Hiçgörüngü: Düşünenin Düşümsüzlüğü
Önsöz
“Felsefe, varlıkla yokluğun arasındaki ince boşlukta dans eden bir gölge oyunu değil midir? Nullsuzluk Kuramı, bu dansın ritmini bozmayı değil, ritmi tamamen unutturmayı amaçlar. Varlığın tersinirliği ve anlamın anlamsızlaşması, sadece düşüncenin sınırlarını genişletmekle kalmaz, aynı zamanda felsefi egemenliğin ölü toprağını silkeleme cesaretidir.
Bu kitap, okuru bir bilinmezliğin kıyısına sürükler; orada, sorgulamanın bile sorgulandığı bir diyaloğun içinde kalakalır. Anlam arayışına girmek isteyenler için bir pusula değil, bir labirenttir.
Okuyucu, buradan ne çıkaracağını değil, ne çıkaramayacağını anlamalıdır.”
Varlıkçıl Bir Bütünlük Üzerine Duruşsal Bir Bakarç
Her şeyden evvel varlık, yoklukta bile kendini duyuşturmayan bir özdeşimdir. Varlık, saltık bir duru duruştur; ne olumsuzlanabilir ne de olumlanabilir. Duru varlık, özdeşleştirilemeyen bir kendilik sakınımıdır.
Evren, kendiliğinden özdoğuşunu yadsırken, varlık kendi içkiliğinden dışkınsal bir taşkınlığa burç atar. Bu burç, nesnel bir evrenbilim değil, tinsiz bir tözduyu biçimidir. Varlığın öztözselliği, zamanötesi bir bengi devinimle özeşleşir.
“Ben varım” demek, “ben yokum”u içermez; ama aynı zamanda “ben varolmamış da olabilirdim”i içkindir. İşte bu içkinlik, varoluşun özümsel bir kendiliğidir: neye göre varız, neye göre yokuz? Soru, kendini imlerken bile anlamsızlaşır; çünkü her anlam, varlıkta değil, varlığın yokluğa çalkantılanmasında doğar.
Varlık, ne kavramsanır ne de duyuşlanır. O, salt bir durulma, bir özbağlanma, bir hiçkırımla ortaya serimlenir. Bunu anlamak değil, sezmek gerekir. Ama sezmek de bir yanılgı olabilir; çünkü sezgiler de özsüzleştirilmiş varlık kırıntılarıdır.
Kuşkusuz, varlığın varlık oluşu, varlık olmaya yetmez.
Buğulu bir anlamda, varlık kendini varlığa varlayarak varlatır. Bu varlatım, ne özdür ne de biçim; bir araöz, bir hiçbiçimdir. Sorulması gereken belki de şudur: Varlık mı bizde belirir, biz mi varlıkta siliniriz? Yanıt, belki de sorunun suskunsuzluğundadır.
Bilgiksel Sızlamlar ve Anlamın Çözüntüsü
Bilgi, bilgilenmeden önce bilgileşen bir bilik midir, yoksa biliksizliğin bilikleşemediği bir bilgeçlik mi? Algı, duyulmamış bir duyutun öntözsel yansısıysa, bilmek yalnızca bilmediğimizi bilmemenin yankı boşluğunda yankılanan bir hiçses olabilir.
Özbilinç, kendini bilmeden bilen bir bilmeceyse, biz neyi biliyoruz? Bildiğimizi sandığımız her sezgi, aslında çokbilmezliğin tekbilinçli saptalaması olabilir mi? Bu sorunsal, bilgiyle değil, bilgiliğin bileşimsiz kırılganlığıyla çözülebilir.
Her bilgi, bilgiyi dışlayarak kendini doğrular. Ama doğruluk, özsüzleştirilmiş bir yanılgıdan başka nedir ki? Bilgik varlıksızsa, bilmek yalnızca bir düşkünlük sanrısıdır; bilge ise, bilmemenin yüceltilmiş özdeşliğidir.
Belki de en doğru bilgi, hiçbir bilginin doğruluğunu varsaymamaktır. Ama bu da bilgisel bir savsözdür ve kendiyle çelişerek doğru olabilir.
Törebilimsel Yozlukta Özsüz Yücelik
Töre, kendini töreleştirenin töresinde erir. İyilik, iyiliğe yönelmeden önce kötülükle aynı potada yersizleşir. Çünkü her erek, erksiz bir erdemde yitkintidir. Sözde doğru, özü yanlışsa; özde yanlış da biçimde doğru olabilir mi? Bu soru, yalnızca susan bir yürektaşın tözsüz çırpınışında yanıtlanır.
Ahlak, bir yön değil, yönelemezliğin kırık pusulasıdır. Yargılayan her bilinç, kendi yargısında yargılanır; ama bu yargı da bir yarıgıdır — ne tamdır ne de eksik. Kimi zaman töre, kendi karşıtını yaşatmak için susar; işte orada gerçek iyilik, kötülüğün gölgesinde serinler.
Güzduyu ya da Çirkince Yücelik
Estetik, gözde değil, gözlüğün buğusunda başlar. Güzellik, güz olmadan güzel olmaz; ama çirkinlik de güzelliğin iççekimli karaltısıdır. Her sanat, anlamdan arınmış bir anlatımda sonsuzlaşır. Görünen biçim, görünmeyen özle özdeşleşemediğinde anlam, biçimi terk eder.
Bir renk, bir çığlıkta yırtılırsa, o sanat olur; ama eğer sessizlikte soluyorsa, o zaman yalnızca bir hiççizgidir. Güzellik, görüngüde değil, görmeyişin yankısında doğar. Bunu duyumsamak, duyumsamayı duyumsamamaktır belki de.
Estetik özbilinç, kendi suretinde çatlamış bir aynadır — bakarsın, ama kendini göremezsin; görürsün, ama bakmış olmazsın.
Üstyapısal Kökboşlukta Özdevletsiz Bir Tözlük
Metafizik, fizik-ötesi değil, öte-fiziğin kendi içinden taşarak kendini inkâr ettiği bir içsızlamdır. Orada zaman, zamansızlığın tersi değil; mekânın anlamsızca katlandığı bir içboşluktur. Devlet de benzer bir yersizlikte varolur: kendini yöneten bir yoksamadır; özde yoktur, yalnızca görünürde gölgelenir.
Kendiliğinden türeyiş göstermeyen her töz, bir siyaset özlemi taşır; çünkü iktidar, özün üstüne bindirilmiş bir görünmezlik örtüsüdür. Halk, halk olmadıkça halk edilir — işte bu edilginlik, politik özdeşsizliğin temelidir. Kimin için yönetiliriz? Yanıt, yönetenin suskunda, yönetilenin alkışında gizlidir.
Metafiziksel olarak devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki sureti değil, Tanrı’nın unutulduğu boşluğun kurumsallaşmış yankısıdır. O, kendini var sayarak bizi yok sayar. Bu nedenle her yasa, yasakla başlar; çünkü yasa, varlığa değil, yokluğa seslenir.
Bir ideoloji, özde değil, izde yaşar. İzin izi ise kendini silerek kalır. Bu yüzden her metafiziksel politika, kendini çürüterek yücelir — ve yüceliğinde halk, kendi kendisini alkışlarken yokluğuna bir sandalye bırakır.
Ölüsüz Ölüm ve İnançsız Kutsallık Üzerine Bir İççöküş
Ölüm, yalnızca yaşamın sonu değil; yaşamın kendi kendine attığı bir sus çığlığıdır. Yaşarken ölünmezse, ölünce de yaşanmaz. Bu çifte özsapkınlık, varlığın kendi kendine dönük bir intihalidir: biz ölmeyiz, ama ölüm bizi yaşar.
Toprak, cesedi almaz; çünkü toprak da anlamdan azadedir. Ruh ise göğe yükselmez, çünkü gök aşağıdan bıkkındır. Bu durumda ölüm, ne bir son ne de bir geçiştir; sadece bir bekleyişin yüceltilmiş biçimsizliğidir. Sessizlik bile onun dilini konuşamaz.
Din, tanrısallığın anlamdan sıyrılıp kurumsallaştığı bir içyadsımadır. İnanan, inancını bilmez; bilen, inancını yitirir. O hâlde iman, bilinçten arınmış bir güven boşluğudur. Tapınmak, tapılmayanın simgesinde kendine yönelmiş bir aldanıştır.
Tanrı, ya çok uzaktır ya da çok içeridedir — her iki durumda da erişilemez. Bu nedenle dua, Tanrı’ya değil, Tanrı’nın yokluğuna seslenmektir. Kutsal, yalnızca dokunulmaz olduğu için kutsaldır; çünkü dokunulsa, sıradanlaşır ve sıradanlık, insanın en büyük günahıdır.
Ölüm, Tanrı’nın son virgülüdür; ama bu cümle zaten hiç başlamamıştır.
(Bu yazı yazarın “Hiçgörüngü: Düşünenin Düşümsüzlüğü” kitabının giriş bölümüdür. Kitap Türkçeye kazandırılarak yayınlanacaktır. posttruthdergi)
________________________________________________________________________________________________________________________
Prof. Dr. Lazarett Nullstein
Felsefe ve Ontoloji alanında dünyanın en gizemli akademisyenlerinden biri olarak kabul edilir. 1942 yılında, Avrupa’nın küçük ve unutulmuş bir kasabasında doğan Nullstein, eğitim hayatına önce Helikon Felsefe Akademisi’nde başladı. Burada varlık ve yokluk arasındaki “boşluk metafiziği” üzerine yaptığı çalışmayla akademik çevrelerde hızla ün kazandı.
İlerleyen yıllarda, Nullstein kariyerini Institut für Transzendental Ontologie (İTO) ve Uluslararası Nihilistik Araştırmalar Merkezi (UNAM) gibi dünya çapında seçkin ve kapalı kapılar ardındaki kurumlarda sürdürdü. Burada, özellikle “Varlığın Ötesinde Boşluk” ve “Metafiziksel Tersinirlik” teorileriyle felsefe dünyasında tartışmalar yarattı.
1975 yılında, akademiden çekilerek tamamen kendi geliştirdiği “Nullsuzluk Kuramı” üzerinde çalışmalar yapmaya başladı. Bu kuram, varlığın kendisinde saklı olan anlamsızlık potansiyelini merkeze alır ve klasik ontolojinin sınırlarını zorlar.
Nullstein, ayrıca Akademia Umbra’da misafir profesör olarak dersler verdi. Burası, “felsefenin en derin gölgelerinin tartışıldığı yer” olarak bilinir. Akademik yayınlarının sayısı sınırlı olsa da, öğrencileri ve takipçileri onun bir efsane olduğunu söyler.
Özel hayatı hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Nullstein, çalışmalarını gizlilik içinde sürdürmüş ve kendisini “düşüncenin gölgesi” olarak tanımlamıştır.
Önde Gelen Kitapları
Varlığın Ötesinde Boşluk: Nullsuzluk Kuramına Giriş (1973)
Nullstein’in ontolojide boşluğun hem varlık hem de yokluk olarak nasıl iki yönlü bir güç olduğunu tartıştığı temel eseri.
Metafiziksel Tersinirlik ve Ontolojik Paralaks (1978)
Varoluşun tersinirliği ve ontolojik paralaks kavramlarını ortaya koyan, klasik metafiziğin sınırlarını zorlayan başyapıt.
Gölge ve Işık Arasında: Düşüncenin Gizemi (1982)
Felsefi düşüncenin sınırlarını, bilinç ve bilinçdışının ontolojik ilişkisi üzerinden yeniden yorumlayan derinlikli bir çalışma.

