KELAM KARŞISINDA İNSANIN TARİHSELLİĞİ

0
raw_askla-yikanmis-yolculuk-yuceltilmis-kadin_786888346
KURAN SADECE BİR METİN DEĞİL, YARATILIŞ CÜMLESİNİN BİR HARFİDİR.
Tarihsellik Yahudi ve Hıristiyan metinleri için sözkonusudur. Zaten Tevrat ve İncil tarihsel olmak zorundadır. En erken İncil İsa Efendimizden yaklaşık 40 sene sonra yazılmıştır. Yani aslında ortada Kutsal olacak bir metin de yoktur. Aziz Paul’un mektupları bile kutsal sözler olarak İncilde yer almaktadır. Bu bağlamda bu metinler tarihseldir.
Metinlerin metni getirenle bağının kopmuş olması insanlığın gelişim çizgisi ile de alakalıdır. Bu, İnsanlığın kendisine verilen emaneti korumayı başaramadığı bir tarihsel seviyeyi de göstermektedir.
İlahi hitabın muhafazasında yetersizlik onların ontik, epistemolojik ve değersel zeminden kopuşu anlamına gelmektedir. Tarihsel olmanın anlamı tam da budur.
Kuranın iniş sebebi de onların tarihsel oluşunun sonucudur. Tarihsel olmasalardı Kur’an inmezdi. Kur’an insanın kendine verilen emaneti koruma aşamasına geldiği bir üst durumu göstermektedir. Bu yüzden O, kendinden öncekileri doğrulayan ve insan ontolojisi eksenli bir tasavvura sahip evrensel bir kitaptır. O salt bir metin değil Zikr’in son halkasıdır.
Bu anlamda Kur’an sadece bir metin de değildir. Evrenin yaratılış zemini olan Kelam’ın bir parçasıdır.
Kainat ve İnsan arasındaki uyumu sağlayan Kelam’ ın uzantısıdır.
Faal aklın ve logos ‘un ifadesidir.
Biz insan olarak tarih varlığıyız ve zamanlıyız,  Allah’ın kelamı ise zamanüstü ve ötesidir. Tarihsel varlığın işi zamanlarüstü olanı anlama çabasıdır. Zamansal olanla zamanlarüstü olanı yargılamaya kalkmak epistemolojik bir hatadır.
Kelamı yargılamak değil, Allah’ın kelamını doğru anlayamadığımızı da düşünmek zorundayız. 
Anlamanın Tarihselliğinin ve Kısırlığının Metin İle İlgisi Yoktur.

“Ve yürüyüşünde mütevazi (alçakgönüllü) ol ve sesini alçalt (alçak sesle konuş). Muhakkak ki seslerin en çirkini, elbette hamirin (merkebin) sesidir.”(Lokman Suresi-19)

Bu ayeti okuduğunda bir dinleyici “Allah böyle şey söylemez; eşekten falan bahsetmez” demişti. Bu sığ ve düz bir bakıştır. Buradaki sorun eşeğe yüklediğimiz anlamla ilgilidir. Oysa bizim yüklediğimiz anlam her zaman kendi önyargılarımızla şekillenen bir şey değildir.   Ki çoğu kere anlam hayatın içinde insanın etik, estetik ve epistemolojik yönelimleriyle değişebilen; biçim alan bir  gerçektir. Kendinde anlam ile önyargısal anlam da farklılık arzeder. Kimi kere insanlar kendi fayda ve hazları ekseninde gerçekliğe anlam yüklerler. Oysa haz ve fayda ile yöneldiğimiz gerçeklik hem bizi yanılsamaya düşürür hem de insani olanın yitimi anlamına gelir. Çünkü fayda ve haz hem öznel, hem de süreç içinde değişkenlik gösterdiği için insanın varlık yapısını ifade etmez. Bu çerçevede anlam bunların üstünde ve ötesinde  gerçekliğin tabi olduğu aşkın hakikate yaslanmak zorundadır.  Anlamak yani manalandırmak maddi olanın ötesine uzanmaktır.  Bu da insanın maddeyi aşan doğasının gerçekleşmesi demektir. Çünkü madde ötesine uzanmak insan olmanın koşuludur. Bu yüzden maddi gerçekliği esas sayanların anlamlandırmaları sözkonusu değildir. Anlam ile Sanı burada ayrılır. Yani anlam yok sanı vardır.
Platonun Sanı ve Episteme  ayrımı önemlidir. Sanılar bir anlamlandırma çabası olsa da anlamı yozlaştırma işlevi de görebilir. Bunun önüne geçen en önemli durum ahlaki temeldir. Platon bu konuya dikkat çekmez. Ancak bunun sebebi  episteme ile ahlak arasında belli bir bağ olduğunu varsayımına sahip olması ile ilgilidir. 
Bu konuda İslamın zuhuru sırasında  müşrikler de kendi ürettikleri anlam üzerinden Kur’an’ı yargılamaya kalmışlardı. Şimdi bazı tarihselciler kendi anlayışlarına göre bir anlamlandırma yaparak işte “Allah işkence etmez” “Allah öfkelenmez” “Allah gazap etmez,” vesaire.. Bunlar fanatik İslam düşmanlarının yaklaşımlarıdır. Kökeninde Katolik İslam eleştirisi vardır. Onlara göre Hristiyanlık sevgi dinidir; Tanrı sevgidir. İslam ise öfkeli bir tanrıya sahiptir vesaire.
Oysa Esmaül Hüsnada ifade edilen güzel isimler hayatın bütünü içerisinde öfkeyi de sevgiyi de merhameti de içermektedir. 
Bu bağlamda Müşrikler de Kuran ile ilgili “Allah sinek böcek gibi değersiz şeylerden bahsediyor diye güya alay etmeye kalkmışlardı. Oysa insan aklı neyin önemli neyin önemsiz olduğunu külli bir biçimde kavrayacak güce sahip değildir. Öyle olsaydı bugün ekolojik problemlerle yüzyüze kalmazdık. Sineğin de böceğin de tozun ve toprağın da hayati öneme sahip olduğu bir evrende yaşadığımızı yeni yeni kavrıyor olmazdık.. Bunlarla ilgili Kuran şunu söyler..
“Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır. “Bakara Suresi – 26
Zihin Varlığa Geç Kalmıştır, Zihin Varlığı ve Varlık düzenini daima geriden takip eder.
 İnsan zihni faal aklı diye nitelenen evrenin işleyiş mantığını daima geriden takip etmektedir. Bu bağlamda teorik ve tekil akıl evrenin mekanizmasını kavrama noktasında geride kalmış olmayı ifade etmektedir. Bu da insanın varlık olarak tarihsel oluşunu göstermektedir. Bu yüzden Gadamer “Metinleri anlamak ve yorumlamak yalnızca bilimle ilgili bir şey değildir; apaçık biçimde, genelde insanın dünya tecrübesiyle ilgilidir. Hermenoytik fenomen, özü itibarı ile hiçbir suretle bir yöntem problemi değildir. Hermenoytik fenomen, metinleri, diğer bütün tecrübe nesneleri gibi bilimsel araştırmaya tabi tutulan araçlarla anlama yöntemiyle ilgili de değildir.”(hakikat ve Yöntem) demektedir.” Kant’ın aklı üç boyutta ele almasının anlamı teorik aklın bu sınırlılığı ile ilgilidir. Çünkü teorik akıl hakikati bütünüyle idrak edecek bir zemin değildir. 
Metafor, Anlam, Kutsal Metin ve Rasyonalite
İnsanın varlık yapısında mitolojinin yerini anlamadan hiçbir kutsal kitap üzerinde konuşulamayacağı gibi hiçbir sanat eseri hakkında da konuşulamaz. Şöyle ki;  bir metni anlamak için öncelikle anlam sorununu çözmek lazımdır. Anlam ise çoğu kez mecaz, alegori veya metafor gibi unsurlarla kendini ortaya koyar. Kutsal kitapların metinleri de çoğu kere böyle bir dil kullanır. Dolayısıyla bu metinleri bilimsel veya rasyonel (akılsal demiyorum)değerlendirmek çok yanlış sonuçlara götürür. Sanat eserleri de sembolik bir dil kullanır.. Mitolojide kullanılan dil de böyledir. Örneğin Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalında güzel kraliçe ayna ile konuşur. Bilimsel ve rasyonel açıdan bu mümkün değildir. Çünkü gerçek hayatta ayna asla konuşmaz. Ancak bu bir metafordur.. Yani bir anlamı; hayata ait bir gerçekliği ortaya koyar ki O da herkesin kendi aynasında (kendi içinde) kendini güzel gördüğü gerçeğidir. İkinci bir hayat gerçeği konuşmanın sonucunda ortaya çıkar ki, ayna kraliçeye “Sen güzelsin ama senden daha güzeli var” dediği an kraliçe kıskançlık ile kendinden üstte olan güzelliği yok etmeye çalışan bir hastalıklı yapıya bürünür. Kendini güzel görmek ne kadar insani ise kendi dışındaki güzelliği yoketmeye çalışma hamlesi de o kadar bozucudur. Kaldı ki bu yoketme eyleminde kraliçe çirkin bir cadıya dönüşmüştür. Ki masal, kötü eylemleri güzel olana yakıştıramayan insansal bir güdüyü de ele verir. Hayat kendi aynasında kendini güzel görenlerin, kendi dışındaki hiçbir güzelliğe tahammül edemeyenlerin hikayeleriyle doludur. Bu konuda bir çok örnek verilebilir. Şimdi kutsal metinleri okuyan bir insanın mitik dil ve insanın mitsel boyutunu bilmesi gerektiği ortaya çıkar.. Mitik dil anlamın ürünüdür.
Mit ve Hurafe
Mitik anlatıları anlamından soyutlayıp bir gerçeklik olarak kabul ettiğimizde hurafe ortaya çıkar. Bunu reddettiğimizde ise anlam yitimi gerçekleşir. Anlam yitimi insani olanın yerini maddi gerçekliğin alması ve maddi gerçeklik dışında herhangi bir hakikatin bulunmadığı sonucunu üretir. Aslında tarihselcilik olarak öne çıkan yaklaşımların pozitivist akla yaslanmasının izahı da budur. Burada ve şimdi olan anlama süreçlerinin mutlaklaştırılarak anlayamadığı konuları mit, hurafe ya da uydurma olarak ele almak ontolojik, epistemolojik ve değersel bütün insani dizge ile sorun yaşamayı getirecektir. Burada sadece kutsal metinler değil sanat eserleri ve ahlaki değerler de anlamsızlaşacaktır.

Bir yanıt yazın