşluğundan kurtarıp, onu yeniden toprağın, tarihin ve o büyük hakikatin karşısında saygıyla susmayı bilen bir duruşla buluşturabilmektir. Bilmek, hakikate inanmamak isteği haline geldiğinde, felsefenin yapabileceği tek şey, kendi yarattığı bu sessiz ve soğuk boşlukta yankılanmaktır.
