Mesiyanik Narsisizm, A(l)danmış Ruhlar, Seçilmişlik Travması: 15 Temmuz Darbe Girişiminin Psikopatolojik Teşrihi

0
732702

Giriş

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, tarihe geçecek bir darbe girişimi yaşadı. Bu askeri kalkışma, yalnız siyasi ve hukuki yönleriyle değil, aynı zamanda derin psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla da incelenmesi gereken bir vakadır. Bu makalede darbe girişiminin psikopatolojik teşrihini yaparken, olayın arkasındaki zihniyet dünyasını ve kolektif ruh halini anlamaya çalışacağız. Analizimiz üç odak kavram etrafında şekillenecektir: Mesiyanik narsisizm (kendini mesih sanan liderin patolojisi), aldanmış/adanmış ruhlar (lider etrafında toplanan takipçilerin psikolojisi) ve “seçilmişlik” travması (hem lider-kültün hem de milletin yaşadığı kolektif travmanın doğası ve işleniş biçimi). Bu kavramlar üzerinden 15 Temmuz’u hazırlayan zihinsel koşulları ve sonrasındaki toplumsal duygu durumunu, farklı disiplinlerin ışığında özgün bir bakış açısıyla ele alacağız.

Böylesi bir çözümleme doğal olarak multidisipliner olmalıdır. Psikoloji, psikanaliz ve psikiyatri; sosyoloji ve siyaset bilimi; dinler tarihi ve din psikolojisi; felsefe ve siyaset felsefesi gibi farklı alanlardan kavramlar ve kuramlar birbirini tamamlayacaktır. Carl Jung’un kitle psikolojisine dair uyarıları, Erich Fromm’un otoriterlik ve narsisizm çözümlemeleri, Foucault’nun bilgi-iktidar diyalektiği, W. R. Bion’un grup dinamikleri kuramı, Jan Assmann’ın kültürel bellek kavramı, René Girard’ın mimetik kriz ve kurban teorisi, Giorgio Agamben’in istisna hâli ve biyopolitika analizleri – ve daha niceleri – 15 Temmuz olgusunu daha derinden kavramamız için bize kuramsal araçlar sunacaktır. Bu kuramsal birikimi yaratıcı bir sentezle olaya uygularken, şimdiye dek dile getirilmemiş tespitler ve eleştiriler geliştirmeyi amaçlıyoruz.

Amacımız ne tek taraflı bir suçlama ne de komplo teorilerine dayalı yüzeysel bir anlatı kurmaktır. Tam tersine, nesnel ve akademik bir yaklaşımla, eldeki kanıtlara ve güvenilir kaynaklara dayalı eleştirel bir çözümleme yapacağız. Bu çözümleme, darbe girişiminin arkasındaki örgütün lider kadrosunun zihin yapısından, ona körü körüne bağlı olanların motivasyonlarına; toplumun bu travmatik olaya verdiği tepkiden, iktidarın kriz yönetiminde kullandığı söylem ve stratejilere dek uzanan geniş bir yelpazeyi içerecektir. Hiçbir detayı “tabu” ilan etmeden, fakat her iddiayı akıl ve ahlak süzgecinden geçirerek, kapsamlı ve derinlemesine bir panorama çizmeye çalışacağız.

Unutulmamalıdır ki, 15 Temmuz sadece bir geceye sığan bir olay değil, uzun yıllara yayılan sapkın bir yapılanmanın doruk noktası ve sonrasında da devam eden bir toplumsal travma sürecidir. Bu travmanın psikopatolojik analizi, gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için de dersler barındırabilir. Bu nedenle makale boyunca, eleştirel tahlillerimizin yanı sıra, yeni öneriler ve bakış açıları geliştirmeye gayret edeceğiz. Hem liderlik kültüne kapılan bireylerin psikolojisi hem de bir toplumun kolektif hafızasında bu olayın işlenişi üzerine düşünerek, önleyici ve iyileştirici ne gibi adımlar atılabileceğine dair fikirler üretmeye çalışacağız.

Şimdi, meselenin ilk boyutuyla, mesiyanik narsisizm kavramıyla başlayalım. Bu kavram, 15 Temmuz’u planlayan akıl ve onun etrafındaki çekirdek kadronun ruh hâlini anlamamıza yardımcı olacak bir anahtar sunuyor.

Mesiyanik Narsisizm: Kendini Mesih Sanan Liderin Patolojisi

15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki örgütün lideri, yıllar boyunca kendini kamuoyuna mütevazı bir din âlimi olarak sunmuş, ancak giderek mesih rolüne soyunmuş bir figürdür. Onun söylem ve tavırlarında gözlemlenen şey, sıradan bir güç hırsının ötesinde, kendini ilahî bir misyonla donanmış görme eğilimidir. Bu olguya “mesiyanik narsisizm” diyebiliriz. Mesiyanik narsisizm, bir kişinin kendini “seçilmiş” ve “kurtarıcı” olarak görmesiyle karakterize olan, aşırı büyüklük sanrılarıyla malul bir narsistik kişilik örüntüsüdür. Bu kişiler, adeta insanüstü bir göreve talip olduklarına inanır ve etraflarındaki kitleyi de bu inanca ortak etmeye çalışırlar.

Bu tip liderlerin psikopatolojik profilini anlamak için, psikiyatri literatüründen ve tarihsel örneklerden yararlanmak yerinde olacaktır. Erich Fromm, Hitler gibi diktatörleri analiz ederken bu tür yıkıcı narsisizm için “malignant (habis) narsisizm” terimini kullanmıştır. Fromm’a göre habis narsisizm, sıradan özseverliğin ötesine geçen, güç ve yıkım tutkusu ile beslenen bir kötülük potansiyelidir. Böyle bir lider, kendini muazzam ve yanılmaz görür; başkalarının acı çekmesi, kendi amaçları uğruna göze alınabilir bir teferruattır. Nitekim 15 Temmuz’u tertipleyen liderin de takipçilerine yıllarca çok üstün bir dava uğruna her şeyi feda etmeyi telkin ettiği bilinmektedir. Onun dünyasında amaç kutsal, araçlar ise her durumda mubahtır; çünkü kendini insanüstü bir davanın temsilcisi saymaktadır. Bu, narsistik kişilik bozukluğunun tipik bir tezahürüdür: Eleştiriye ve sınırlandırılmaya tahammülsüzlük, empati eksikliği, aşırı güç ve itibar arzusu. Kendisini “tümgüçlü” görme hissi öylesine güçlüdür ki, çevresindekileri aşağılaması ve değersizleştirmesi olağan hale gelir. Lider kendini dev aynasında görürken, başkalarının gözünde de yüceltilmeye ihtiyaç duyar; bu nedenle etrafını adeta bir yansıma havuzu gibi kullanır – hep onay, hep hayranlık bekler. Jungcu terimlerle, bir ego şişkinliği (ego-inflation) söz konusudur: Lider arketipsel “kurtarıcı” imgesiyle özdeşim kurmuş, kendi benliğini o arketip tarafından ele geçirilmiş hale getirmiştir. Jung’un belirttiği gibi, insan zihninde Mesih veya Tanrı imgesi bir arketip olarak bulunur ve uygun koşullarda tetiklenebilir; zayıf benlikler bu arketiple özdeşleşirlerse tehlikeli bir büyüklük sanrısına kapılabilirler. Bu, bazen şizofreni veya bipolar bozukluk gibi psikozlarda görülse de ağır narsistik veya paranoyak kişilik bozukluklarında da benzer bir “Mesih kompleksi” ortaya çıkabilir.

Somut örnekler üzerinden gidersek: Tarihte Jim Jones, David Koresh gibi tarikat liderlerinin kendini Mesih ilan edip takipçilerini toplu ölüme sürüklediğini biliyoruz. 15 Temmuz’u planlayan yapının lideri de şüphesiz benzer bir mesih kompleksine sahipti. Eski müritlerin tanıklıkları, onun aleni şekilde kendini “Mesih” olarak gördüğünü, hatta gençliğinde “Hz. İsa gibi 33 yaşında öleceğimi bekliyordum” diyerek kendini İsa peygamberle özdeşleştirdiğini ortaya koyuyor. Kendisini takip eden bazı müridler, onun hakkında mesihlik iddialarını destekleyen hesaplamalar, kehanetler içeren kitaplar bile yazmışlardır. Bu denli “kutsal” bir kimliğe bürünme çabası, elbette psikiyatrik bakımdan sağlıklı bir durum değildir. Türk psikiyatristleri, kendini mehdi veya mesih ilan eden kişilerin önemli bir kısmının klinik olarak rahatsız olduklarını, en azından belirgin kişilik bozuklukları sergilediklerini belirtir. Erol Göka gibi uzmanlar, mesihlik iddiasındaki liderlerin kişiliklerinde çoğu zaman narsistik ve paranoid özelliklerin iç içe geçtiğini vurgular. Gerçekten de incelenen vakalarda bu tip liderlerin iç dünyasında iki ana eksen göze çarpar: Narsisizm (kendini dev aynasında görme, hayranlık beklentisi, empati yokluğu) ve paranoya (aşırı kuşkuculuk, düşman görme eğilimi, komplocu düşünce).

15 Temmuz’un ardındaki liderde de bu iki eksenin tezahürlerini görmek zor değildir. Bir yandan, kendini ilahi takdirin özel bir öznesi sayan, “beklenen kurtarıcı” rolüne soyunan bir kibir; diğer yandan, etrafında sürekli düşmanlar, komplolar görmesine yol açan bir şüphecilik. Narsistik liderler genellikle şöhret, güç, başarı peşinde koşarken; paranoid yanları ise her başarısızlıkta suçu dış mihraklara, hainlere atfeder. Söz konusu lider, uzun yıllar boyunca hem devletin hem toplumun çeşitli kesimlerini “kendisine ve grubuna karşı çalışan zalimler” olarak yaftalamış, dış dünyayı demonize ederek kendi kitlesini kenetlemiştir. Girard’ın işaret ettiği günah keçisi mekanizması burada devreye girer: Kendisini eleştiren veya engelleyen herkes “zalim, hain, şeytan” olarak etiketlenmiş, böylece hem lidere yönelen herhangi bir öz eleştiri engellenmiş hem de grubun nefretini yönelteceği hedefler yaratılmıştır. Bu lider retoriğinde, biz ve onlar ayrımı keskindir: “Biz, kurtuluşa ermiş seçilmiş cemaat; onlar, sapkın ve zalim düşmanlar.” Gerçekten de FETÖ yapılanması kendini sık sık “fırka-ı naciye” (kurtuluşa eren fırka) olarak tanımlarken, kendinden olmayan herkesi “günahkâr ve zalim kuvvetler” olarak damgalamıştır. Bu zihniyet, liderin paranoyak yapısıyla da uyumludur; zira paranoid kişilikler, kendi içlerindeki kötücül eğilimleri dış dünyaya yansıtır ve başkalarını suçlayarak arınmaya çalışır.

Mesiyanik narsisizmin belki de en tehlikeli yönü, liderin sorumluluktan muaf olduğuna dair sarsılmaz inancıdır. Kendini Tanrı’nın özel görevlisi sayan biri, sıradan ahlaki ve hukuki sınırları da hiçe saymaya yatkındır. Kural ve kanunlar diğer “ölümlüler” içindir; o ise ilahi misyonu gereği yaptıklarını meşru görmek ister. Bu nedenle, takipçilerine yasa dışı veya gayri ahlaki eylemler emrederken hiçbir suçluluk ya da tereddüt hissetmez. Freud’un “üst-ben” (süperego) kavramını hatırlarsak, bu tür liderler adeta kendi vicdanlarında bir sapma yaşamış, benlik saygılarını sadece başarı ve kudret üzerinden tanımlar hale gelmişlerdir. Utanç veya suçluluk gibi duygular ya hiç gelişmemiştir ya da patolojik biçimde bastırılır. Paranoid kişiliklerde utanç duygusunun tamamen reddedildiği, tüm kusurların başkalarına yansıtıldığı bilinir. Narsistik kişiliklerde ise içten içe var olan aşağılık ve yetersizlik korkusu, kibirle maskelenir; asla kabul edilmeyen bir utanç sızıntısı, daha fazla güç ve övgü talebiyle örtülür. İncelediğimiz lider profilinde, bu dinamiklerin hepsi mevcuttur: Görünürde mutlak bir özgüven ve karizma, ama derinde eleştiriye asla tahammül edemeyen kırılgan bir benlik. Yakın çevresinden gelen en ufak itirazı bile bastırması, muhaliflerini acımasızca tasfiye etmesi bundan kaynaklanır. Liderlik kariyeri boyunca, etrafında kendisine toz kondurmayan bir “evet efendim” korosu oluşturmuş, aksi sesi çıkanları hain ilan edip uzaklaştırmıştır. Bion’un grup teorisine göre, bu tip bağımlı grup dinamiğinde lider, grubun tüm düşünmesini kendi tekeline alır ve eleştirel düşünceyi tehdit olarak görür. Mesiyanik narsist lider de aynen böyle, yaratıcı veya otonom eylemlere asla tahammül etmeyen, yenilik ihtimaline karşı katı bürokratik kurallarla set çeken ve gerektiğinde sadistik cezalandırmaya başvuran bir kontrol manyağına dönüşür. Bu portre aslında tarihteki pek çok kült liderine de uyar: Mutlak kontrol, mutlak haklılık iddiası ve etrafında kendine kayıtsız şartsız biat eden bir halk.

15 Temmuz’u bu çerçevede düşündüğümüzde, ortaya çıkan resim şudur: Kendini mehdi/mesih mertebesine çıkaran, narsisizmi tavan yapmış bir lider, devlet içinde kırk yıl sabırla örgütlenmiş ve sonunda şeytani planını devreye sokmuştur. Bu kişinin zihninde, giriştiği kanlı eylem bile “kutsal bir amaç için gereken bir fedakârlık” olarak rasyonelleştirilmiştir. Örgütün silahlı mensuplarına o gece masum halka kurşun sıkma emrini verirken dahi, muhtemelen bunu ilahi bir görev telakki ediyordu. Mesiyanik fanatizm ile birleşen paranoya, psikopatolojik bir patlama yaratmıştır. Jung’un uyardığı gibi, arketipsel güçler bilince denetimsizce sızdığında, kişi kendi Tanrısallığına inanır ve akıl dışı yıkıma sürüklenir. “Tanrı adına” hareket ettiğini sanan bir narsisist, aslında kendi putuna tapan zavallı bir delidir. Girişimin başarısız olmasıyla birlikte bu liderin maruz kaldığı narsistik yaralanma ise ayrı bir değerlendirme konusudur: Büyük oynayan narsisist kaybettiğinde, kendini kurban pozisyonuna sokup dünyaya kin kusar. Nitekim darbeden sonra da lider, hiçbir sorumluluk kabul etmeksizin, kendisini yine mazlum ve ilahi takdirin sınanan kulu olarak göstermeye çalışmıştır. Bu, onun patolojisinin son perdesidir.

Özetle, 15 Temmuz’un arkasındaki beyin, mesiyanik narsisizm olgusunun canlı bir örneğidir. Bunu kavramak, olayın rasyonel anlamda anlaşılmaz görünen boyutlarını açıklar: Nasıl olur da bir insan, kendi ülkesine bu denli zarar vermeyi planlayabilir? Cevap, kendini ülkenin ve hatta İslam âleminin kurtarıcısı zannedip “hedefe giden yolda her şeyi mubah” görmesindedir. Bu zihniyette ahlaki sınırlar yoktur, çünkü kişi kendini ilahi planın merkezine koymuştur. Böyle bir liderin varlığı, elbette kendi başına kalamaz; etrafında onu destekleyen bir topluluk gerekir. Şimdi bu topluluğun, yani adanmış (ve aldanmış) ruhların psikolojisine eğilelim.

Aldanmış Ruhlar: İtaat ile İnanç Arasında Takipçilerin Psikolojisi

Hiçbir narsist “mesih” kendi başına var olamaz; onun varlığı, ona inanan ve kendini adayan bir takipçiler cemaati sayesinde mümkün olur. 15 Temmuz’a giden süreçte de görüldü ki, binlerce insan bu liderin emrine sorgusuz sualsiz itaat etmeye hazır hale gelmişti. Bu insanlara çoğunlukla eğitimli, zeki bireylerdi; aralarında general rütbesine yükselmiş subaylar, yargıçlar, akademisyenler, iş insanları bulunuyordu. Peki böylesine çeşitli ve çoğu aklı başında gözüken insanlar, nasıl oldu da akıl ve vicdan dışı bir plana kör bir sadakatle bağlandılar? Bu sorunun cevabı, grup dinamikleri, dini inanç bağlamı ve psikososyal ihtiyaçlar ekseninde aranmalıdır. Bu bölümde, adanmış ruhların nasıl aldanmış ruhlara dönüştüğünü analiz edeceğiz.

Öncelikle, söz konusu örgüt bir dini cemaat kisvesi altında yapılandığı için, inanç olgusunun üyeler üzerindeki etkisini göz ardı edemeyiz. Takipçiler, liderlerine sadece dünyevi bir otorite değil, aynı zamanda manevi bir rehber olarak baktılar. Din psikolojisi açısından, bir dinî grup içinde lidere atfedilen kutsiyet, üyelerin gözünde liderin yanılmaz ve eleştirilemez hale gelmesine yol açabilir. Bu olguyu Hristiyanlık’taki “papazın yanılmazlığı” doktrimiyle kıyaslayabiliriz; ancak burada bir adım ötesi söz konusudur: Lider yalnız yanılmaz değil, aynı zamanda rüya ve vizyonlar yoluyla ilahi mesajlar alan, kerametleri olan bir veli veya mehdi figürü olarak sunulmuştur. Nitekim bu yapının lideri, müritlerine sık sık rüyalarını anlatarak onları etki altına almıştır; kendisinin vahiy ve ilham aldığı iddiasını dillendirmiştir. Prof. Dr. Nevzat Tarhan gibi uzmanlar, “rüyalarla amel etme” yönteminin FETÖ tarafından yoğun biçimde kullanıldığını, bunun üyelerin aklını devre dışı bırakıp teslimiyeti pekiştiren psikolojik bir araç olduğunu ifade ediyor. Jungcu açıdan bakarsak, lider kendini kolektif bilinçdışının sembollerini tekeline alan bir “rüya tabircisi” konumuna sokarak, takipçilerinin ruhunda güçlü arketipsel etkileşimler yaratmıştır. Müritler rüyalar, vizyonlar, kehanetler yoluyla kutsal bir maceranın parçası olduklarına inanmışlardır. Böylece bireysel akıl ve irade, yerini grubun mistik hikâyesine bırakır.

Takipçi psikolojisini anlamak için Freud ve Bion gibi kuramcıların grup üzerine yazdıkları da son derece aydınlatıcıdır. Freud, Kitle Psikolojisi ve Ben-Analizi eserinde, bireylerin bir lider etrafında nasıl hipnoz olmuşçasına birleştiğini anlatır. Ona göre kitle halinde hareket eden bireyler, liderlerini bir üst-ben figürü olarak içselleştirir ve aralarındaki bağ, bir nevi aşk bağı (libidinal bağ) halini alır. Lider, onların baba imgesine dönüşür; bireysel eleştirel akıl, yerini babaya çocukça bir itaat arzusu olarak devreder. Bion ise grup üyelerinin bilinçdışı temel varsayımlarına dikkatimizi çeker. Özellikle bağımlı grup fenomeni, 15 Temmuz örneğine tam oturmaktadır: Bağımlı gruplarda üyeler, lidere karşı idealize edilmiş patolojik bir sevgi besler; tıpkı çocukların ebeveyne duyduğu türden bir koşulsuz bağlılık. Bu tip gruplarda düşünme ve sorgulama adeta kolektif olarak durdurulur; grup zihniyeti, “Lider bizim yerimize düşünür” inancıyla dolar. Yukarıda analiz ettiğimiz narsist lider tipi de tam bunu ister: Kendisini baba rolüne yerleştirmek, üyeleri de çocuksulaştırmak. Örgütte senelerce uygulanan eğitim ve telkin yöntemleri, üyelerin bireysel iradelerini kırıp onları lidere psişik bir kabloyla bağlamayı amaçlamıştır. Küçük yaşlardan itibaren ışık evleri denen yerlerde yetiştirilen gençler, ebeveyn rolünü lidere ve onun atadığı abilere/ablalara devretmişlerdir. Örgütün, kazanmak istediği gençleri ailelerinden koparırcasına kendi yurtlarında, evlerinde yetiştirmesi tesadüf değildir. Yapılan analizler, bu tür yapılar içinde tam bir itaati sağlamak için bireyin tüm duygusal bağlarının ve kimlik dayanaklarının önce zayıflatıldığını, yerlerine grup kimliğinin inşa edildiğini gösteriyor. Nitekim bu yapıda da “anne-baba yerine cemaat” anlayışı telkin edilmiş, bağlılık öncelikle lidere ve örgüte kaydırılmıştır. Cihad Kısa’nın grup dinamikleri analizinde belirttiği üzere, bir dinî gruba tam teslimiyet sağlamak için bireyin ailesiyle kurduğu yaşamsal bağlar bile örgüt tarafından ele geçirilir; sevgi, nefret, aidiyet hisleri artık aileden ziyade örgüt liderine yönlendirilir. Bu süreç başarıyla işletildiğinde, ortaya koşulsuz itaat eden müritler çıkar.

Bir diğer kritik boyut, grubun ezoterik ve hiyerarşik yapısıdır. FETÖ örneğinde, mahrem imamlar, abiler gibi kademeler aracılığıyla her üye sıkı bir kontrol altındaydı. Herkes bir üst kademedeki amirine biat ederken, en tepede lidere mutlak sadakat akıyordu. Böyle bir yapıda, birey kendi ahlaki yargısından ziyade hiyerarşik otoriteye itaat etmeye koşullanır. Stanley Milgram’ın ünlü itaat deneylerini hatırlayalım: Normal insanlar, otorite figürü sorumluluğu aldığını söylediğinde, başkalarına acı vermeye kadar varan eylemler yapabiliyorlar. 15 Temmuz gecesi bazı askerlerin yaptıkları da bundan farklı değildi: Amirlerinden gelen “vurma” emirlerini, sanki sorumluluk kendilerinde değilmişçesine uyguladılar. Çünkü zihinlerinde otoriteye itaat, kişisel vicdandan önce geliyordu. Bu olguya psikososyal yaklaşımla bakarsak, bu genç subayların birçoğu çifte aidiyet içindeydi: Hem Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu hem de bu gizli cemaatin mensubu. Ne var ki cemaat bağlılığı, uzun yıllar içinde öyle güçlü perçinlenmişti ki, kritik anda ağır bastı. Kolektif kimlik, bireysel kimliği yendi.

Takipçilerin aldanmışlığını anlamak için, onları bu yola sevk eden motivasyonları da irdelemeliyiz. İnsanlar neden böyle bir yapıya girer ve hayatlarını adarlar? Bu sorunun cevabı, kısmen Fromm’un Özgürlükten Kaçış eserinde yatar. Fromm’a göre modern insan, bireyselliğin getirdiği yalnızlık ve belirsizlikten kaçmak için otoriter eğilimlere sığınabilir. Kişi, özgürlüğün ağırlığındansa, güçlü bir liderin kılavuzluğunda yaşamayı tercih edebilir – bu sayede hayatına anlam ve yön bulduğunu hisseder. FETÖ’ye katılan birçok kişinin de hayatlarına aşkın bir anlam arayışı içinde olduklarını söyleyebiliriz. Onlara “hizmet hareketi” denilen bir ideal sunuldu: Topluma, dine, insanlığa hizmet etme ülküsü. Bu çekici bir misyondur; özellikle genç yaşlarda insanlara bir amaç, bir dava duygusu vermek, onları motive eder. İlk başta son derece olumlu görünen eğitim faaliyetleri, yardım kampanyaları içinde yer alan birey, yavaş yavaş bu davanın sözde ulviliğine kendini kaptırdı. Bir noktadan sonra davaya adanma ile lidere körü körüne biat arasındaki çizgi silikleşti. Çünkü davayı tanımlayan ve temsil eden, liderin ta kendisiydi. Max Weber’in tanımladığı karizmatik otorite burada devreye girdi: Geleneksel ya da rasyonel yollardan değil, liderin kişisel karizması ve dava anlatısı üzerinden meşrulaşan bir otorite biçimi. Bu tür otoritede takipçiler liderde doğaüstü ya da istisnai nitelikler görür. Giderek, lider ne derse sorgulamadan kabul eden, eleştirel aklını askıya almış bir kitle oluşur.

Kolektif psikolojide tehlikeli bir nokta da kolektif narsisizm diyebileceğimiz olgudur. Liderin narsisizmi, grubun da bir üstünlük vehmi geliştirmesine yol açar. FETÖ mensuplarında yaygın olarak gözlemlenen, kendilerini toplumun geri kalanından daha eğitimli, ahlaklı, çalışkan görme tavrı bunun örneğidir. Lider onların gözünde bir manevi kurtarıcı, kendileri ise “altın nesil”dir. Bizzat örgütün literatüründe kendilerine “altın nesil”, “beklenen nesil” denmiştir. Bu ifade, seçilmişlik duygusunu pekiştirmiştir. Yukarıdan aşağıya “kolektif bir kibir” örgütün yapısına sinmiştir. Kendilerini elit ve kurtarıcı, dış dünyayı bozulmuş ve düşman olarak kodladıkça, biz iyiyiz-onlar kötü ikilemi sağlamlaşır. Bu, bir grubun kendi ahlaki pusulasını yitirmesine zemin hazırlar; zira yapılan her hata, her günah bir şekilde dış düşmanların veya “yüksek dava”nın gölgesinde önemsizleşir. Mesela, sınav sorularını çalmak, devlet kadrolarına hileyle sızmak gibi normalde ahlaksızlık sayılacak eylemler, grup içinde “hizmet için gerekli tedbir” gibi kavramlarla meşrulaştırılmıştır. Foucault’nun ifade ettiği üzere, söylem gücü burada devreye girer: Örgüt kendi terminolojisini ve hakikat rejimini yaratmıştır. Dışarıdaki dünya bunu “kul hakkı yemek” diye adlandırsa da grup içinde bu eylem cihat taktiği olarak alkışlanmıştır. Bu, doğrunun ve yanlışın kolektif çarpıtılmasıdır.

Bion’un bir diğer temel varsayımı olan savaş-kaç (fight or flight) modu da bu grup üzerinde gözlemlenebilir. Yıllarca kendilerini gizleyen ve şartlar olgunlaşana dek “kaçınan” grup, nihayetinde liderin işaretiyle savaş moduna geçmiştir. Paranoid bir grup zihniyetinde, dış dünya zaten hep düşmanlarla doludur; bu düşmanlarla eninde sonunda çatışma kaçınılmaz görülür. O gece, bu paranoya gerçek bir çatışmaya dönüştü. Takipçilerin bir kısmı bu Armageddon anını bekliyordu dahi denebilir; zira kendilerini hak ile batılın final savaşında sanmaya hazırdılar. Girard’ın mimetik kriz teorisinde anlattığı gibi, böylesi bir iç çatışma durumunda şiddet tırmanır ve ancak bir taraf kurban edildiğinde, yani yenildiğinde durur. 15 Temmuz’da da darbe girişimi bastırılırken kamusal öfke, bu grubun üyelerinin topyekûn günah keçisi ilan edilmesine yol açtı.

Burada bir paradoks var: Takipçiler kendilerini kurban etmeye de hazırdılar. Darbe başarısız olursa sonlarının kötü olacağını elbette biliyorlardı. Yine de üstlerinden gelen emirle köprüye, kamu binalarına çıktılar. Bu, fanatik itaatin geldiği uç noktayı gösterir. Örgüt mensuplarının önemli bir kısmı, eylemlerinin meşruluğuna dair öylesine bir inanç içindeydi ki, ölümü göze almakta tereddüt etmediler. Bazıları gerçekten de “şehit olacaklarını” düşünüyor olabilir. Ne acıdır ki, kandırılmış bir dindarlık duygusu, onları kendi halkına silah çekmeye sevk etti. Bu açıdan bakıldığında, bu kişiler de bir bakıma liderin kurbanlarıdır: Zihinleri yıllarca sistematik telkin ve propaganda ile çarpıtıldı, duygu dünyaları suistimal edildi. Erich Fromm, insanın “kendini adama” ihtiyacından bahseder; sağlıklı toplumlarda bu kendini adama, sevgiye, sanata, üretken uğraşlara yönelir. Ancak totaliter veya sapkın yapılarda insanlar kendilerini bir ideolojiye veya lidere adar. Bu, bireyin özgünlüğünü ve vicdanını yitirmesi pahasına olur. FETÖ takipçilerinin yaşadığı tam da budur: Bireysel vicdanın ipotek altına alınması. Artık doğru-yanlış muhakemesi, liderin ağzından çıkan sözlere göre ayarlanır hale gelir.

Takipçileri aldanmış kılan bir diğer boyut, bilişsel çarpıtma ve kapalı bilgi sistemidir. Örgüt, uzun süre kendi medyasıyla, okullarıyla, ev sohbetleriyle mensuplarını dış dünyaya karşı izole bir algı balonu içinde tuttu. Farklı fikirlerin girmesine izin verilmeyen bir ekoyankı odası oluştu. Lider ve üst kademe sürekli olarak “zulüm altındayız, düşmanlarımız var, gizli kalmalıyız, hedefe az kaldı” gibi temalar işledi. Bu propagandanın tetiklediği duygular: Korku, nefret, mesiyanik ümit şeklinde özetlenebilir. Son noktada, grup o kadar fanatikleşti ki, liderin emriyle kendi ölümü pahasına harekete geçebildi. Bu fenomen, sosyal psikolojideki aşırı itaat ve grup kutuplaşması olgularıyla açıklanabilir. Grup içinde radikal fikirler tartışıldığında, birbirini teyit eden bireyler daha da radikalleşir. Darbe öncesi kendi medyalarında, toplantılarında yürüttükleri psikolojik harp, onlara haklılıkları konusunda tam bir fikir birliği sağlamıştı (örneğin, meşru hükümete karşı uzun süredir “hain” ve “zalim” söylemini işlemeleri gibi). Böylece, 15 Temmuz gecesi işledikleri fiiller, onların gözünde belki de “hak edene ceza verme” veya “ilahi adalet tesis etme” çabasıydı.

Takipçilerin psikolojisini incelerken, bir noktayı daha vurgulamak gerekir: Bu insanlar arasında daha sonradan pişman olanlar da çıktı. Gerçeklerle yüzleşme anı geldiğinde, yani liderin kehanetleri boşa çıktığında, davanın aslında bir ihanet projesine dönüştüğü görüldüğünde, kimileri derin bir travma ve yıkım yaşadı. Bazıları inancını tamamen kaybetti, boşluğa düştü; bazıları ise inkâr ve bastırma mekanizmalarıyla hala lidere sadakati sürdürmeye çalışıyor. Bu tablo, Leon Festinger’ın “Beklenen Kıyamet Gelmeyince” adlı meşhur sosyal psikoloji araştırmasını akla getiriyor: Bir UFO tarikatı kıyamet kopacak diye bekler, kopmaz; bir kısım üye hayal kırıklığıyla tarikatı terk ederken, bir kısım “inancımız dünyayı kurtardı” diyerek daha da fanatikleşir. 15 Temmuz sonrasında da benzer bir yarılma gözlendi. Bazıları “kandırıldık, aldatıldık” diye çıkıp özeleştiri verdi, devlete sığındı. Kimi çekirdek mensuplar ise liderlerinin hala masum, her şeyin “daha büyük bir planın parçası” olduğuna inanmak istediler. Bu durum, bir bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance) çözme çabasıdır: İnsan, uğruna her şeyini feda ettiği bir davanın yanlış olduğunu kabullenmek istemez; çünkü bu, kendi hayatının anlamının çöktüğü anlamına gelir. Dolayısıyla, kendini aldatan yeni hikâyeler üretir. Bu, aldanmış ruhların trajedisidir: Hakikati görmek istemezler, çünkü hakikat onları manevi olarak öldürecektir.

Sonuç olarak, aldanmış ruhlar meselesi, sadece bireysel zaaflarla açıklanamaz; karmaşık bir psikososyal manipülasyon süreci söz konusudur. Bu süreçte lider karizması, dini dogmalar, grup baskısı, ideolojik eğitim, korku ve ümit dengesi gibi unsurlar ustaca kullanılmıştır. İnsanların en temel manevi ihtiyaçları – inanma, ait olma, anlam bulma – bu yapı tarafından çarpıtılarak istismar edilmiştir. Ortaya, akıl ve kalbi liderin eline teslim edilmiş bir nevi zombi müritler çıkmıştır. Bu sert bir ifade gibi gelebilir, fakat 15 Temmuz’da kendi halkına kurşun sıkan bir subayın ruh halini başka nasıl tarif edebiliriz? Burada kişisel kötücüllükten ziyade, körlemesine itaatin vahşeti vardır. Hannah Arendt’in Eichmann’ı tanımlarken kullandığı “şeytaniliğin sıradanlığı” (banality of evil) kavramı da hatırlanabilir: Bazen en büyük kötülükler, psikopat caniler değil, düşünme yetisini örgüte teslim etmiş “sıradan” insanlar eliyle işlenir.

Bu açıdan bakıldığında, 15 Temmuz’dan çıkarılacak ders, toplumsal bağışıklığımızı bu tür zihni manipülasyonlara karşı güçlendirmektir. Eleştirel düşünce, etik eğitim, dinî bilinçlendirme bu bakımdan önemli araçlar. Aksi takdirde, bugün bu yapı tasfiye edilse bile, yarın benzer yöntemlerle yeni aldanmış ruhlar ordusu yaratabilecek başka odaklar çıkabilir.

Takipçilerin hikâyesini inceledikten sonra, şimdi de bu olayın bir diğer boyutuna, travma meselesine geçelim. Zira darbe girişimi sadece örgüt için değil, Türkiye toplumu için de benzersiz bir travmatik deneyimdi. Bu travmanın nasıl işlendiği, hangi anlatılara dönüştüğü ve ne gibi toplumsal psikolojik sonuçlar doğurduğu da en az fail ve faillerin psikolojisi kadar önemlidir.

“Seçilmişlik” Travması ve Kolektif Bellek: 15 Temmuz’un Toplumsal Psikopatolojisi

Bir ulusun tarihinde, büyük sarsıntılar ve kırılma anları kolektif hafızada derin izler bırakır. 15 Temmuz darbe girişimi de Türk toplumunun hafızasında böylesine derin bir iz, bir travma olarak yer etti. Ancak bu travma, ilginç bir şekilde, salt bir mağduriyet hikâyesi olarak değil, aynı zamanda bir direniş destanı olarak da kurgulandı. Bu bölümde, 15 Temmuz’un toplumsal düzeydeki psikolojik etkilerini, yani kolektif travma boyutunu ve bunun işlenme biçimini ele alacağız. “Seçilmişlik travması” kavramıyla kastedilen, hem bu travmanın bir millet kimliği inşasında seçilip kullanılması, hem de travmanın bir tür “seçilmiş olma” duygusuna (kader tarafından sınanmış, özel bir misyon yüklenmiş olma hissine) yol açmasıdır. Bu çifte anlamda kavramı açımlayarak ilerleyelim.

Öncelikle, travmanın kendisine bakalım. 15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananlar, binlerce insan için bireysel düzeyde dehşet verici deneyimlerdi: Tankların insanların üzerinden geçmesi, savaş uçaklarının şehir merkezlerini bombalaması, sokak çatışmaları, yakınlarını kaybedenlerin acıları… Travma psikolojisi, böyle olayların insanların dünyaya dair temel güven duygusunu sarstığını söyler. Travma, insanın kendini ve dünyayı anlama biçimini alt üst eder; benlik saygısını, başkalarına güvenini, geleceğe dair umutlarını zedeler. 15 Temmuz da bir gecede, ülkede pek çok kişinin “biz kime güveneceğiz, ordumuz bile bize ateş açtı” diyerek temel bir güven sarsıntısı yaşamasına yol açmıştır. Dahası, bir kesim insan için bu olay bir ihanet travması idi: Yıllarca yardımsever bir hizmet hareketi bildikleri bir yapının, bir “iç düşman” olarak ortaya çıkması, özellikle o yapıyla yolu bir şekilde kesişmiş kişilerde derin hayal kırıklıkları yarattı.

Ancak travmalar sadece bireyleri değil, kolektif kimlikleri de etkiler. Vamık Volkan’ın “seçilmiş travma” kavramına göre, büyük gruplar tarihsel travmaları kolektif kimlik inşasında sembolleştirip kullanabilirler. Bir travma “seçilmiş” travma haline geldiğinde, o olay kuşaklar boyu hatırlanır, ritüellerle canlı tutulur, grup kimliğinin ayrılmaz parçasına dönüşür. Türk tarihinde de böyle travmatik dönüm noktaları vardır: Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, 12 Eylül gibi. 15 Temmuz da şimdiden böyle bir anlatıya dönüşmüştür. Nitekim devlet, hemen ertesi yıl 15 Temmuz’u “Demokrasi ve Millî Birlik Günü” ilan ederek resmi anmalar başlattı. Şehitler anıtları dikildi, o geceye dair sayısız belgesel, film yapıldı, hatıratlar yayımlandı. Tüm bunlar, travmanın kolektif hafızaya kazınması sürecinin parçalarıdır. Jan Assmann’ın kavramsallaştırmasıyla, yaşananlar komünikatif hafıza düzeyinden kültürel hafıza düzeyine taşınmıştır. Yani, olayı yaşayanların şahsi anılarının ötesinde, toplumsal anlatılar, semboller, anma pratikleri oluşturulmuştur. Bu sayede, 15 Temmuz ileride hatırlanırken bireysel hatıralardan bağımsız, kurumlaşmış bir “hikâye” olarak hatırlanacaktır.

Peki bu hikâye nasıl kurgulanmıştır? Travmanın nasıl anlatıya döküldüğü, toplumun psikolojisi açısından belirleyicidir. Burada dikkat çekici nokta, travmadan zafere vurgusudur. Erol Göka, 15 Temmuz’un hemen ardından yazdığı bir analizde, milletin bu travmayı “ayağa kalkarak” yendiğini, travma altında ezilmek yerine onu bir zafer anlatısına dönüştürdüğünü belirtir. Gerçekten de 15 Temmuz gecesi, toplumun önemli bir kesimi sokaklara dökülerek darbecilere direnmiş ve sonuç almıştır. Bu, dünya tarihinde ender görülen bir sivil direniş başarısıdır. Dolayısıyla, travma anlatısı baştan itibaren mağduriyet yerine kahramanlık temasıyla iç içe geçti. Devlet söyleminde 15 Temmuz, sadece hain bir saldırı değil, aynı zamanda “ikinci Kurtuluş Savaşı” gibi bir yeniden doğuş anı olarak sunuldu. Şehitler ve gaziler üzerinden bir şehadet kültü inşa edildi. Dini motifler, bu milli anlatıda belirgin biçimde kullanıldı: Şehitler “ikinci 15’liler” olarak çağrıldı (Balkan Savaşı’nda cepheye giden çocuk yaştakilere atfen), salâlar okundu, “Yeniden Diriliş” teması işlendi. Bütün bunlar, kolektif travmanın anlamlandırılması için yapılan kültürel çabalardır. Çünkü travmayı atlatmanın yollarından biri, ona pozitif bir anlam yükleyebilmektir. Eğer toplum başına gelen felaketi, kendisini mahveden bir darbe olarak değil de Allah’ın inayeti ve milletin cesaretiyle atlatılan bir imtihan olarak görürse, geleceğe daha umutla bakabilir. Nitekim bugün ortalama bir vatandaşa sorulduğunda, 15 Temmuz denince akla “halkın zaferi” gelmektedir, “uğranılan travma” değil. Bu, elbette ki travmanın olmadığı anlamına gelmez; fakat travmanın etkilerini azaltmak için bir başa çıkma mekanizması olarak zafer söylemi inşa edilmiştir.

Toplumun bu olayı işlemesinde rol oynayan bir diğer dinamik de kolektif narsisizmin pozitif bir türevi sayılabilecek kolektif gurur olgusudur. Darbe girişiminin bastırılması, topluma “biz özel bir milletiz, demokrasi için canını veren bir milletiz” duygusu aşıladı. Bu da bir çeşit “seçilmişlik” hissidir, ancak bu kez pozitif içerik yüklüdür: Kötü bir olayı atlatan, hatta onu alt eden seçilmiş bir millet. Göka, büyük travmaların bazen kimlik oluşumunda temel rol alabildiğini ve özellikle seçilerek kimlik inşasında kullanılabildiğini not eder. 15 Temmuz da açıkça böyle bir işleve koşulmuştur. Burada milli liderlik figürünün rolünü de es geçmemek gerekir. Darbe bertaraf edildikten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önderliğinde geniş katılımlı mitingler düzenlendi (“Yenikapı ruhu” gibi kavramlar bu dönemde doğdu). Bu mitinglerde birlik ve beraberlik mesajı verilse de aynı zamanda yeni bir politik meşruiyet anlatısı örüldü: Millet, liderinin çağrısıyla darbeyi püskürttü; öyleyse bu liderlik tarihin akışını değiştiren, milletçe “seçilmiş” bir liderliktir. Bu imaj, iktidar blokunun kendini konsolide etmesinde güçlü bir dayanak oldu. Yani travma, sadece toplumsal dayanışmayı değil, politik otoriteyi de güçlendirdi. Bu durum, Agamben’in istisna hâli teorisiyle de okunabilir: Büyük bir kriz, iktidara normalde eleştirilecek uygulamaları yapma kredisi verir, çünkü toplum korku ve minnet duygusuyla kenetlenmiştir. Nitekim 15 Temmuz sonrası iki yıl süren OHAL dönemi ve çıkarılan KHK’lar, toplumsal muhalefetten büyük bir tepki görmedi; zira travmanın taze etkisiyle, güvenlik ve intikam duyguları ağır basıyordu. Agamben, modern iktidarların sürekli bir istisna durumu yaratarak kendini tahkim ettiğini söyler. Türkiye’de de darbe travması, uzunca bir süre bir tehdit hali duygusunu canlı tutmak için kullanıldı: “FETÖ tehlikesi geçmedi, uyanık olmalıyız, bir daha böyle bir şey yaşamamak için sert tedbirler şart.” Bu söylem, olağan hukuk düzeninden sapmaları makul gösterdi. Toplumun geniş kesimi, binlerce kişinin kamudan ihraç edilmesini, tutuklanmasını, uzun gözaltı ve yargı süreçlerini sorgulamadı; çünkü travmanın sağladığı bir rıza mevcuttu.

Öte yandan, travmanın toplumsal işlenişinde sakıncalı yanlar da yok değildir. Bir travmayı mitolojiye dönüştürmek, bazen onun acı derslerini gölgeleyebilir. 15 Temmuz’un hemen sonrasında toplumda güçlü bir birlik havası esmişken, ilerleyen yıllarda bu olayın politik kutuplaşma aracı haline getirildiğini de gördük. “15 Temmuz’u kimler gerçekten sahipleniyor, kimler göstermelik yapıyor” tartışmaları, kamplaşmalara yol açtı. Travma üzerinden bir iç bağ kurulsa bile, aynı travmanın hatırlanma biçimi konusunda farklı gruplar arasında anlaşmazlıklar çıkabiliyor. Örneğin, muhalefet kanadı 15 Temmuz’u anarken daha çok halkın direnişini vurgularken, iktidar yanlısı kesim liderin çağrısı ve kahramanlığı temasını öne çıkarabiliyor. Yani ortak bir yaşantı dahi, üzerinde mücadele edilen bir anlatı alanına dönüşebiliyor. Bu da travmanın tam anlamıyla sağaltılamaması riskini getiriyor; çünkü travmanın sağaltımı, mümkün olduğunca kapsayıcı ve gerçekçi bir yüzleşme ile olur. Eğer travma sadece tek tarafın zaferi ve diğer tarafın şeytanlaştırılması hikâyesine indirgenirse, altta kaynayan yaralar bakımsız kalabilir.

Kolektif travmanın psikopatolojisi bahsinde önemli bir kavram da paranoya ve komplo eğilimidir. Büyük bir ihanet yaşandığında, toplumda bir daha aynı şeyi yaşamamak için tetikte olma hali anlaşılabilirdir. Ancak bu, bazen aşırıya varıp her gölgede bir düşman görme paranoyasına dönüşebilir. 15 Temmuz sonrası Türkiye’de, sadece gerçek darbeciler ve destekçileri cezalandırılmadı; aynı zamanda muhalif addedilen başka kesimlere de kolayca “FETÖ’cü” yaftası vurulabildi. Bu, travmanın ardından gelen bir tür cadı avı psikolojisidir. Tarihsel olarak bakarsak, her büyük iç düşman travmasından sonra benzer tepkiler görülebilir: ABD’de 11 Eylül travması, Müslümanlara karşı genel bir şüphe atmosferi doğurmuştu; Sovyetler’de 1930’lar tasfiyeleri, geçmiş suikast ve ihanet travmalarının paranoyaya dönüşmesiyle açıklanabilir. Türkiye’de de 15 Temmuz’un gölgesinde, insanlar ihbar mekanizmalarını çalıştırdı, “kripto FETÖ’cüler” avına girişildi. Şüphesiz gerçek suçluların yakalanması gerekiyordu; fakat toplumsal psikolojideki bu paranoya dozu, masum pek çok kişinin de zarar görmesine yol açtı. Örneğin, Bank Asya’ya para yatırmış olmak, bir sohbet grubuna girmiş olmak gibi zayıf karineler, ağır suçlamalar için yeterli sayılabildi. Bu durum, travmanın kollektif bir anksiyete bozukluğuna dönüşme tehlikesini gösterir: Toplum sürekli bir gölge boksu yapar hale gelir, hayalet düşmanlarla savaşır. Agamben’in “güvenlik paradigması” eleştirisi de burada anlam kazanır: Devlet, toplumu koruma iddiasıyla sürekli bir olağanüstü hâl zihniyeti dayatırsa, bu hem demokrasiyi uzun vadede zedeler hem de toplumun ruh sağlığını bozar. Sürekli tehdit algısıyla yaşamak, insanlarda tükenmişlik ve güvensizlik yaratır. Nitekim darbe girişiminden yıllar sonra bile, Türk toplumunda bir travma sonrası stres belirtileri yaygın olarak gözlemlenmiştir. 2016’nın sonrasında yapılan bazı araştırmalar, toplumda belirgin bir güvensizlik, öfke ve kutuplaşma hali olduğunu ortaya koymuştu.

Burada kolektif iyileşme meselesine değinmek gerekir. Travma yaşayan bir toplumun iyileşmesi, adaletin tesisi ve hakikatin ortaya konmasıyla kolaylaşır. 15 Temmuz sonrasında, geniş çaplı davalar görüldü ve birçok fail cezalandırıldı. Bu bir nebze adalet duygusunu tatmin etse de hala bazı soru işaretleri kamuoyunda kalmıştır. Bu soruların açıkça konuşulamaması, örneğin istihbarat zaafları ya da siyasi sorumluluklar gibi konuların üstünün örtüldüğü algısı, travmanın tam olarak işlenmesini engelleyebilir. Toplumsal bellek, açık yara bırakmaktan hoşlanmaz; bir anlatıyla yarayı kapatır. Şu an baskın anlatı, “halk destanı” anlatısıdır ve bu, pozitif bir yara bandı işlevi görüyor. Ancak ileride daha serin kanlı bir tarih yazımı başladığında, belki de 15 Temmuz’un farklı boyutları da ele alınacak ve daha dengeli bir kolektif değerlendirme yapılacaktır. Bu da travmanın olgunlaştırılması evresi olacaktır.

Seçilmişlik travması” tamlamasını son olarak bir başka anlamıyla daha açmak isterim: FETÖ örgütünün kendi yaşadığı travma. Yukarıda “adanmış ruhlar” bahsinde lider ve takipçilerin psikolojisinden bahsettik. Onlar açısından da 15 Temmuz bir travma oldu – hem de çifte travma. Birincisi, planlarının başarısızlığı ve sonrasında maruz kaldıkları ağır yaptırımlar (tutuklanma, kaçış, toplum nezdinde mahkûm edilme) onların dünyasında büyük bir yıkım yarattı. İkincisi ise, inanç travması: Onlar kendilerini “seçilmiş” bir cemaat sanıyorlardı; altın nesil idiler; Tanrı’nın özel görevlileriydiler. Fakat bir gecede ülkenin tamamı tarafından lanetlenen, vatana ihanetle suçlanan bir gruba dönüştüler. Bu, onların seçilmişlik inancına indirilen devasa bir darbedir. Bu yüzden, bu travmayı bazıları inkâr ile, bazıları da radikalleşmeyle karşılamıştır. Kimi pişman olmuş, kimi içine kapanmış, kimisi ise hâlâ komplo teorileriyle teselli bulur hale gelmiştir. Psikiyatristlerin not ettiği gibi, böylesine bir grup halüsinasyonundan uyanmak son derece sarsıcıdır – tıpkı hipnozdan uyanan birinin nerede olduğunu şaşırması gibi. Belki de “seçilmişlik travması” sözünü en çok hak eden kesim, bu aldatılmış cemaatin fertleridir. Çünkü onlar, gerçek seçilmişliğin olmadığını, liderlerinin bir put olduğunu acı yoldan öğrendiler. Bu kişiler için rehabilitasyon ayrı bir toplumsal sınav olacaktır. Öfkeyle yaklaşmak yerine, bir kısmının gerçekten “kurban” olduğunu anlamak ve onları topluma kazandırmak da uzun vadede gereklidir. Aksi halde, dışlanmış ve şeytanlaştırılmış bu insanların çocukları ve yakınları arasında yeni radikalizm tohumları filizlenebilir.

Toparlarsak, 15 Temmuz’un kolektif psikopatolojisi hem travmanın toplumsal bellekle harmanlanmasını hem de yeni bir milli mitoloji yaratılmasını içerir. Bu mitoloji şu anda birleştirici bir fonksiyon görse de zamanla eleştirel bir gözle güncellenmelidir ki gerçek bir yüzleşme mümkün olsun. Travmayı unutmamak önemlidir, ama ondan ders çıkarmak daha da önemlidir. Assmann’ın dediği gibi, hafıza mekânları inşa etmek tek başına yetmez; önemli olan, bu hafızanın anlamlı ve yapıcı bir diyalog üretmesidir. Toplum içindeki farklı kesimlerin 15 Temmuz’u konuşabilmesi, sadece resmi anlatıyı tekrar etmekle değil, kendi deneyim ve duygu dünyalarını da paylaşabilmesiyle tam bir iyileşme sağlanacaktır.

Sonuç ve Özgün Değerlendirmeler

15 Temmuz darbe girişiminin psikopatolojik teşrihi, bizi insan psikolojisinin karanlık ve aydınlık yönleri üzerine derin bir tefekküre sevk etti. Bir yanda, mesiyanik narsisizmin tezahürü olan bir liderin patolojik hırsı ve yanılsamaları; diğer yanda, aldatılmış ruhların trajedisi ve sorgusuz itaati ve bir de tüm bunların toplum bünyesinde yarattığı kolektif travma ve ondan doğan destansı anlatı… Bütün bu boyutlar, aslında insanlık durumunun uç örneklerini barındırıyor.

Bu analiz bize gösteriyor ki, siyasi tarihin böylesi kırılma anlarını anlamak için salt politik veya ideolojik açıklamalar yeterli değil. İnsanların iç dünyalarını, korkularını, inançlarını, zaaflarını hesaba katmadan yapılan çözümlemeler eksik kalacaktır. 15 Temmuz vakası, psikoloji ile siyasetin ne kadar iç içe geçebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Güç tutkusu, inanma ihtiyacı, korku ve travma gibi unsurlar, tarihin akışını ekonomik çıkarlar veya politik ideolojiler kadar, belki onlardan da fazla etkileyebiliyor. Bu nedenle akademik dünyada disiplinlerarası yaklaşımların ne denli önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Psikiyatri, sosyoloji, teoloji, siyaset bilimi bir araya gelerek resmin bütününü anlamamıza yardım edebilir.

Makalenin başında, “hiç kimsenin akıl edemeyeceği ve yazamayacağı” kadar kapsamlı ve yeni bir analiz hedeflediğimizi söylemiştik. Bu iddialı hedefe ne kadar ulaştığımız okurun takdirindedir. Ancak en azından şunu yaptığımızı umuyoruz: 15 Temmuz’u klişeleşmiş söylemlerin ötesine geçerek, insani ve eleştirel bir mercekten yeniden değerlendirmek. Bu süreçte Jung, Fromm, Bion, Girard, Assmann, Agamben gibi farklı düşünürlerin kavramlarını yaratıcı biçimde kullandık. Bu da bize yeni bazı öngörüler kazandırdı. Örneğin, 15 Temmuz’u bir mimetik rekabet olarak görmeyi önerdik: Yani aslında iki “mesih” iddiasının – biri siyasi iktidarın meşruiyet iddiası, diğeri paralel yapının kurtarıcılık iddiası – çarpışması şeklinde okunabileceğini düşündük. Gerçekten de bir bakıma bu olay, devlet içinde uzun süre uyumlu gitmiş iki ortağın (siyasal İslamcı iktidar ile cemaat) nihayetinde ikisi de mutlak hakikat ve güç iddiası taşıdığından çatışmaya girmesinin hikâyesiydi. Girard böyle durumları “monstrous double” (canavar ikizler) çatışması olarak tanımlar – rakipler birbirine benzedikçe çatışma şiddetlenir. Burada da ideolojik söylemleri farklı olsa da her iki tarafın da kendini “hakikat tekelcisi” görmesi, çatışmayı kaçınılmaz kıldı. Bu açıdan bakıldığında, toplum olarak çıkaracağımız derslerden biri, çoğulculuğun ve mütevazılığın erdemi olmalıdır. Tek hakikatin kendinde olduğuna inanan yapılar, er ya da geç yıkıcı bir sınav verirler. Bu ister bir dini grup olsun ister siyasi bir hareket – herkes biraz kendi içindeki yanılabilirlik payını kabul etmeyi öğrenmelidir.

Bir diğer özgün önerimiz, 15 Temmuz sonrası sürece dair olacaktır. Toplumda bu olay nedeniyle oluşan kutuplaşma ve travma kalıntıları hala tam manasıyla onarılabilmiş değildir. Bu noktada, tıpkı bireysel travma terapilerinde olduğu gibi, toplumsal düzeyde de bir yüzleşme ve affetme çalışması gerekebilir. Burada “affetme” derken suçun cezasız kalmasını kastetmiyoruz elbet; fakat özellikle pişmanlık göstermiş, suça bulaşmamış ve sadece bir dönemin yanılsamalarına kapılmış insanların rehabilitasyonu önemli. Aksi takdirde, dışlanmış grupların ikinci nesilleri arasında düşmanlık duygusu devam eder. Toplumsal barış, adaletin yanında merhameti de içerir. Bu dengeyi kurmak kolay değil; belki de önümüzdeki yılların en zorlu işi bu olacak.

Ayrıca, eğitim sistemimiz ve dini yapılarımız üzerinde de düşünmeliyiz. Nasıl oluyor da binlerce eğitimli insan böylesi bir manipülasyona açık kalabildi? Demek ki eğitim sistemimiz eleştirel düşünceyi, ahlakî muhakemeyi yeterince verememiş; belki de sadece bilgi yüklemekle yetinmiş. Din eğitimi bağlamında ise, ilahiyatçılar bu tür sapkın dini yorumların nasıl zemin bulduğunu analiz etmeli. Cemaat ve tarikat yapılarının denetlenmesi, şeffaflaşması elzem. İnsanlar dini ihtiyaçlarını sağlıksız kanallardan gidermeye çalıştığında, suistimale açık hale geliyorlar. Modern toplumda dini özgürlük ile kamu güvenliği arasındaki çizgiyi yeniden tartmak gerekebilir. Belki de bir daha böyle bir yapılanma doğmaması için, dini oluşumların şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukuka bağlılık ilkelerine tabi olmasını sağlayacak düzenlemeler düşünülmeli.

15 Temmuz örneği bize bir de şunu hatırlatıyor: Liderlik kültü çok tehlikeli bir şeydir. Siyasette de sivil toplumda da lidere aşırı tapınma ve her dediğini doğru kabul etme anlayışı kök salarsa, orada demokrasi de akıl da işlerliğini yitirir. Bu nedenle toplum olarak liderleri makul bir düzeyde tutmayı bilmeli, kimseyi putlaştırmamalıyız. Jung bir yerde der ki, “İnsanlar putlarını yıkmalı, yoksa putlar insanları kurban eder.” 15 Temmuz’da bir put (karizmatik lider putu) binlerce insanı ve neredeyse koca bir ülkeyi kurban ediyordu – son anda millet kendi putunu yıktı, diyebiliriz. Bu ders akılda tutulmalıdır.

Son olarak, bu makalenin özgün bakış açısı konusunda bir değerlendirme: Yukarıda pek çok düşünürden, kuramdan yararlandık ama her seferinde onları bir araya getirerek yeni bir sentez sunmaya çalıştık. Belki de daha önce 15 Temmuz üzerine hiç kimse Jung’un arketiplerini, Fromm’un narsisizmini, Girard’ın kurban teorisini, Bion’un grup psikolojisini bir potada eriterek düşünmemişti. Biz bu cesur sentezi yapmaya gayret ettik. Bu çaba, sadece akademik bir entelektüel tatmin için değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk duygusuyla yapıldı. Çünkü geçmişi anlamak, geleceği korumanın ön koşuludur. Eğer biz 15 Temmuz’u gerçekten anlarsak – sadece kimin ne yaptığı değil, nasıl ve neden yaptığı düzeyinde anlarsak – benzeri karanlık yollara düşmeyi önleyebiliriz. Her şeyden önce, halkın demokratik bilinci güçlenir. İnsanlar bir daha sahte peygamberlerin peşine düşmez, çünkü bu süreçlerin nasıl işlediğini bilir.

Darbe girişiminin ertesinde meydanlarda sıkça duyduğumuz bir slogan vardı: “Unutma, unutturma!” Evet, unutmayalım. Ama sadece olguları değil, onların ardındaki insanî zaaf ve erdem hikâyelerini de unutmayalım. Unutmayalım ki, bir daha unutulacak acılar yaşamayalım. Bu makalede yapmaya çalıştığımız, unutulmaması gerekenleri bir nebze olsun zihinlere nakşetmekti.

Son söz olarak diyebiliriz ki, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin psikopatolojik teşrihi bize hem bir uyarı hem de bir umut mesajı verir: Uyarı şudur ki, eğer toplum olarak eleştirel aklı ve sağduyuyu yitirir, otoriter yapılara kayıtsız koşulsuz teslim olursak, en değerli hazinemiz olan hürriyetimizi ve barışımızı kendi elimizle tehlikeye atarız. Umut ise şudur ki, böylesine ağır bir badireyi bile milletçe dayanışma ile atlatabildiysek, gelecekte de demokratik olgunluğumuzu koruyabilir, travmaları aşabiliriz. Yeter ki hem fert hem toplum olarak nefs muhasebesi yapabilelim, hatalarımızdan ders çıkarabilelim. Jung’un dediği gibi, insan gölgesiyle yüzleşirse onu kontrol altına alabilir; toplumlar da karanlık geçmişleriyle yüzleşirse daha aydınlık bir geleceğe yol alabilirler.

Bu makaleyi, tarihin bu önemli vakasına dair bir ibret resmi çizme gayretiyle kaleme aldık. Kendi sınırlarımız dâhilinde olabildiğince derin, özgün ve çok yönlü olmaya çalıştık. Neticede, 15 Temmuz’u anlamak demek, insan doğasını ve toplum mekanizmalarını anlamak demektir. Bu da hiç bitmeyecek bir arayıştır. Ancak inanıyoruz ki, böylesi samimi ve analitik çabalar, gelecekte daha sağlıklı bir toplum ve daha bilinçli bireyler olabilmemiz için küçük de olsa bir katkı sunacaktır. Unutmamak ve bir daha yaşamamak dileğiyle…

Bir yanıt yazın