Maliyeti Olmayan Eylemler, Retorikten Öteye Gitmeyen Politik Söylemler: Filistin Soykırımının İki Yüzlü İnsanlığın Gözü Önünde Devamı
Maliyeti Olmayan Eylemler, Retorikten Öteye Gitmeyen Politik Söylemler: Filistin Soykırımının İki Yüzlü İnsanlığın Gözü Önünde Devamı
Giriş
İnsanlık, 21. yüzyılın en büyük ahlaki sınavıyla karşı karşıyadır. Filistin halkına yönelik sistematik katliam ve etnik temizlik boyutlarına varan şiddet eylemleri – açıkça bir soykırım olarak nitelendirilebilecek vahşet – tüm dünyanın gözleri önünde, adeta canlı yayınlanan bir trajedi olarak sürmektedir. Ne var ki uluslararası toplumun büyük bölümü için bu sınav, yüksek perdeden açıklamalar ve ilkesel retorik dışında “maliyeti olmayan eylemlerle” geçiştirilmektedir. Demokratik değerleri ve insan haklarını dilinden düşürmeyen güç odakları, Filistin’de yaşanan kıyıma karşı etkili adımlar atmaktan imtina etmekte; kınamalar, toplantılar ve sonuçsuz çağrılar retorikten öteye geçmemektedir. Sonuç olarak “bir daha asla” sözüyle inşa edilen modern insan hakları düzeni, Filistin söz konusu olduğunda büyük bir çifte standart ve ahlaki çöküş sergileyerek iki yüzlü bir tutum açığa vurmaktadır.
Bu makale, Filistin’de devam eden soykırım olgusunu yalnızca jeopolitik bir çatışma olarak değil, aynı zamanda derin bir ahlaki çöküş, teopolitik bir istismar ve kolektif insanlık vicdanının çöküşü olarak ele almaktadır. Siyaset bilimi, uluslararası hukuk, ahlak felsefesi, medya teorisi, teoloji ve sosyoloji perspektiflerini bir araya getirerek çok katmanlı bir çözümleme sunulacaktır. Filistin trajedisi ekseninde teopolitik manipülasyonların insan hakları söylemini nasıl boş içerikli kıldığı, Batı’nın evrensel değer iddiasının nasıl çöktüğü, Arap dünyasındaki postkolonyal korkunun sessizliğe nasıl yol açtığı tartışılacaktır. Ayrıca uluslararası hukuk mekanizmalarının tıkanmasıyla soykırımın nasıl sıradanlaştırıldığı, medya suskunluğunun ve göstermelik dayanışma gösterilerinin “pornografik” bir seyirliğe dönüşmesi, Filistin direnişinin terörleştirilme stratejilerine rağmen varlık mücadelesinin epik boyutu ve nihayetinde küresel sivil toplumun vicdani çığlığının coğrafi dağılımı incelenecektir. Hiçbir sayfa sınırı gözetmeksizin kapsamlı ve derinlikli bir analiz hedefleyen bu çalışma, vicdan sahibi herkes için bir yüzleşme çağrısı niteliğindedir.
Teopolitik Söylem ve Retoriğin Krizi: İnsan Haklarının İstismarı
Filistin’de yaşananlar, teopolitik söylemin kirli amaçlar uğruna nasıl araçsallaştırıldığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. İsrail’in kurucu ideolojisi siyonizm, dini motifleri siyasî emellerine payanda yaparak meşruluk devşirmeye çalışmıştır. Modern siyonist liderler, kendilerini “seçilmiş ırk” addetmek suretiyle ilahi bir misyon üstlendikleri yanılgısına kapılmış ve bu psikolojiyle insanlığa karşı işledikleri her türlü suçu, bugünlerde gerçekleştirdikleri soykırımı bile zihinlerinde meşrulaştırmışlardır. Özellikle 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı sonrasında İsrail liderliği, Gazze’ye yönelik topyekûn imha saldırılarını dinsel referanslarla bezeli bir retorikle sunmaya girişmiştir. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki sivil halkı Tevrat’ta bahsi geçen Amalek kavmine benzetmesi, bu tutumun tipik bir örneğidir. Netanyahu, katliamlarını “karanlık güçlere karşı savaş” olarak nitelendirerek, masum çocuklar ve siviller dahil on binlerce insanın öldürülmesini ilahi bir savaş retoriğiyle aklamaya çalışmıştır. Oysa sorulması gereken açıktır: Hangi din veya ilahi dava, çocukları, kadınları, yaşlıları, hastaları ve silahsız sivilleri hedef almayı meşru görebilir? Hiçbir kutsal değer, sivil kırımı mazur gösteremez. Bu nedenle Netanyahu ve çevresinin yaptıkları, din söylemi arkasına saklanarak soykırımı normalleştirme gayretinden başka bir şey değildir.
Teopolitik manipülasyonlar sadece failin zihin dünyasını değil, uluslararası tepkiyi de köreltmektedir. İsrail hükümeti Tevrat’taki “Arz-ı Mev’ud” (vadedilmiş topraklar) anlatısını ve dini mitleri siyasetin merkezine yerleştirerek, işgalci politikalarını bir tür “ilahî kader” gibi sunmaktadır. Bu söylem, hem kendi kamuoyunu mobilize etmede hem de küresel arenada desteğini sağlama almada işlevsel görülmüştür. Ne var ki bu durum, insan hakları ideallerinin pervasızca istismar edilmesi anlamına gelmektedir. Zira evrensel insan hakları, hiçbir inancın veya kavmin ayrıcalığı altında olmamalıdır. “Tanrı’nın seçilmişi” olduğu iddiasıyla hareket eden siyonist zihniyet, fiilen kutsal değerleri suistimal ederek insanlık suçlarını haklı göstermeye çalışmaktadır. Teopolitik retoriğin krizi tam da burada düğümlenir: Siyasî çıkar uğruna dinî söylem çarpıtılırken, insan hakları dili de içi boş bir kabuğa indirgenir. Bu sahte retorik, uluslararası toplumda eylemsizliğe kılıf olarak kullanıldığında, ahlakın iflası kaçınılmaz hale gelir.
Nitekim Prof. Zekeriya Kurşun’un belirttiği üzere, modern dönemde İsrail liderleri dini referansları çoğunlukla araçsallaştırmış; Tevrat’tan alıntılar yaparak kendi halkını seferber etmeye çalışırken aslında dinin ruhuna ve evrensel ahlak ilkelerine tamamen aykırı bir şiddet politikası izlemişlerdir. On Emrin “öldürmeyeceksin” buyruğunu hiçe sayarak kurulan bir devletin yöneticileri, bugün de aynı buyruğu çiğnemeye devam etmektedir. Üstelik “Tanrı’nın adını boş yere anmama” ilkesini ihlal ederek, ilahi değerleri iktidar hırsına alet etmektedirler. Bu durum sadece teolojik bir sapma değil, aynı zamanda insan haklarının en temel ilkelerinin istismarıdır. Zira insan hakları söylemi, bu aktörlerin elinde retorik bir kalkan haline gelmiştir: Bir yandan kendilerini “teröre karşı savaşan” olarak lanse ederken, öte yandan işgal altındaki halkın en temel yaşam hakkını yok saymaktadırlar. Teopolitik söylemin krizine ilişkin literatürde vurgulandığı gibi, İsrail örneğinde din ile siyaset arasındaki bu sinsi ilişki, evrensel değerlerin içini boşaltmakta ve insanlığa karşı suçları meşrulaştırma aracı olarak kullanılmaktadır.
Özetle, Filistin’deki soykırımın sürekliliğinde teopolitik manipülasyonların payı büyüktür. Dini değerlerin böylesine çarpıtılması, yalnızca mazlumlara yönelik zulmü artırmakla kalmıyor; aynı zamanda uluslararası kamuoyunun tepkisini de bölmektedir. Bir kesim, meselenin teolojik yönlerine takılıp kalırken, esas insani trajedi göz ardı edilebilmektedir. İnsan haklarının evrenselliği ilkesi, teopolitik retoriğin gölgesinde yara almaktadır. Bu krizin aşılması, dinin gerçek manada barış, adalet ve merhamet öğretilerinin hatırlanması ve her türlü şiddetin kayıtsız şartsız mahkûm edilmesiyle mümkündür. Aksi takdirde, kutsal söylemlerin ardına saklanmış seküler hırslar, insanlığın vicdanını lekelemeye ve uluslararası düzeni çürütmeye devam edecektir.
Batı’nın İkiyüzlülüğü ve Sözde Evrensel Değerlerin Çöküşü
Filistin meselesi, özellikle Batı dünyasının iddia ettiği “evrensel değerler” ve “insan hakları” söyleminin ne derece seçici ve ikiyüzlü olabildiğini acı bir şekilde açığa çıkarmıştır. Demokrasi, özgürlük ve hukuk üstünlüğü prensiplerini küresel normlar olarak yücelten Batılı devletler, konu Filistin halkının temel haklarına gelince aynı kararlılığı göstermemektedir. Sözde evrensel değerler, Filistin söz konusu olduğunda adeta buharlaşmakta; iki yüzlü bir çifte standart ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Batı’nın ahlaki otoritesinin çöküşüne ve uluslararası düzenin meşruiyet krizine yol açmaktadır.
Öncelikle, Batı medyası ve siyasetinde sergilenen çifte standart barizdir. 2022’de Ukrayna işgal edildiğinde haklı olarak ayağa kalkan, yaptırımlar ve küresel boykotlar için seferber olan Batılı hükümetler, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği kitlesel imha karşısında aynı enerjik tepkiyi vermemiştir. Örneğin Rusya’nın eylemlerine karşı uygulanan ağır ekonomik yaptırımlar ve silah ambargoları gündeme gelirken, İsrail’e karşı bırakın yaptırımı, en basit bir kınama kararında bile isteksizlik görülmüştür. Ürdün Kraliçesi Rania’nın da vurguladığı üzere, “Modern tarihte ilk kez bu kadar çok insan acı çekerken dünya bu denli bölünmüş bir tepki veriyor”; Batılı liderler Gazze’deki trajediye karşı gözle görülür bir çifte standart uygulamaktadır. Bu ikircikli tutum, Batı’nın evrensel insani değerleri sahiplenme iddiasını ağır şekilde zedelemiştir. İnsan hakları söylemi, Filistin örneğinde evrensellikten uzak, jeopolitik çıkarlara tabi bir araç haline gelmiştir.
Akademik analizler de Batı’nın bu Janus yüzlü tutumunu teyit etmektedir. Ekim 2023 sonrasında Filistin-İsrail çatışmasını masaya yatıran eleştirel çalışmalar, Batı’nın Filistin’deki sömürgeci uygulamalara göz yumarak İsrail’in teopolitik emellerini meşrulaştırmaya çalıştığını, böylece kendi iddia ettiği demokratik değerlerle çeliştiğini ortaya koymuştur. Örneğin Mazlum Ar’ın ifadesiyle, Batı dünyası Ukrayna-Rusya savaşında gösterdiği yoğun çabayı Filistin halkından esirgemiş; İsrail’e koşulsuz destek vererek kolonyal statükoyu sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu durum Batı’nın “ikiyüzlü Filistin jeopolitiği” olarak tanımlanmış ve neticede Batı toplumlarında dahi ciddi bir güven erozyonuna yol açmıştır. Nitekim Batılı siyasi elitlerin politik kararları ile kendi halklarının vicdani eğilimleri arasında derin bir ayrışma baş göstermiştir. Avrupalı ve Amerikalı kitleler arasında Filistin’e yönelik dayanışma gösterileri ve tepki sesleri yükselirken (aşağıda ele alınacaktır), hükümetlerinin İsrail yanlısı çizgide ısrar etmesi, Batı’daki demokrasi iddiasının altını oyan bir meşruiyet krizine dönüşmüştür.
Batı’nın iki yüzlülüğü somut politikalarda da gözlenebilir. Uluslararası hukuk normları, Filistin söz konusu olduğunda keyfi biçimde esnetilmiş veya yok sayılmıştır. On yıllardır işgal altındaki Filistin topraklarına ilişkin sayısız BM kararı (242, 338 vb.) İsrail tarafından ihlal edildiğinde, Batılı güçler ciddi bir yaptırım uygulanmasına engel olmuşlardır. Hatta 2023’de Gazze’de sivillere yönelik ateşkes çağrısı içeren BM Güvenlik Konseyi karar tasarıları, ABD vetosu engeline takılarak kadük kalmıştır. Buna karşılık, yine ABD ve Avrupalı müttefikleri, çıkarlarına uygun konularda BM’yi ve uluslararası hukuku hızlıca mobilize edebilmiştir. Bu seçici tutum, üçüncü dünya ülkeleri tarafından sıkça dile getirilen bir serzeniştir: “Kural temelli uluslararası düzen” dedikleri sistem, güçlülerin çıkarlarına göre uygulanmaktadır. Filistin’de evrensel değerler yerini çifte standarda bırakmış, bu da Batı’nın küresel ahlaki otoritesini sarsmıştır.
Batı’nın içindeki bu ikilemi sadece devletler bazında değil, toplumsal düzeyde de gözlemek mümkündür. Avrupa ve Amerika’da milyonlarca insan Filistin’le dayanışma eylemleri yaparken, birçok Batılı hükümet bu eylemleri sınırlama ya da kriminalize etme yoluna gitmiştir. Örneğin Almanya ve Fransa’da Filistin yanlısı protestoların yasaklanması ya da Filistin sembollerinin kamusal alanda engellenmesi tartışmaları yaşanmıştır. Bir tarafta ifade özgürlüğü ve toplanma hakkını demokrasi adına savunan yönetimler, diğer tarafta Filistin’e destek söz konusu olunca otoriter tedbirler alabilmiştir. Bu durum, Batı’nın “sözde evrensel” kabul ettiği hak ve özgürlük normlarının aslında bağlam seçtiğini göstermektedir. Netice itibarıyla Filistin soykırımı karşısında sergilenen ikircikli tavır, Batı’nın aydınlanma ideallerinin ve insan hakları söyleminin retorikten öteye gitmediğini ortaya koymuş, evrensel değerler miti bir kez daha çökmüştür.
Arap Dünyasının Sessizliği ve Postkolonyal Korku
Filistin halkının maruz kaldığı zulme karşı en yüksek hassasiyeti göstermesi beklenen Arap/İslam dünyası, ne yazık ki büyük ölçüde sessiz ve etkisiz bir tablo çizmektedir. Sokaklarda halklar Gazze için öfkeyle meydanlara inse de birçok Arap ülkesi yönetimi, ancak cılız kınamalarla “görüntüyü kurtarmaya” çalışmakta, fiiliyatta ise harekete geçmemektedir. Bu kahredici sessizliğin arkasında tarihsel ve siyasi birçok neden bulunmaktadır. Postkolonyal korku sendromu olarak da adlandırılabilecek bu durum, Arap liderliklerinin hem kendi halklarından hem de eski-sömürge güçlerinden duydukları derin güvensizlik ve endişeyle yakından alakalıdır.
Arap dünyasındaki rejimlerin büyük kısmı demokrasi geleneğinden yoksun, halk desteği zayıf otoriter yapılardır. Bu rejimlerin birçoğu, varlıklarını ve güvenliklerini büyük ölçüde Batı’nın (özellikle ABD’nin) desteğine borçludur. Dolayısıyla Filistin konusunda İsrail ve Batı ile açıktan ters düşmenin, kendi iktidarlarını riske atacağı korkusunu taşımaktadırlar. Prof. Berdal Aral, Körfez monarşilerinin “kendi akıbetlerine ilişkin sürekli bir korku içinde yaşayan hanedanlar” olduğunu, meşruiyet zaaflarını telafi etmek için “küresel hegemonik düzenin uysal bir unsuru olmayı tercih ettiklerini” belirtir. Bu saptama, postkolonyal dönemde dahi eski sömürgeci güçlere ekonomik ve siyasi bağımlılığın bir tezahürüdür. Örneğin Mısır, Ürdün gibi ülkeler devasa ABD yardımlarıyla ekonomik ayakta kalışlarını sürdürürken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez güçleri de güvenlik şemsiyelerini Washington’a emanet etmiş durumdadır. Bu koşullar altında Filistin lehine sert bir duruş sergilemek, onlar için “maliyeti yüksek” bir eylem olarak görülmektedir. Postkolonyal korku tam da bu tereddütte kendini gösterir: Sömürgeci statükoya meydan okumanın bedeli olabileceği endişesi, ahlaki sorumluluğun önüne geçer.
Öte yandan Arap rejimlerinin iç politik hassasiyetleri de Filistin konusunda ketum davranmalarına yol açmaktadır. Filistin meselesi uzun süredir bölgedeki İslamcı halk muhalefetinin önemli bir motivasyon kaynağıdır. Özellikle Müslüman Kardeşler hareketinin ideolojik etkisiyle, birçok ülkede Filistin davası yalnızca anti-İsrail değil, aynı zamanda anti-rejim bir söylemle birleşmiştir. Körfez ülkeleri ve Mısır başta olmak üzere çoğu otoriter Arap yönetimi, Müslüman Kardeşler ve türevi İslami hareketleri kendi bekaları için birinci tehdit olarak görmektedirler. Bu nedenle Filistin direnişinin önde gelen aktörü olan Hamas’a kuşkuyla yaklaşırlar. Berdal Aral, Körfez monarşilerinin Filistin konusundaki kaygılarının “iki anlamda kesif bir korkuya” dönüştüğünü belirtir: “Birincisi, Filistin mücadelesi başta Hamas olmak üzere İslami hareketler üzerinden yürümektedir… Müslüman Kardeşler bu rejimlerin en çok korktuğu muhalif harekettir”. Yani, Filistin’deki direnişin İslami karakteri, kendi ülkelerindeki İslamcı muhalefeti cesaretlendirebilir endişesi yaratmaktadır. İkincisi, Filistin halkının maruz kaldığı zulüm Arap sokağında infial yarattıkça, bu durum otoriter rejimlere yönelik genel hoşnutsuzluğu da beslemektedir. Dolayısıyla söz konusu rejimler, Filistin’in haklı mücadelesine destek vermekte isteksiz davranmakta, kendi halklarının Filistin davasına yakınlık hissetmesini bile engellemeye çabalamaktadırlar. Bu bağlamda medya sansürü, müfredatta Filistin konusunun minimize edilmesi gibi yöntemler devreye sokulmuştur.
Tüm bunların sonucu olarak, Arap dünyasının pek çok yönetimi Filistin’deki soykırıma sessiz kalmakta veya tepkisini diplomatik retorik düzeyinde tutmaktadır. Arap Birliği’nin olağanüstü toplantıları, her seferinde birkaç sert demeç ve “derin kaygı” ifadesiyle kapanmakta, somut hiçbir adım atılmamaktadır. Ne ekonomik yaptırımlar ne de İsrail ile normalleşme adımlarının durdurulması gibi ciddi yaptırımlar hayata geçirilmiştir. Oysa tarihte, 1973 petrol ambargosu gibi etkili girişimlerle Arap dünyası sesini duyurabilmişti. Bugün ise böyle bir irade göze çarpmamaktadır. Bu pasifliğin ardında yukarıda değinilen postkolonyal refleksler vardır: Sömürgecilikten miras kalan bölünmüşlük, dış güçlere bağımlılık ve iç baskı dinamikleri, Filistin gibi tüm İslam dünyasını ilgilendiren bir davada bile ortak bir duruşu imkânsız kılmaktadır. Üstelik bazı bölge ülkeleri, son yıllarda İsrail ile yakınlaşma (normalleşme) politikalarına girmiş; bu da tepkilerini iyice frenlemektedir. İsrail’le diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştiren Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas gibi ülkeler, Gazze’deki vahşete rağmen ilişkileri koparmayı düşünmemişlerdir. Hatta, İsrail’in 7 Ekim sonrası giriştiği katliamlar, bu normalleşme sürecine hevesli Arap liderlerini bile utandırmış görünmemektedir.
Sonuç olarak Arap dünyasının sessizliği, büyük ölçüde korku ve çıkar hesaplarının bir ürünüdür. Bu sessizlik, sadece Filistin halkını yalnız bırakmakla kalmaz; aynı zamanda İslam dünyasının kardeşlik ve dayanışma ideallerine de gölge düşürür. Arap halkları nezdinde yönetimlerin meşruiyetini daha da zayıflatır. Postkolonyal korku ile malul bu tutum, emperyal geçmişin zincirlerinden kurtulamamanın bir yansımasıdır. Kendi halkının iradesinden korkan, küresel güç odaklarına fazla bağımlı rejimler, Filistin gibi haklı bir davada bile suskun kalarak tarihe not düşmektedir. Yine de, sokaklardan yükselen sesler ve bazı vicdan sahibi liderlerin (örneğin Kuveyt veya Katar gibi nispeten bağımsız duruş sergileyen aktörlerin) girişimleri, bu sessizliği bozma potansiyeline işaret etmektedir. Arap dünyası bu sınavda sınıfta kalmaya devam ederse, sadece Filistin değil, kendi onuru ve gelecek tasavvuru da büyük yara alacaktır.
Uluslararası Hukukun Tıkanması ve Soykırımın Sıradanlaştırılması
Filistin’de süregiden vahşet, uluslararası hukuk düzeninin ne denli tıkandığını ve etkisizleştiğini gözler önüne sermektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşeti sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler sistemi ve 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi gibi hukuki çerçeveler, bir daha insanlığın böylesi suçlara tanık olmamasını amaçlıyordu. Ne var ki Gazze’de yaşananlar, uluslararası toplumun bu mekanizmaları işletmekte nasıl aciz kaldığını gösterdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, veto politikaları nedeniyle soykırımı durduracak en ufak bir adım atamadı; BM Genel Kurulu ise ardı ardına yaptığı acil toplantılarda sadece uygulanması mümkün olmayan temenniler dile getirip dağıldı. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi yargı organları ise ağır işleyişleri ve siyasi çekinceler nedeniyle katliamı durdurma misyonunu yerine getiremedi. Sonuçta Gazze örneğinde uluslararası hukukun en temel prensipleri – sivillerin korunması, orantılılık, ayrım gözetme yükümlülüğü gibi – alenen çiğnenirken, dünya bunu sadece izlemekle yetindi.
Bosna Hersek’in eski devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç’in kızı Sabina Haliloviç’in şu tespiti son derece çarpıcıdır: “Uluslararası hukuktaki zaaflar soykırım faillerini cesaretlendiriyor”. Gerçekten de, cezasızlık algısı İsrail’in saldırganlığını perçinlemiştir. İsrail yöneticileri, on yıllardır işledikleri ihlaller nedeniyle ciddi bir uluslararası yaptırımla karşılaşmadıkları için, Gazze’de benzeri görülmemiş ölçekte bir yıkımı rahatlıkla sürdürmüşlerdir. Bu cezasızlık ortamının oluşmasında özellikle ABD ve bazı Batılı devletlerin koruyucu tavrı belirleyici olmuştur. BM Güvenlik Konseyi, ABD vetosu nedeniyle İsrail’e karşı bağlayıcı tek bir karar dahi alamazken, benzer durumlarda devreye sokulan “insani müdahale” doktrini Gazze için asla düşünülmemiştir. Uluslararası hukuk ilkeleri, adeta güçlünün hukuku karşısında etkisiz kalmıştır.
Bu tıkanmışlık hali, soykırımın sıradanlaştırılması gibi korkunç bir sonucu beraberinde getiriyor. Günbegün ekranlara yansıyan yıkıntı görüntüleri, hayatını kaybeden binlerce masumun istatistikleştirilmesi, dünya kamuoyunda bir alışılmışlık hissi yaratma riski taşımaktadır. Hannah Arendt’in ortaya koyduğu “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, tam da böyle durumlar için uyarıcı niteliktedir. Arendt, büyük vahşetlerin sıradan bürokratlarca olağan iş gibi uygulanabildiğini gösterirken, toplumun da zamanla bu kötülüğe alışıp tepkisizleşebileceğini vurgular. Nitekim Gazze’de her gün tekrarlanan sivil ölümleri ve yıkım manzaraları, uluslararası toplumun önemli bir kısmınca olağan bir çatışma durumu gibi algılanmaya başlanmıştır. İnsanlar bu tür eylemleri sorgulamak yerine, sanki değişmez bir gerçeklikmiş gibi kabullenme veya görmezden gelme tutumu takınabilmektedir. Bu da kötülüğün toplumsal düzeyde normalleşmesine yol açmaktadır. Gazze’deki soykırımın en tehlikeli boyutlarından biri budur: Dünya, yavaş yavaş bu vahşeti “alışıldık” bir olgu olarak içselleştirme tehlikesiyle yüz yüzedir.
Uluslararası hukukun işlemediği bir ortamda, savaş suçları birer birer sıradan olaylara dönüşüyor. Sivillerin katledilmesi, hastanelerin, okulların bombalanması, yardım konvoylarının vurulması, bütün bir şehrin elektriksiz, susuz bırakılarak kolektif cezalandırmaya tabi tutulması – normalde her biri uluslararası hukuka göre ağır suç olan bu fiiller – Gazze bağlamında arka arkaya işleniyor ve fail herhangi bir ciddi sonuçla karşılaşmıyor. Bu tablo, hukukun caydırıcılık gücünü yok ettiğinden, yeni suçları teşvik eden bir kısır döngü yaratmaktadır. İnsanlık, 20. yüzyıl boyunca binbir emekle inşa ettiği hukuki ve ahlaki bariyerleri Gazze’de yitiriyor. Üstelik bu çöküş sadece Filistin’le sınırlı kalmıyor; küresel adalet düzeninin temelleri de sistematik biçimde sarsılıyor. Uluslararası sistem, bu soykırımı önleyemediği gibi, izleyici kalmak suretiyle meşruiyetini yitirme riskiyle karşı karşıya.
Öte yandan, hukukun tıkanması durumunda devletlerin tek tek inisiyatif alması da teorik olarak mümkündür. İnsanlığın ortak vicdanı, soykırımı durdurmak için devletleri harekete geçmeye zorlayabilir. Örneğin diplomatik ilişkileri kesmek, büyükelçilikleri geri çekmek, ticari ambargolar uygulamak, savaş suçlarına ortak olmamak adına silah satışlarını durdurmak gibi adımlar, her devletin tek tek alabileceği kararlardır. Nitekim tarihsel örnekler, apartheid Güney Afrika’sına karşı uygulanan sivil toplum kaynaklı boykotların ve yaptırımların rejimi dize getirdiğini göstermiştir. Filistin konusunda da benzer bir küresel irade oluşması halinde, hukukun boşluğunu dolduracak ahlaki bir müdahale gerçekleşebilir. Ancak bugüne dek ne İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kolektif platformlar ne de tekil güçlü devletler bu yönde etkili adımlar atabildi. Türkiye, Malezya, Güney Afrika gibi bazı ülkelerin çabaları cılız kaldı; Latin Amerika’dan Bolivya gibi birkaç cesur ülke İsrail ile ilişkileri keserek protesto ettiyse de yaygın bir hareket görülemedi. Neticede uluslararası hukuk mekanizmalarının tıkandığı, büyük güçlerin ahlaki liderlik göstermediği bir ortamda, soykırım adeta rutin bir “güvenlik operasyonu” kılığına sokularak kanıksanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
İşte bu şartlar altında, insanlığın vicdanı ve hukuku birlikte yeniden ayağa kaldırması gerekmektedir. Srebrenitsa’nın, Ruanda’nın “bir daha asla” dedirten hatırası henüz hafızalardan silinmemişken, Gazze için aynı hataya düşmek affedilmez olacaktır. Uluslararası toplum eğer Filistin’deki bu gidişatı tersine çevirmezse, sadece bir halkın yok oluşuna seyirci kalmış olmayacak, aynı zamanda kendi kurduğu hukuk düzeninin de çöküşünü onaylamış olacaktır. Bu nedenle, soykırımın sıradanlaştırılmasına izin vermemek insanlık için bir namus borcudur. Hukukun üstünlüğünü tekrar tesis etmek ve kötülüğün sıradanlaşmasını engellemek, bugün Filistin’de atılacak somut adımlarla mümkündür. Aksi halde, uluslararası hukuk kitaplarda kalacak, dünya yeni “Gazze”lerin utancını taşımaya devam edecektir.
Medya, Sessizlik ve Göstermelik Dayanışmaların Pornografisi
Gazze’de yaşanan vahşetin dünya kamuoyuna yansıma biçimi, modern iletişim çağının paradokslarını gözler önüne sermektedir. Bir yandan sosyal medya ve alternatif haber ağları sayesinde gerçekler anbean kayıt altına alınmakta, diğer yandan ana akım medya ve uluslararası haber ağları bu gerçekleri filtreleyerek veya çarpıtarak sunmaktadır. Dahası, küresel çapta sergilenen dayanışma eylemleri ve söylemleri, derin bir samimiyet testinden geçmektedir. Medyanın sessizliği ve göstermelik dayanışmaların “pornografik” doğası, Filistin trajedisinin hem görünürlüğünü hem de anlaşılış biçimini ciddi şekilde etkilemektedir.
Öncelikle, ana akım medyanın büyük bir kısmı Gazze’deki insanlık suçlarına karşı kör ve sağır kalmıştır. Dünyanın önde gelen haber kanalları, savaş boyunca çoğunlukla İsrail’in güvenlik söylemini merkeze alarak yayın yapmış; Filistinli sivillerin acılarını ikinci planda işlemiştir. Eleştirel bir söylem analizi, CNN, BBC, Fox News gibi kurumların haber dilinde sistematik bir çifte standart olduğunu ortaya koymaktadır: İsrail eylemleri “savunma” ve “misilleme” bağlamında sunulurken, Filistinlilerin dramı sayısal veriler ve pasif cümlelerle geçiştirilmiştir. Dehumanize edici söylemler, özellikle Batı’da etkili bazı medya ve siyaset çevrelerince dolaşıma sokulmuştur. Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri Ajansı (UNRWA), Gazze’deki sivillerin “dünyanın gözünde adeta Hamas’la eşitlendiğini” ve insan olarak görülmemeye başlandıklarını rapor etmiştir. Bu, medyanın ürettiği imajların tehlikeli sonucudur: Filistinli sivil = potansiyel terörist algısı. Medyanın bu suskun ya da yanlı tutumu gölgesinde bir katliam gerçekleştiriliyor Filistinli bir hukuk insanının dediği gibi, “medyanın sessizliği gölgesinde” yürütülen bu katliam, dünya kamuoyu gerekli tepkiyi vermediği için hız kesmeden devam edebilmiştir.
Gazze’de hastaneler vurulup çocuklar ölürken, uluslararası basının bir kısmı meseleyi “iki tarafın çatışması” şeklinde dengeci bir çerçeveye oturtmaya çalışmıştır. Bu yanıltıcı denklik, mazlumla zalimi aynı kefeye koyan bir ahlaki çarpıklığa işaret eder. Medya teorisyeni Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” kavramını anımsatırcasına, kitle iletişim araçları güçlü aktörlerin narratifini normalleştirmiştir. Örneğin Ekim 2023’te Gazze’de bir hastane bombalandığında (El-Ehli Hastanesi saldırısı), Batı medyasında olayın faili konusunda uzun süre belirsizlik vurgulanmış; İsrail’in resmî açıklamaları sorgulanmaksızın tekrar edilmiştir. Buna karşın, aynı medya organları Ukrayna’daki sivil kayıpları haklı biçimde manşetlere taşırken fail konusunda tereddüt etmemişti. Bu ikiyüzlü habercilik, küresel vicdanın harekete geçmesini de sekteye uğrattı. Zira kamuoyu, gerçeklerin tamamını göremeyince, tepkinin ölçeği ve niteliği de farklılaşıyor. Gazze’deki yıkımın tam boyutu, sayısız alternatif kaynak tarafından belgelense de, ana akım mecraların gündeminde sınırlı yer bulabildi. Sonuçta medya, insan hakları ihlallerinin görünmez kılınmasında veya sıradanlaştırılmasında kritik bir rol oynadı.
Göstermelik dayanışmaların pornografisi kavramına gelecek olursak; burada kastedilen, acı görüntülerinin ve dayanışma söylemlerinin içinin boşaltılarak tüketim nesnesine dönüşmesidir. “Pornografi” benzetmesi, bir olguya ait mahrem ve sarsıcı unsurların, derinlikli bir anlama çabası olmaksızın haz veya gösteri amacıyla teşhir edilmesini ifade eder. Filistin davası etrafında, özellikle sosyal medyada, ne yazık ki böyle bir eğilim de belirmiştir. Milyonlarca insan profil resimlerine Filistin bayrağı ekleyip birkaç paylaşım yaptıktan sonra gündelik hayatına geri dönmekte, gerçek bir eylemlilik veya sürdürülebilir bir destek mekanizması oluşturulmamaktadır. “Hashtag aktivizmi” veya “duyarlılık pornografisi”, gerçek politika değişikliği yaratmaktan uzaktır. Sözgelimi, dünyanın dört bir yanında simgesel yapıların Filistin renkleriyle ışıklandırılması, ünlü kişilerin duygusal mesajlar yayınlaması elbette farkındalık yaratır; fakat somut sonuçlar üretmediğinde bir çeşit vicdan rahatlatma gösterisine dönüşebilir. Slavoj Žižek gibi düşünürlerin “sahte aktivizm” (pseudo-activity) diye eleştirdiği bu durum, insanların kendilerini iyi hissetmeleri için asgari çaba gösterip, sonra statükoya razı olmaları demektir. Dayanışmanın pornografisi, acının estetize edilerek seyirlik malzemeye dönüşmesi riskini taşır. Gazze’de yaralanmış çocukların görüntüleri milyonlarca kez paylaşılıp ağlanırken, bu durum ironik biçimde bir “tüketim nesnesi” haline gelebilir. Bizzat acıyı yaşayanların sesi ve ajansı geri planda kalırken, küresel Kuzey’deki kitleler bu görüntüler üzerinden kendi ahlaki pozisyonlarını sergilemekle yetinebilir.
Elbette burada tüm dayanışma eylemlerini değersizleştirmek istemiyoruz. Aksine, dünyanın dört bir yanında Filistin için sokaklara çıkan on milyonlarca insan, insanlığın vicdanının ölmediğini kanıtlamıştır. Ne var ki, bu hakiki dayanışma hareketleri dahi ana akım medyada gereken ilgiyi görmemiş; adeta görünmez kılınmıştır. Örneğin Londra’da, İstanbul’da, Paris’te tarihin en büyük Filistin’e destek gösterileri düzenlenirken, birçok büyük haber kuruluşu bunları haber değeri düşük notlarla geçiştirmiştir. New York’ta binlerce kişi Manhattan sokaklarını doldurup “Gazze’ye özgürlük” derken, Amerikan medya kanallarında bu görüntülere çok az yer ayrılmıştır. Böylece, dayanışma eylemlerinin kendisi de ana akım gündemde marjinalize edilerek bir tür sessiz çığlığa dönüştürülmüştür. Bu medya sessizliği, dayanışma hareketlerinin küresel karar alıcılar üzerinde baskı kurma potansiyelini de zayıflatmıştır.
Toparlamak gerekirse, Filistin soykırımının devamında iletişim ve gösteri boyutunun önemli bir payı vardır. Gerçeğin perdelenmesi (medya sessizliği) ve vicdanın performansa dönüşmesi (göstermelik dayanışma), zulmün sürmesine dolaylı da olsa hizmet eder. Medya kuruluşlarının, özellikle de kendini demokratik değerlerin taşıyıcısı addeden Batı medyasının, Gazze konusunda sınıfta kaldığı açıktır. Sessizlik de bir taraf tutmaktır – ve burada sessiz kalanlar, fiilen zalimin tarafına düşmüştür. Öte yandan, sahici dayanışma göstergelerinin içeriksel derinliğe kavuşması, yani protestoların ve kampanyaların sonuç alıcı stratejilere evrilmesi gerekmektedir. Aksi halde, en iyi niyetli çabalar bile “gürültülü bir hiçliğe” dönüşebilir. Filistin davası, salt sosyal medyada trend olmakla kurtulmayacak kadar gerçektir; kan ve gözyaşı üzerine kurulmuş bir gösteri dünyasının nesnesi olmaktan kurtarılmalıdır. Acının pornografisine dur demek, onu gerçekten dindirmek için çaba harcamakla mümkündür.
Filistin Direnişi: Terörleştirme Stratejilerine Karşı Epik Bir Varlık Mücadelesi
Her soykırım girişimi, muktedirin yalnızca fiziksel imha stratejileriyle değil, aynı zamanda anlatı ve tanım savaşlarıyla da ilgilidir. Filistin örneğinde de işgalci güç, uyguladığı şiddeti meşrulaştırmak ve mağdur halkın direnişini gayrimeşru kılmak için yoğun bir terörleştirme söylemi kullanmaktadır. Filistin direnişi sistematik biçimde “terörizm” etiketiyle damgalanarak mahkûm edilmeye çalışılıyor. Oysa tarihsel ve hukuki perspektiften bakıldığında, Filistin halkının yaptığı, epik bir varlık mücadelesi – yani bir halkın topyekûn imhaya ve esarete karşı onurunu ve varoluşunu savunma çabasıdır.
Uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler kararları incelendiğinde, işgal altındaki halkların direnme hakkı açıkça teslim edilir. BM Genel Kurulu’nun 37/43 sayılı kararı (1982) başta olmak üzere muhtelif kararlar, Filistin halkının kendi kaderini tayin uğruna mücadelesini meşru görür. Nitekim bu kararlarda, “işgale karşı direnişin uluslararası hukuk altında bir hak ve hatta zulme karşı ahlaki bir zorunluluk olduğu” vurgulanmıştır. Ne var ki Batılı liderler ve İsrail, bu tür direnişi sistematik olarak terörizm söylemiyle özdeşleştirmek istemektedir. Bu, sömürgecilik tarihinden miras kalan bir taktiktir: Kolonyal güçler, bağımsızlık mücadelesi veren yerli halkları çoğunlukla “haydut”, “eşkıya” veya “terörist” ilan etmişlerdir. Cezayir’in direnişçileri Fransa için teröristti; Güney Afrika’da Mandela yıllarca terör listesinde kaldı; Keza Filistinlilerin de özgürlük savaşçıları, işgalcinin dilinde “terörist” olarak anılmaktadır.
Bu terörleştirme stratejisinin amacı, direnişin meşruiyet zeminini ortadan kaldırmak ve uluslararası desteğini kesmektir. Filistin direniş grupları – ister silahlı örgütler ister sivil itaatsizlik hareketleri olsun – topyekûn terör şablonuna oturtularak, işgalin yarattığı yapısal şiddet göz ardı edilmek istenir. Oysa ortada temel bir asimetri vardır: Taraflardan biri dünyanın en güçlü ordularından birine ve nükleer silahlara sahip işgalci bir devlettir; diğer taraf ise yurdundan edilmiş, abluka altında, temel savunma imkânlarından yoksun bir halk. Bu halkın direnişi zaman zaman şiddet eylemleri de içerebilir – ki bu tarihi olarak birçok özgürlük mücadelesinde görülen bir olgudur. Ancak bu durum, özünde bir “varoluş savaşı” verildiği gerçeğini değiştirmez. Terör kavramının bilimsel tanımı, sivilleri yıldırmak amacıyla geliştirilen politik şiddeti içerir. Eğer bu tanım uygulanacaksa, İsrail’in Gazze’de sivillere yönelik kitlesel hava bombardımanları, hastaneleri ve okulları hedef alarak halkı yıldırma stratejisi de terör kapsamında değerlendirilmelidir. Ancak uluslararası söylemde devlet terörü çoğu zaman müsamaha görmekte, yalnızca devlet-dışı aktörlerin şiddeti terörizm etiketiyle anılmaktadır.
Filistin direnişinin epik boyutu, onun sadece askeri yönünden değil, aynı zamanda kültürel ve manevi direncinden gelir. Gazze’de yeraltı tünellerinden dünyaya seslenen bir halk, yıllardır süren abluka koşullarında bile eğitimini, sanatını, gündelik hayatını sürdürmeye çalışarak bir varoluş mücadelesi vermektedir. Bu, Homeros’un destanlarına yaraşır bir direniş azmidir: Kuşatma altındaki bir halkın tükenmeyen yaşam iradesi. Çocuklar, okulları yıkılsa bile harabeler üzerinde ders görmeye devam ediyor; anneler, evlatlarını yitirseler de “başka Ahmedler, Ayşeler büyüyecek” diyerek metanetini koruyor. Kayıplar destanlara, şiirlere dönüşüyor. Dünya tarihinin belki de en uzun süreli mülteci kamplarında (1948’den beri) kuşaklar boyu yaşam mücadelesi veren Filistinliler, köklerinden koparılmaya direnirken bir halkın kolektif hafızasını ve kimliğini de ayakta tutuyorlar. Bu olgu, salt askeri direnişle açıklanamaz; bu bir epik anlatıdır aynı zamanda – zulme karşı onurun ve umudun anlatısı.
Uluslararası hukukçu ve aktivistleri bu bağlamda sıkça hatırlattığı üzere, Filistin halkının direnişi meşrudur ve bir halkın topyekûn imhasına karşı ortaya konan her çaba insan onurunun savunusudur. Terörleştirme stratejileri, ancak güçlülerin ahlaki ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermektedir. Zira eğer ortada terörden bahsedilecekse, devlet terörü kavramı masaya gelmelidir: 75 yıldır süre gelen işgal, on binlerce sivilin katledilmesi, köylerin haritadan silinmesi, mülteci kamplarının bombalanması – tüm bunlar planlı bir devlet şiddetinin unsurlarıdır. Filistin direnişini terörizm yaftasıyla kriminalize edenler, esasında kendi işledikleri vahşeti örtmeye çalışmaktadır. Unutulmamalıdır ki, “terörist” etiketi tarihin akışı içinde sık sık yer değiştirmiştir. Bir dönem terörist denilenler, sonrasında kurtarıcı veya devlet adamı olarak kabul görebilmiştir (Mandela bunun en bariz örneği). Filistin’de de bugün işgalciye karşı silah veya kalemiyle direnenler, yarının özgür Filistin’inin kurucuları olarak anılacaktır. Onların mücadelesi, bir halkın yok olmama, var kalma destanıdır.
Kuşkusuz, sivilleri hedef alan eylemler hangi taraftan gelirse gelsin kabul edilemez ve uluslararası hukuk bunu yasaklar. Filistinli direniş gruplarının da zaman zaman bu çizgiyi ihlal ettiği ileri sürülebilir. Ancak burada bağlamı bütüncül değerlendirmek şarttır. Şiddetin asıl kaynağı ve büyük ölçekli faili, işgal ve apartheid düzenidir. Bu kök şiddet ortadan kalkmadan, ortaya çıkan reaksiyon şiddeti bütünüyle önlemek de mümkün olmayacaktır. Filistin direnişini anlamak, onaylamak anlamına gelmez; fakat ahlaki ve tarihi temelleriyle kavramak zorundayız. Ünlü Cezayirli yazar Frantz Fanon, sömürge koşullarında şiddetin çift yönlü doğasını anlatırken, kolonileştirilen halkın şiddetini bir “bozucu şiddet” olarak yorumlamıştı – yani sömürgeleştirmenin dayattığı bozuk düzeni yıkmaya yönelik bir sarsma. Filistin’de de direnişin şiddet boyutu, var olan zulüm düzenini sarsmak hedefini taşır. Bu bağlamda, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği silahlı eylemler – her ne kadar sivillere yönelen kısımları tartışmalı ve eleştiriye açık olsa da – işgal denklemine bir “şok” etkisi yaratmıştır. Sonrası İsrail’in orantısız ve acımasız karşılığı, belki de bu eylemleri tam da Hamas’ın öngördüğü biçimde sömürgecinin gerçek yüzünü ifşa eden bir katalizöre dönüştürdü. Elbette bu stratejilerin bedelini masum siviller ödemiştir ve bu trajedidir. Ancak uluslararası toplumun çıkarması gereken ders, meselenin özündeki işgal ve soykırım gerçeğini görmezden gelerek sadece direnişi mahkûm etmenin vicdani ve hukuki olmadığını kavramaktır.
Son tahlilde, Filistin direnişi, insanlık tarihinin en uzun soluklu adalet mücadelelerinden biridir ve epik bir karakteri hak etmektedir. Bu destansı direniş, sadece silahların gölgesinde değil, müzikte, edebiyatta, sanatta da kendini gösterir. Mahmud Derviş’in dizelerinde, Naci Ali’nin karikatürlerinde, Gazze sokaklarındaki duvar resimlerinde Filistin’in direniş ruhu yaşamaktadır. Terörleştirme stratejileri bu ruhu öldürememiştir, öldüremeyecektir. Uluslararası hukukun meşru gördüğü bir davayı gayrimeşru ilan etmeye çalışanlar, tarihin yanlış tarafında kalmaya mahkûmdur. Filistin halkı on yıllardır maruz kaldığı tarifsiz acılara rağmen teslim olmamışsa, bu onların varlık ve kimliklerine sahip çıkma konusundaki sarsılmaz iradesindendir. Bu irade, tankla, topla, propaganda ile kırılamayacak kadar güçlüdür. Epik bir varlık mücadelesi ifadesi, bu gerçeğin teslimidir: Filistin, bir halk olarak var olma hakkını tüm dünyaya rağmen savunmaktadır. Bu mücadele, insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olarak eşit haklarla yaşama mücadelesidir. Ne terör etiketi ne de başka bir karalama, bu mücadelenin meşruiyetini ortadan kaldıramaz. Aksine, böylesi ithamlar karşısında Filistin direnişi, tarihin ve vicdanın nezdinde haklılığını daha da perçinlemektedir.
Vicdanın Coğrafyası: Küresel Sivil Toplumun Sessiz Çığlığı
Filistin’de süren trajedi, dünyadaki sivil toplum vicdanının coğrafi ve siyasi hatlar boyunca nasıl farklılık gösterdiğini de ortaya koydu. Adeta “vicdanın coğrafyası” yeniden çizildi: Bir yanda küresel Güney’in ve ezilen halkların güçlü empatisi ve tepkisi, öte yanda küresel güç merkezlerinin kayıtsızlığı veya suçu örtbas eden tavrı. Ortaya çıkan manzara, küresel sivil toplumun sesinin ne kadarının duyulabildiği sorusunu gündeme getirdi. Milyonlar sokaklarda “Filistin’e özgürlük” diye haykırırken, uluslararası diplomasi koridorlarında ölümcül bir sessizlik hüküm sürdü. Bu, insanlığın ortak vicdanının adeta sessiz bir çığlık atması anlamına gelmektedir.
Öncelikle, dünya halklarının önemli bir kesimi Filistin için ayağa kalkmıştır. Latin Amerika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Afrika’ya yüzlerce şehirde on binlerce, bazen yüz binlerce insan Filistin’le dayanışma gösterileri düzenledi. Londra’da tek bir günde yüz binleri aşan katılımla yürüyüşler yapıldı; Rabat’ta, İslamabad’da, Jakarta’da caddeler Filistin bayraklarıyla donatıldı. Bu gösterilerde insanlar sadece Filistin halkına destek vermekle kalmadı, aynı zamanda kendi hükümetlerinin ikiyüzlü politikalarına da itiraz etti. Örneğin Londra ve New York’ta protestocular, hükümetlerinin İsrail’i silahlandırmasına ve diplomatik olarak korumasına tepki gösterdiler. Bu olgu, küresel sivil toplumun vicdanının ulus devlet politikalarından bağımsız bir hat çizebildiğini gösterdi. Küresel vicdan bir anlamda coğrafi sınırları aştı: İrlanda’dan Güney Afrika’ya, Japonya’dan Şili’ye farklı geçmiş ve kimliklerden gelen topluluklar Filistin için ortak insanlık değerleri etrafında birleşti. Bu, umut verici bir görüntüdür; zira insan hakları gerçekten evrensel olacaksa, halkların bu müşterek duruşu temel alınmalıdır.
Ne var ki bu küresel vicdani seferberlik, karar alıcı mercilerde karşılık bulmakta zorlandı. Halkların çığlığı sıklıkla “sessiz” kaldı; yani kulak ardı edildi. Özellikle demokratik olduğunu iddia eden ülkelerde, temsil ile halk iradesi arasındaki kopukluk aşikâr hale geldi. Birleşik Krallık’ta halkın önemli bir kısmı ateşkes ve yaptırım isterken, hükümet tersine İsrail’e daha fazla destek beyanında bulundu. ABD’de kamuoyu yoklamaları genç nüfus ve Demokrat tabanda Filistin’e desteğin arttığını gösterirken, siyaset kurumu geleneksel çizgide kalıp İsrail’e kesintisiz yardımı sürdürdü. Toplumsal taban ile elitler arasındaki bu makas, daha önce de değinildiği gibi Batı’da derinleşen bir sorundur. Vicdanın coğrafyası derken biraz da bunu kastediyoruz: Halk vicdanı haritanın bir yerine, siyasetin çıkar hesapları başka bir yerine tekabül ediyor. Küresel Güney’deki devletlerin bir kısmı (örneğin Bolivya, Güney Afrika, Namibya gibi) halklarının sesine daha çok kulak verip İsrail’i kınayan ve somut adımlar atan politikalar izlerken, küresel Kuzey’in çoğu, halk tepkisini bastırmaya veya görmezden gelmeye yöneldi. Bu da gösteriyor ki, evrensel vicdan kendini coğrafi olarak eşitsiz bir şekilde ifade edebiliyor.
Öte yandan, Müslüman dünyadaki sivil toplum da farklı bir sınavdan geçti. İslam ülkelerinde Filistin’e destek her zaman yüksek olagelmiştir; ancak bu kez ölçek çok büyüdü ve daha koordineli küresel etkinlikler gerçekleşti. Örneğin 2023 Kasım ayında İstanbul’da düzenlenen Büyük Filistin Yürüyüşü, yüzün üzerinde ülkeden sivil toplum kuruluşunu ve aktivistleri bir araya getirdi. Bu gibi etkinlikler, küresel sivil toplum ağlarının Filistin için birleşebileceğini gösterdi. Fakat aynı zamanda, Arap ve İslam ülkelerindeki baskıcı rejimler bu sivil tepkilerden rahatsız oldu. Mısır’da, Ürdün’de, Körfez ülkelerinde gösterilere kısıtlamalar getirildi, aktivistler takip altına alındı. Yani, vicdanın sesi bizzat o coğrafyalarda kısılmaya çalışıldı. Bu da coğrafi bir ironi yaratıyor: Filistin’e en yakın olmaları hasebiyle en duyarlı olması beklenen halkların bazısı, kendi baskıcı yönetimlerince susturuluyor. Sonuçta Filistin’e dair en gür seda, Batı metropollerinin sokaklarından yükselebildi. Vicdanın coğrafyası, politik rejimlerin karakterine göre de şekillendi: Demokratik alanın görece açık olduğu yerlerde sivil toplum gür çıktı (örn. Avrupa’da halk tepkisi çok aktifti), otoriter ortamların hüküm sürdüğü yerlerde ise (Arap dünyası gibi) halk öfkesi tam yansıma bulamadı veya yeraltına itildi.
Küresel vicdanın bir diğer boyutu da, Yahudi diasporası içindeki çatlak seslerdir. İsrail hükümetinin politikalarını onaylamayan, Gazze’de yapılanları protesto eden azımsanmayacak bir Yahudi topluluk bulunmaktadır. ABD ve Avrupa’da “Not in my name” (Benim adıma değil) sloganıyla yürüyen Yahudi asıllı insanlar, soykırım boyutundaki şiddeti kınamışlardır. Örneğin Ekim 2023’te New York’ta yüzlerce Yahudi aktivist Kongre binası önünde oturma eylemi yaparak ateşkes çağrısında bulundu, bir kısmı gözaltına alındı. Bu gelişme, Filistin meselesinin salt etnik/dini kamplar üzerinden okunamayacağını, bir vicdan meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Vicdanlı Yahudiler de bu soykırıma hayır diyebiliyor ve demelidir de. Nitekim İsrail içinde dahi az sayıda da olsa itiraz eden, askere gitmeyi reddeden, hükümeti protesto eden insanlar çıkmıştır. Bütün bunlar, küresel sivil vicdanın etnik veya dinsel kimliğe indirgenemeyecek evrensel bir değerler bütünü olduğunu hatırlatıyor.
Ancak ne yazık ki, bütün bu vicdani çıkışlar “sessiz çığlık” olmanın ötesine geçmekte zorlanmıştır. Yani çok güçlü bir şekilde haykırılmış ama karar alıcılar tarafından duyulmak istenmemiştir. Milyonların haykırışı, BMGK toplantı salonlarında yankılanmamıştır. Bu sessiz çığlık, bize uluslararası düzenin demokratik eksikliğini de işaret eder. Küresel yönetişim mekanizmaları, halkların vicdanını yansıtacak şekilde kurulmamıştır; büyük güçlerin vetosu, çıkar lobilerinin nüfuzu, silah endüstrisinin ağırlığı, bu sesi boğar. Filistin örneği, bu yapısal sorunu net bir şekilde açığa çıkardı: İnsanlığın önemli bir kesimi bu duruma isyan ederken, sistem tıkanmış ve sağırdır.
Yine de, vicdanın coğrafyası tüm karamsarlığa rağmen umut da barındırır. Zira bugün Filistin için ayağa kalkan küresel sivil toplum, yarın benzer adaletsizlikler karşısında daha örgütlü ve güçlü durabilir. Sessiz çığlıklar birleşip muktedirlerin duvarlarını çatlatabilir. Bu potansiyel, belki hemen sonuç vermemiş olabilir, ama tarih böyle ilerler. Güney Afrika apartheid rejimi de yıllarca Batı devletlerince desteklenmiş, ama küresel sivil toplumun ısrarlı mücadelesiyle sonunda yıkılmıştı. Filistin için de benzer bir dayanışma zemini kalıcılaşırsa, er ya da geç yankısını bulacaktır.
Bugün coğrafyamızın dört bir yanında vicdan sahibi insanlar kalplerinde aynı acıyı duyuyorsa, bu ortak insanlığımızın sesidir. Filistin, bir anlamda kolektif vicdanımızın turnusol kağıdıdır: Kim neye ses çıkarıyor, neye susuyor, bunu ortaya koyuyor. Bu sınavda sınıfta kalanlar olduğu gibi, insanlık onurunu savunanlar da vardır. Vicdanın coğrafyası, mazlumla özdeşleşebilen, empati kurabilen geniş bir insanlık ailesinin hâlâ mevcut olduğunu gösteriyor. Görevimiz, bu coğrafyayı genişletmek, sessiz çığlığı sesli hale getirmektir. Gazze’de ölen çocuk için Latin Amerika’da anneler ağlıyorsa, Yeni Zelanda’da gençler slogan atıyorsa, dünya hala bir bütündür. İnsanlığın vicdanı belki şimdilik sınavdan tam geçer not alamadı, ama sınıfta da kalmadı – çünkü mücadele sürüyor. Bu mücadele, sadece Filistin’in değil, tüm insanlığın ruhunu kurtarma mücadelesidir.
Sonuç
Filistin’de yaşananlar, çağımızın en sarsıcı ahlaki ve insani çöküşlerinden biri olarak tarihe geçmektedir. Bu makalede ele alınan boyutlar – teopolitik istismarlar, Batı’nın iki yüzlülüğü, Arap dünyasının sessizliği, uluslararası hukukun iflası, medya ve sahte dayanışma oyunları, direnişin destansı meşruiyeti ve küresel vicdanın sınavı – bizlere tek bir gerçeği işaret ediyor: Filistin soykırımı, jeopolitik bir mesele olmanın çok ötesinde, insanlığın vicdanının ve değerler sisteminin bütüncül bir imtihanıdır. Ve maalesef, insanlık bu imtihanda şu ana dek olumlu bir karne sunamamıştır.
Siyaset bilimi açısından, Filistin sorunu güç dengeleri ve çıkar çatışmaları olarak analiz edilebilir; ancak ahlak felsefesi perspektifinden bakıldığında, burada aslında iyinin kötülükle mücadelesi söz konusudur. Kötülüğün sıradanlaştığı, dilin ve değerlerin manipüle edildiği bir çağda, Filistin halkının çığlığı her şeyden önce bir vicdan çağrısıdır. Teoloji ve teopolitik analiz, dinin nasıl zulme alet edilebileceğini gösterirken, gerçek dindarların ve tüm inanç topluluklarının bu istismara karşı durması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Hiçbir hak din, soykırıma cevaz vermez; hiçbir gerçek inanç, masum kanının dökülmesini onaylamaz. Dolayısıyla teolojik sahtekârlıkların maskesini düşürmek, ahlaki bir vecibedir.
Uluslararası hukuk ve kurumlar iflasın eşiğindedir; ancak bu, hukukun ve adaletin ebediyen sustuğu anlamına gelmez. Hukuk dışı düzen devam edemez, er ya da geç normlar ve vicdan galip gelecektir. Bunun için belki de kurumlara dışarıdan nefes verecek olan sivil toplumdur. Medya manipülasyonları gerçeği bir süre örtbas edebilir, fakat hakikat uzun vadede yolunu bulur. Bugün görmezden gelinen acılar, yarının tarih kitaplarında bugünün güç sahipleri için birer utanç vesikası olacaktır. Tarih, soykırımları durduramayanları ve hatta teşvik edenleri yargılayacaktır – tıpkı geçmişte olduğu gibi.
Filistin direnişi bu karanlık tabloda bir ışık ve umut kaynağıdır. Çünkü zulme boyun eğmeyen bir halk, insan onurunun ölmediğini tüm dünyaya ispat etmektedir. “Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur” sözüne uygun biçimde, Filistin’de zulme ortak olanların veya sessiz kalanların tarih önünde beraat şansı yoktur. Buna mukabil, zulme direnme cesareti gösterenler, safında duranlar insanlığın onur sayfalarında yerini alacaktır. Gün gelecek, Filistin’in çocukları özgür sahillerde oynayacak; mülteciler evlerine dönecek; Kudüs, Gazze ve tüm tarihi topraklar barış içinde farklı din ve halklara ev sahipliği yapacak. Bu bir hayal değil, uğruna sayısız insanın mücadele ettiği bir idealdir.
Bu idealin gerçekleşmesi için, bugün her zamankinden fazla samimiyete, cesarete ve ilkesel duruşa ihtiyaç vardır. Maliyeti olmayan jestler, boş retorikler değil; bedel ödemeyi göze alan adımlar gerekiyor. Eğer devletler ve uluslararası kurumlar bunu yapmıyorsa, halklar ve sivil toplumlar bunu talep etmeye devam etmelidir. İki yüzlü insanlık ya bu yüzsüzlüğü terk edecek ya da kendi çöküşünü hızlandıracaktır. Filistin, insanlığın ortak vicdan aynasıdır: Orada gördüğümüz manzara hepimizin ahlaki durumunu yansıtır. Şu an o aynada yüzümüz pek parlak görünmüyor. Fakat bu değişebilir, değişmelidir.
Sonuç itibarıyla, Filistin soykırımının devamı karşısında takınılan riyakâr tutumlar ve eylemsizlik, sadece Filistin’i değil, insanlığın ruhunu da yaralıyor. Bu yarayı iyileştirmenin yolu, gerçek bir yüzleşme ve eyleme geçme iradesinden geçiyor. Makalemizde tartıştığımız tüm boyutlar, bizlere sorumluluğun farklı kesimlere dağıldığını gösteriyor: Siyasetçiler, din adamları, entelektüeller, uluslararası memurlar, gazeteciler, aktivistler… Her birinin yapabileceği bir şeyler var. Kelimelerin ötesine geçen, somut neticeler doğuran eylemler gerekli. Aksi takdirde, “bir daha asla” sözü bir kez daha anlamsız kalacak ve insanlık, bir soykırımı daha engelleyememenin utancıyla baş başa kalacaktır.
Bu nedenle çağrımız, evrensel insanlık vicdanınadır: Filistin’deki çifte standartlara, iki yüzlü politikalara, değersizlik hissi yayan yaklaşımlara karşı çıkmak her onurlu bireyin vazifesidir. Filistin’in kurtuluş mücadelesi sadece Filistinlilerin değil, insanlığın kendi kendini kurtarma mücadelesidir. Çünkü zulme rıza göstermek, zalimin suçuna ortak olmaktır; adaletsizliğe sessiz kalmak, adaleti yok etmektir. Gelin, sessiz çığlıkları sesli hale getirelim, retoriği eyleme dönüştürelim ve insanlığın vicdanını hep birlikte kurtaralım. Tarih, bizden bunu bekliyor ve gelecek nesiller muhakkak yargısını verecektir. Filistin’in özgürleştiği, adaletin tecelli ettiği günler görmek umuduyla…
Kaynakça
- Kurşun, Zekeriya. “İsrail’in ‘vadedilmiş topraklar’ miti: Teopolitik söylemin istismarı.” Anadolu Ajansı Analiz, 15 Ekim 2024.
- “Batı’nın iki yüzlülüğü: Filistin’in engellenen haklı davası.” Fikriyat Gazetesi, 13 Nisan 2024. (Almanya ve Fransa örnekleri üzerinden Batı medyası ve hükümetlerinin Filistin konusundaki çifte standardını vurgulayan haber-analiz)
- Ar, Mazlum. “Batı Dünyasının Janus Yüzlü Filistin Jeopolitiği.” Bildiri, Batı Dünyasının Janus Yüzlü Filistin Jeopolitiği Konferansı, Ekim 2024.
- Aral, Berdal. “Gazze katliamı karşısında Arap dünyasının kahreden sessizliği.” Anadolu Ajansı Analiz, 18 Mayıs 2018.
- “Arap dünyasının Gazze sessizliği.” Le Monde Diplomatique Türkçe, Mart 2024.
- “Analiz: Filistin’de soykırım ve etkisiz kalan uluslararası hukuk.” M5 Dergi, Kasım 2023.
- Bozbuğa, Hande Nur. “Kötülüğün Sıradanlaşması: Gazze Soykırımı Örneği.” Diyanet İlmi Dergi, Cilt 61, Sayı 1 (2025), ss. 275-296.
- Ibsais, Ahmad. “Uluslararası hukuk Filistinliler için bir aldatmaca.” Kritik Bakış, 26 Aralık 2024.
- UN General Assembly Resolution 37/43, 3 Aralık 1982. “Importance of the universal realization of the rights of peoples to self-determination… and support for the struggle of peoples under colonial and alien domination.”
- Mokhiber, Craig – BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği New York Ofisi Direktörü’nün istifa mektubu, 27 Ekim 2023.
- Hamas’ın 7 Ekim 2023 Tarihli Saldırıları ve Sonrası Hakkında BM Güvenlik Konseyi Toplantı Tutanakları, Ekim-Kasım 2023.
- Rania el-Abdullah (Ürdün Kraliçesi) ile Röportaj, CNN International, 1 Kasım 2023.
- Chomsky, Noam ve Pappe, Ilan. “Yaşamla Ölüm Arasında Gazze Dünden Bugüne Filistin Sorunu (Çev: Taylan Doğan/Ali K. Saysel), İstanbul: BGST Yayınları, 2011.
- Perspektif (Online) – “Batı Medyasının Filistin Körlüğü ve Eleştirel Söylem Analizi.” 20 Kasım 2023.
- Fanon, Frantz. “Yeryüzünün Lanetlileri”. Çev. Şen Süer, İstanbul: Versus Kitap, 2018.
- Belge, Mahmut. “Filistin Direnişinin Hukuki Meşruiyeti Üzerine.” Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Dergisi, 2021/2.
- Sontag, Susan. “Başkalarının Acısına Bakmak”. Çev. Osman Akınhay, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004.
- “Dünya Çapında Filistin’e Destek Gösterileri Düzenlendi.” Euronews Türkçe, 20 Ekim 2023.
- “Gazze’ye destek gösterileri sürüyor.” Anadolu Ajansı, 7 Nisan 2025.
- “İslam İşbirliği Teşkilatı 2023 Olağanüstü Zirvesi Sonuç Bildirgesi.”
