Post-Truth Çağında Entelektüel Varoluşun İmkânı: Değer Temelli Bir İnceleme
Giriş
“Post-hakikat” (İng. post-truth) kavramı, özellikle 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmesinin ardından akademik ve popüler tartışmaların merkezine yerleşmiştir. Oxford’un tanımına göre post-hakikat, “nesnel olguların kamuoyunu şekillendirmede duygular ve kişisel inançlar kadar etkili olmadığı koşulları” betimler. Bu olgu, günümüz siyasal ve toplumsal hayatında hakikatin öneminin görece azalmasına işaret eder. Nitekim çağdaş kullanımıyla hakikat sonrası terimi, hakikatin anlam değerini, toplumsal ağırlığını ve işleve sahip olma gücünü yitirdiği; insanların gerçekleri duymaya karşı duyarsızlaştığı bir dönemi tanımlamaktadır. Bu dönemde hakikat, değer yargılarımızın temelinde eskisi kadar yer tutamaz hale gelmiş; gerçek, gerçek dışı olana karşı mevzi kaybederek geri çekilmiştir. Sonuç itibariyle, hakikatin ahlaki-etik, hukuksal ve siyasal ilişkiler ağındaki anlamı çözülmeye uğramış görünmektedir.
Bu “post-hakikat çağ” aynı zamanda gerçeklik-sonrası bir dünyaya tekabül eder: Nesnel gerçekliğin yerini söylemsel inşaların ve duygusal anlatıların aldığı, “olgusal doğruların” ise ikinci plana itildiği bir dönem. Bir başka deyişle mesele, hakikatin tamamen ortadan kalkması veya açıkça inkâr edilmesinden ziyade, hakikatin ikincil öneme düşmesidir. Hakikatin giderek önemsizleştiği bu çağda, yanılsamalar ve kurguya dayalı söylemler muazzam bir artış gösterme fırsatı bulmaktadır. Son yıllarda “fake news” (yalan haber), “alternatif olgular” gibi kavramların yaygınlaşması; Brexit süreci, COVID-19 “infodemisi” veya 6 Ocak 2021 ABD Kongre Baskını gibi olaylarla bağlantılı olarak hakikat-sonrası siyasetin tezahür etmesi, bu olguyu somutlaştıran örneklerdir. Tarih boyunca dinler, felsefi sistemler ve bilimsel düşünce “gerçeğin ve doğrunun” peşinde geliştiyse de, günümüzde bilgi ekosistemindeki köklü değişimler hakikatin bu ayrıcalıklı konumunu sarsmış görünmektedir.
Böylesi bir ortamda entelektüel figürünün toplumsal rolü ve varoluş imkânı da ciddi bir sorgulamaya açıktır. Entelektüeller geleneksel olarak hakikatin arayıcısı ve taşıyıcısı, toplumun vicdanı ve eleştirel aklın sesi olarak görülmüştür. Peki, hakikatin değersizleştiği, gerçek ile yalan arasındaki sınırın bulanıklaştığı post-hakikat çağında entelektüel varoluş nasıl mümkün olabilir? Bu makale, bu soruyu aksiyolojik, yani değer temelli bir perspektiften ele almaktadır. Felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi, kültürel kuram ve medya eleştirisi gibi farklı disiplinlerin bakış açılarını birleştirerek, post-hakikat çağın kavramsal-tarihsel çerçevesini ve entelektüelin bu çağdaki konumunu irdeleyeceğiz. Hakikat, temsil, söylem, gerçeklik ve simülasyon gibi kavramların dönüşümünü inceleyip; entelektüelin etik sorumluluğunu ve değer üretme işlevini masaya yatıracağız. Baudrillard, Foucault, Habermas, Arendt, Žižek ve Byung-Chul Han gibi düşünürlerin kuramsal yaklaşımlarını tartışmaya dahil ederek, günümüz entelektüelinin içinde bulunduğu aksiyolojik krizi çözümleme amacı güdeceğiz. Son bölümde ise, post-hakikat düzende entelektüelin yeniden konumlandırılmasına dair değer temelli stratejiler ve yapısal çözüm önerileri sunacağız.
Post-Hakikat Çağın Kavramsal ve Tarihsel Çerçevesi
“Post-hakikat” kavramının kökeni ve gelişimi, çağımızın düşünsel iklimini anlamak açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Terim ilk olarak 1990’larda ABD’li oyun yazarı Steve Tesich tarafından kullanılmış, 2004’te ise Ralph Keyes’in The Post-Truth Era (Gerçek Sonrası Çağ) kitabıyla popülerlik kazanmıştır. Özellikle 2016’dan itibaren kavram, hem siyasal hem kültürel bağlamda hakikatin konumunun zayıflamasını ifade etmek üzere yaygın biçimde benimsenmiştir. Post-hakikat çağın temel özelliği, nesnel gerçeklik ile söylemsel kurgu arasındaki ayrımın belirsizleşmesidir. Bir yandan açıkça yalan veya yanlış olduğunun bilincinde olunan iddialar dahi geniş kitlelerce doğruymuş gibi benimsenebilmekte; öte yandan yöneticiler ve kanaat önderleri, doğruyla yanlış arasındaki farkı önemsemeksizin kendi anlatılarını dayatabilmektedir. Duygulara hitap eden popülist retorikler, kanıt ve mantığın önüne geçmekte; böylece kamuoyunun şekillenmesinde olgusal doğruların etkisi azalırken, inanç ve hislerin etkisi artmaktadır.
Bu olgunun arka planında, 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başındaki toplumsal-kültürel dönüşümler yatmaktadır. Bir görüşe göre, post-hakikat çağın tohumları postmodernitenin bilgi ve hakikat konusundaki radikal şüpheciliğinde bulunabilir. Özellikle postmodern felsefenin büyük anlatılara ve nesnel hakikat iddialarına duyduğu kuşku, hakikatin göreceleşmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim Ralp Keyes ve Lee McIntyre gibi yazarlar, postmodern söylemlerin (özellikle bilim ve hakikate dair şüpheci epistemolojilerin) post-hakikat fenomenine yol açtığını ileri sürmüştür. Öte yandan Truman Chen ve Stuart Sim gibi araştırmacılar bu görüşü indirgemeci bularak, post-hakikat olgusunu yalnızca postmodernizme bağlamanın hatalı olduğunu savunmuştur. Belirtmek gerekir ki post-hakikat, yalnızca entelektüel bir tartışma konusu değil, aynı zamanda nesnel toplumsal koşullarla da alakalı karmaşık bir durumdur. Nitekim post-hakikat olgu, belirli bireylerin niyet ve tutumlarından bağımsız şekilde, çağdaş toplumun entelektüel, ekonomik ve teknolojik koşullarının yarattığı çok boyutlu bir gerçeklik olarak değerlendirilmektedir.
Bu çok boyutlu gerçeklikte, siyasal iletişimde yalan ve çarpıtma taktiklerinin artması önemli bir etken olarak görülür. Yalnızca “kötü niyetli aktörlerin” yalan söylemesi değil, aynı zamanda medya ekosisteminin yapısal dönüşümü de hakikat-sonrası duruma zemin hazırlamıştır. Örneğin sosyal medyanın yükselişi, enformasyon patlaması ve dijital yankı odaları olguları, yanlış bilgilerin yayılımını hızlandırırken, ortak bir gerçeklik duygusunu zayıflatmaktadır. Bu nedenle, post-hakikat politikalarını sadece bir propaganda yeniden canlanması olarak görmek eksik kalacaktır. Günümüzün dezenformasyon sorunları, klasik propaganda teknikleriyle benzerlik taşısa da dijital çağın katılımcı ve etkileşimli yapısıyla birleşerek yeni bir epistemik kırılmaya işaret etmektedir.
Hakikatin dağılışı kitle psikolojisinde de gözlemlenebilir. Hannah Arendt, daha 20. yüzyıl ortalarında “hakikat ve siyaset” arasındaki gerilime dikkat çekmiş ve kamusal alanda yalanın süreklileşmesinin yol açacağı tehlikeleri vurgulamıştır. Arendt’e göre sistematik yalanlar karşısında kitleler eninde sonunda gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi tamamen yok saymak zorunda kalabilir; öyle ki “hakikat ya da yalan – artık hangisi olduğunun önemi kalmaz” hale gelebilir. Bu durumda kamusal yaşamdan güvenilir hakikat bütünüyle kaybolur ve onunla birlikte toplumsal hayatın istikrarı da çöker. Arendt “hakikatsizleşme” (defactualization) adını verdiği bu durumda, olgusal gerçeklerin yerini kurgu ve propaganda aldığında, bireylerin gerçeklikle bağının kopacağını, ancak sonunda fiziksel gerçekliğin yine de insanı yakalayacağını belirtir. Nitekim yalan söyleyen kişi dahi aslında doğrunun varlığını varsayar; yalan ile gerçeğin farkı ortadan kalktığında ise sahteyle gerçeği ayırt etmenin ölçütü kalmaz. Byung-Chul Han’ın ifadesiyle, günümüz yeni nihilizm çağında yalan artık hakikat kılığında sunulmaya gerek duyulmaksızın dolaşıma sokulmaktadır; hatta hakikat, yalan olarak damgalanabilmektedir. Böylece hakikat ile yalan arasındaki ayrımın bizatihi kendisi aşınmaktadır. Klasik anlamda yalancı, doğruyu bildiği halde tersini iddia eden kişiydi; oysa post-hakikat dönemin ikonik figürü, gerçeğe tamamen kayıtsız kalarak canının istediğini söyleyen kişidir. “Alternatif gerçekler” veya “fake news” tam da bu hakikatsizleşmiş ortamın ürünleridir: Amaç, doğrudan doğruyu yalanla ikame etmek değil, gerçekliğin kendisini bulanıklaştırmak ve “olgusallık” duygusunu aşındırmaktır.
Hakikat, Söylem ve Simülasyon: Gerçekliğin Dönüşümü
Post-hakikat çağın anlaşılması için hakikat, temsil, söylem, gerçeklik ve simülasyon kavramlarındaki dönüşümü irdelemek gerekir. Bu bağlamda modernite sonrası düşünürlerin analizleri bize kılavuzluk edecektir.
Michel Foucault, hakikatin toplumsal inşasına ilişkin kavramlarıyla, günümüzün hakikat rejimini anlamamızı sağlar. Foucault’a göre her toplum, kendi “hakikat rejimi”ni üretir; yani o toplumda doğru olarak işlev gören söylem türlerini, doğruyu yanlıştan ayırma mekanizmalarını ve hakikati söyleme yetkisine sahip olanların statüsünü tanımlar. Hakikat, gücün dolaşımından bağımsız değildir; bilakis “hakikat” dediğimiz şey, iktidarın belirli söylemleri doğruluk mertebesine yükseltmesiyle oluşan sistemli bir süreçtir. Modern toplumlar uzun süre bilimsel bilgi ve rasyonel söylem etrafında bir hakikat rejimi inşa etmiş, “nesnel bilgi”nin ayrıcalığını vurgulamıştır. Ancak dijital çağda medya ve iletişim araçlarının değişimi, hakikat kriterlerini de dönüştürmektedir. Artık gerçeklik algımız, büyük ölçüde kullandığımız iletişim mecralarının yapısıyla çerçevelenmektedir. Örneğin sosyal medya algoritmaları, hangi söylemin görünür olup hangisinin bastırılacağını belirleyerek, meşru gerçeklik algısını gölge bir şekilde biçimlendirebilir. Foucault’nun perspektifinden, post-hakikat olgusu bir iletişim patolojisinden ziyade yeni bir söylemsel rejimin doğuşuna işaret eder: Dijital çağın getirdiği bu yeni rejimde iktidar, hakikati yönetme şeklini değiştirmiş; uzmanlar ve kurumlar üzerindeki güven aşınırken, hakikat iddiasının otoritesi dağılmıştır.
Jean Baudrillard ise içinde yaşadığımız gerçeklik krizini “hipergerçeklik” (gerçek-ötesi) kavramıyla açıklar. Baudrillard’a göre modern toplum, simülasyonların egemen olduğu bir evreye girmiştir; bu evrede işaretler (imgeler, söylemler, medyatik temsilciler) herhangi bir aşkın gerçeğe göndermede bulunmaksızın kendi başına gerçeklik etkisi yaratır. Hipergerçek, “gerçek ile hayali arasındaki karşıtlığın silindiği” bir durumdur; öyle ki hakikat ile kurgu birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon eserinde betimlediği gibi, çağımızda simülasyon, “yanlış ya da sahte olanı, gerçeğinden daha gerçek yeni bir gerçekliğe” dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreçtir. Kitle iletişim araçları, dijital ekranlar ve imgeler dünyası o denli yaygınlaşmıştır ki, gerçekliğin kendisi enformasyon patlaması altında adeta çökmüş; hakikat, çeşitli simulakrumlar arasında eriyip gitmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Baudrillard’ın kuramı post-hakikat olgusunun habercisidir: Gerçekliğin yerine geçmiş hipergerçeklik düzeni, bilgi ve iletişim bolluğu içinde hakikatin dağılması sonucu yaratmaktadır. Nitekim bir yazarın ifadesiyle, “simülakr ve simülasyon, post-hakikat teorisine giden eleştirel adımlardır – gerçek, enformasyon ve haber patlaması altında çöker”. Post-hakikat, dijital teknolojiler ve küreselleşme çağında bir tür “toplumsal entropi” olarak zuhur etmektedir. Sonuçta “gerçek, Baudrillard’ın iddia ettiği gibi geri dönüşü olmayacak denli kirlenmişse” artık hakikat ile hayal ürünü arasında keskin bir ayrım gözetmek imkânsızlaşır. Baudrillard, günümüz dünyasını “farklı bir boyutta bir gerileme” olarak nitelerken, aslında toplumsal simgelerin etik ve anlamsal derinliğini yitirdiği bir aksiyolojik krize de işaret eder. Hipergerçek bir evrende aşkın değerler veya temel ölçütler bulanıklaştığından, insanlık “sabit bir bilişsel ve etik muhakeme sistemi”nden mahrum kalmıştır. Böyle bir zeminde, dijital imge akışı yeni bir ölçü birimi haline gelir ve hakikatin yerine geçer.
Hakikat ile temsil arasındaki bu kopuş, kültürel ve siyasi alanda derin sonuçlar doğurur. Gerçekliğin yerini kurgusal söylemlerin alması, toplumsal bilinçte bir kaygan zemin yaratır. İnsanlar, dünyaya dair anlayışlarını somut deneyim ve kanıttan ziyade, dilsel-söylemsel temsiller aracılığıyla edinir hale gelir. Yukarıdaki Baudrillard’cı analiz, pandemi döneminde veya küresel krizlerde gördüğümüz tuhaf olguları açıklar niteliktedir: Örneğin COVID-19 hakkında bilimsel gerçekler yerine komplo teorilerinin rağbet görmesi, milyonların gerçek tehlikeye rağmen “simülasyon düzleminde” yaşaması bu hipergerçeklik koşullarının sonucudur. Dijital çağ, bireyleri geniş kamusal mekânlardan çekip evlerin dar ekranlarına hapsetmekte; böylece hakikatle kurulan temas dolayımı artmaktadır. Gerçeğin yerini dildeki temsilleri alınca, hemen her fikir kendine özgü bir “gerçek” statüsü kazanabilmektedir. Bu durum, bir yandan çoğulcu bir söylem çeşitliliği sunsa da, öte yandan ortak bir gerçeklik duygusunun çözülmesi anlamına gelir. Sonuç olarak, post-hakikat çağ, radikal bir temsil krizi olarak da okunabilir: Gerçek, temsil edilemeyerek ya da sınırsızca temsil edilerek (aşırı temsil bombardımanı altında) yok olmaktadır.
Entelektüel ve Aksiyolojik Kriz
Hakikatin değersizleşmesi ve gerçekliğin çözülmesi, temelde bir aksiyolojik kriz’le, yani bir değerler kriziyle iç içedir. Toplumun hakikat, dürüstlük, güven, adalet gibi kurucu değerlerinin aşınması, entelektüel varoluşun zeminini de sarsmaktadır. Entelektüel, tanım gereği, hakikati arayan ve değer üreten bir figürdür; fakat post-hakikat çağda bu misyon, belki de tarihte hiç olmadığı kadar zor bir hal almıştır. Günümüz entelektüeli, yalnızca olgusal bir “bilgi krizi” ile değil, aynı zamanda derin bir anlam ve değer kriziyle karşı karşıyadır.
Byung-Chul Han, enformasyon çağındaki hakikat krizini bir nihilizm bağlamında değerlendirir. Han’a göre içinde bulunduğumuz çağda yalan, artık hakikat kisvesine büründürülmeye gerek kalmadan dolaşıma girebilmektedir; hakikat ise kolayca “yalan” yaftası yiyebilmektedir. Böylece doğru ile yanlış arasındaki geleneksel ayrım ortadan kalkarken, toplumda hakikate yönelik istencin (truth-drive) kaybolması söz konusudur. Han, bu gelişmeyi “yeni bir nihilizm” olarak nitelendirir ve hakikat arzusunun yitimi ile toplumun çözülüşünün birbirini beslediğini öne sürer. Gerçekten de, eğer bir toplumda bireyler “doğruyu önemseme” motivasyonlarını yitirirse, ortak zeminde buluşmaları, güven ilişkileri kurmaları da imkânsızlaşır. Toplumsal bağlar gevşer; her birey kendi inanç balonuna çekilir. Bu da kolektif bir değer dağılmasına yol açar. Han’ın işaret ettiği üzere, hakikat için mücadele isteğinin ortadan kalkması, toplumsal dokunun çözülmesine neden olmakta; toplumsal dağılma derinleştikçe de hakikate olan ilgi daha da azalmakta, bir kısır döngü oluşmaktadır.
Aksiyolojik krizin bir boyutu da etik sorumluluk kavramının zayıflamasıdır. Entelektüeller, Aydınlanma’dan bu yana kamusal alanda doğruları ifade etmek, iktidarın yalanlarını ifşa etmek ve topluma yol göstermek gibi etik yükümlülükler üstlenmişlerdir. Noam Chomsky’nin klasik ifadesiyle “entelektüellerin sorumluluğu, gerçeği söylemek ve yalanları açığa çıkarmaktır”. Ne var ki post-hakikat dönemde bu sorumluluğu yerine getirmek çetinleşmiştir. Zira hakikati dile getirmek, artık sadece yanlışlanma riski taşımakla kalmaz; aynı zamanda geniş kitlelerce duymazdan gelinme, önemsizleştirilme veya alternatif gerçekler uğultusu içinde boğulma riski taşır. Bir entelektüelin etik uyarıları, eğer toplum gerçeklere karşı kayıtsızlaşmışsa, karşılık bulamayabilir. Dahası, entelektüelin değer üretme çabası, değerin kendisinin erozyona uğradığı bir iklimde anlam yitimine uğrar. Örneğin dürüstlük, adalet, eleştirel akıl gibi temel değerlerin kıymeti bilinmez hale geldiğinde, entelektüel tartışmalar da kısır kamplaşmalar veya retorik gösterilere indirgenir.
Slavoj Žižek’in ideoloji eleştirisi, bu durumu anlamamıza yardımcı olur. Žižek, günümüz toplumunda hakim olan kinik aklı (cynical reason) vurgulayarak, insanların artık “büyük Öteki”ye inanıyormuş gibi yapmadığını belirtir. Onun “sembolik etkinliğin çöküşü” (demise of symbolic efficiency) dediği olgu, aslında kurumsal otoritenin hakikat belirleme gücünü yitirmesi anlamına gelir. Eskiden toplum, gelenek, din, bilim gibi otoritelerin belirlediği doğrulara güvenirdi; Žižek’in Lacancı terimlerle “Büyük Öteki” adını verdiği bu mertebe, bir anlamda nihai hakem konumundaydı. Ancak bugün, bu büyük hakikat otoritesine olan inanç dağılmıştır. Sonuç? İnsanlar ya hiçbir şeye tam olarak inanmamakta (genel bir inançsızlık, kiniklik) ya da kendilerine küçük ölçekli otoriteler bulmaktadır. Žižek, Büyük Öteki’nin (yani kurumsal hakikat merciinin) ölümünün, iki yönelim doğurduğunu söyler: Kimi insanlar “küçük ötekilere” – guru’lara, komplo teorisyenlerine, sözde uzmanlara – bel bağlar; kimileri ise tüm olayların ardında gizli bir güç, bir komplo şebekesi arayışına girer. Böylece toplumsal zeminde ya irrasyonel inanç cemaatleri (örn. aşırı karizmatik liderlere tapan gruplar, sahte bilim heveslileri) ya da aşırı kuşkucu komplo anlatıları boy gösterir. Her iki durumda da, ortak rasyonel değerler ve olgusal zeminde buluşma ihtimali zayıflar. Žižek’in tespiti, bugünün entelektüel ikliminde değerlerin nasıl kutuplaştığını gösterir: Ya hiç kimse hiçbir şeye inanmaz halde “ironi ve alay” modundadır ya da bazıları her şeye inanmaya hazır halde eleştirel aklı askıya almıştır. Bu da bir aksiyolojik uçurum yaratır.
Bu noktada Hannah Arendt’in siyaset felsefesi, entelektüelin değerler krizindeki rolünü aydınlatır. Arendt, totaliter rejimlerin başarısını, toplumun gerçek ile yalan arasındaki farkı ayırt etme yetisini yok etmesine bağlamıştı. Ona göre, kimse hakikatin tamamen ortadan kalktığını ileri sürmese de, insanların gerçeklik duygusunun tahrip edilmesi en büyük tehlikedir. Arendt’in vurguladığı etik sorumluluk, gerçekleri inatla savunmak ve kamusal hafızayı diri tutmaktır. Entelektüelin aksiyolojik krizdeki görevi de tam bu noktada ortaya çıkar: Topluma yeniden bir ortak gerçeklik ufku ve değer ekseni sunabilmek. Zira hakikat olmadan, hiçbir değer üzerinde uzlaşmak mümkün değildir. Timothy Snyder’in uyarısıyla, “hakikatten vazgeçtiğimizde, yerine sadece gösteri koyabilecek servet ve cazibeye sahip olanlara gücü teslim ederiz. Temel olgularda uzlaşma olmazsa, yurttaşlar kendilerini savunacak bir sivil toplum da oluşturamaz”. Başka bir deyişle, hakikat duygusu kaybolduğunda, toplumsal değerler de otoriter mitlere ve yanılsamalara teslim olur – ki bu da ön-faşizan bir duruma işarettir. Bu perspektiften, entelektüelin aksiyolojik misyonu, hakikatin savunusunu yapmak kadar, hakikate bağlı değerleri (dürüstlük, adalet, özgür eleştiri vb.) yaşatmak ve güncellemek olmalıdır.
Post-Hakikat Çağında Entelektüelin Konumu ve Söylem Stratejileri
Günümüz entelektüeli, tarihsel olarak alışık olduğu kamusal etkiyi ve otoriteyi büyük ölçüde yitirmiş durumdadır. Bunun ardında yatan nedenlerden biri, post-hakikat çağın beslediği anti-entelektüalizm ve anti-uzmanlık eğilimidir. Popülist siyasetçiler ve medyatik aktörler, sık sık entelektüelleri ve uzmanları “elitler” olarak hedef almakta, halkın duygularına hitap eden basit söylemleri, entelektüel analizlerin önüne koymaktadır. Örneğin, Britanyalı bir siyasetçinin ünlü ifadesiyle “Artık bu ülke uzmanlardan bıktı”, hakikat sonrası dönemin slogana dönüşmüş bir ifadesidir. Benzer şekilde aşı karşıtı hareketler, iklim değişikliği inkârcıları veya komplo teorisyenleri, akademik ve bilimsel uzmanlığı küçümseyerek kendi alternatif hakikat evrenlerini yaratmaktadır. Bu gelişmeler, entelektüelin kamusal imajını zedelemiş, entelektüel otoriteye duyulan güveni azaltmıştır. Tom Nichols’un “uzmanlığın ölümü” (death of expertise) diye adlandırdığı olgu tam da budur: Kamusal söylemde cehaletin, bilgi kadar muteber sayılması, hattâ cehaletin bir tür “demokratik hak” gibi savunulması. Böyle bir atmosferde entelektüelin sesi, ya “herhangi bir görüş” seviyesine indirgendiği için ciddiye alınmaz ya da entelektüel, kendi uzmanlık alanı dışında kalan konularda bile otorite talep eden bir kibirle suçlanır.
Entelektüeller bu koşullarda konumlarını yeniden değerlendirmek zorunda kalmıştır. Kimi entelektüeller ivory tower (fildişi kule) denilen akademik inzivaya çekilirken, kimileri popüler platformlarda görünür olmayı tercih ediyor. Bir yandan üniversite gibi kurumlar, entelektüel üretimin geleneksel mekânları olmaya devam etse de, kitlelere nüfuz etme gücü bakımından sosyal medya, bloglar, podcast’ler ve YouTube gibi yeni mecralar öne çıkmıştır. Entelektüelin söylem araçları da bu doğrultuda dönüşmektedir. Artık karmaşık bir felsefi argüman, 280 karakterlik bir tweet dizisine indirgenerek sunulmak zorunda kalabiliyor; veya akademik bir tartışma, Youtube’da milyonların izlediği popüler bir münazaraya dönüşebiliyor. Bu, entelektüel üretimin demokratikleşmesi gibi olumlu yanlar taşısa da, aynı zamanda derinlik ve bağlam kaybı riskini beraberinde getiriyor. Entelektüel, geniş kitlelere ulaşmak için söylemini basitleştirme veya şova dönüştürme tuzağına düşebiliyor. Žižek gibi bazı entelektüeller bu meydan okumayı bir fırsata çevirerek popüler kültür referanslarını, mizahı ve provokatif dili kullanmak suretiyle geniş kesimlere ulaşmıştır. Žižek’in bir “medya entelektüeli” olarak başarı kazanması, bir bakıma entelektüelin post-hakikat çağda yeni bir strateji benimsediğini gösterir: İroniyi ve paradoksu araçsallaştırmak, karmaşık fikirleri çarpıcı örneklerle sunmak, böylece dikkat eşiğini aşmak. Diğer yandan, Habermas gibi düşünürlerin temsil ettiği daha ağırbaşlı entelektüel model, dijital gürültü içinde nispeten az duyulur hale gelmiştir.
Habermas’ın iletişimsel eylem kuramı ve kamusal alan kavramı, entelektüelin konumunun neden zayıfladığını anlamaya yardım eder. Habermas’a göre demokratik bir toplumda kamusal alan, bireylerin rasyonel tartışma yoluyla ortak kanaatlere vardığı, argümanların muteberlik iddiasıyla sınandığı bir iletişim ağıdır. İdeal bir kamusal alanda, entelektüeller de dâhil olmak üzere herkes delile dayalı, tutarlı argümanlarla katkı sunar ve en güçlü argümanlar üzerinden hakikate yakınlaşılır. Habermas, hakikati rasyonel uzlaşma idealiyle tanımlar; “ideale yakın konuşma durumunda” elde edilecek mutabakat, hakikatin ölçütüdür. Ne var ki, post-hakikat çağda kamusal alanın bu konsensüs oluşturma işlevi kesintiye uğramıştır. Medyanın ticarileşmesi, sosyal medyada oluşan sahte kamusal alanlar (örneğin yalnızca benzer düşünenlerin bir araya geldiği yankı odaları) ve iletişimin duygusal kutuplaşmaya dayanması, Habermasçı kamusal alan idealini zayıflatır. Sonuçta rasyonel eleştiri yerine duygu patlamaları, karşılıklı hakaretleşmeler veya komplo teorileri kamusal söyleme hakim olabilir. Entelektüelin geleneksel rolü olan arabuluculuk – yani toplumun farklı kesimlerini ortak akıl zemininde buluşturma – neredeyse imkânsız hale gelir.
Bu güçlükler karşısında entelektüeller farklı konumlanma biçimleri sergilemektedir. Kimi entelektüeller muhalif aydın kimliğine bürünerek, değerden yoksun popülizme karşı değer temelli bir söylem geliştirir. Örneğin iklim bilimciler veya insan hakları savunucuları, bilimsel gerçekleri ve evrensel etik değerleri savunarak politik aygıtların yanlış bilgilerine meydan okumaktadır. Kimi entelektüeller ise iktidar odaklarına yakın durarak “organik entelektüel” rolüne soyunur, fakat bu da onları eleştirel kredibilitelerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Aksiyolojik kriz ortamında entelektüelin özerkliği ve dürüstlüğü hayati önem kazanır. Çünkü kitleler uzmanlığa şüpheyle yaklaştığında, entelektüelin geriye kalan tek sermayesi ahlaki duruşu olacaktır. Arendt’in deyimiyle, entelektüelin en büyük imtiyazı “düşünme ve hakikati söyleme cesareti”dir – bu cesaret yitirildiğinde entelektüel, iktidarın PR yöneticisine dönüşür ki bu da post-hakikat düzenin bir parçası haline gelmek demektir. Günümüzde entelektüellerin bir kısmı tam da bu nedenle ana akım medyadan uzak durup alternatif mecralarda kendi sesini aramakta, bir kısmı ise klasik akademik üretime devam etmekle yetinmektedir. Her iki durumda da, entelektüelin toplumsal etkisinin eskiye nazaran sınırlı kaldığı eleştirisi yapılabilir. Bu bağlamda, entelektüel varoluşun imkânı sorusu, aynı zamanda entelektüelin kendini nasıl yeniden tanımlayacağı sorusudur.
Sonuç: Yapısal Çözüm Önerileri ve Entelektüelin Yeniden Konumlandırılması
Post-hakikat çağda entelektüel varoluşun imkânı, ancak bazı yapısal dönüşümler ve stratejik yeniden konumlanmalarla sürdürülebilir hale gelebilir. Öncelikle, eğitim ve eleştirel düşünme alanında topyekûn bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Hakikat-ötesi söylemlerin cazibesini kırmanın yolu, erken yaşlardan itibaren bireylere medya okuryazarlığı, mantıksal akıl yürütme ve kanıt değerlendirme becerileri kazandırmaktan geçer. Okullarda ve üniversitelerde beşerî bilimlerin ağırlık kazanması, bireylerin yalnız teknik bilgi değil aynı zamanda değerler ve etik üzerine düşünme alışkanlığı edinmesini sağlayacaktır. Nitekim beşerî bilimler, bir pusula misali, bireylere bilgi selinde yön tayin etme ve hakikati yanılsamadan ayırma imkânı verir. Eleştirel düşünceye sahip bireyler, demagogların duygusal manipülasyonlarına veya komplo teorilerinin albenisine daha dirençli olacaklardır.
İkinci olarak, medya ve dijital platformların yapısal reformu gerekmektedir. Günümüz dijital kamusal alanı, doğruyu değil ilgi çekiciyi ödüllendiren bir yapıya sahiptir. Sosyal medya algoritmaları sansasyonel veya teyit edilmemiş içerikleri viral hale getirirken, düzeltmeler ve derinlikli analizler gölgede kalmaktadır. Platform şirketlerinin şeffaf algoritmalar kullanması, yalan haberlerin sirkülasyonunu sınırlayacak önlemler alması ve nitelikli haberciliği teşvik edecek düzenlemelerin yapılması, hakikat sonrası gidişatı frenleyebilir. Ayrıca, bağımsız fact-checking (doğruluk teyidi) organizasyonlarının desteklenmesi ve medya kuruluşlarının etik ilkelere sıkı biçimde uyması sağlanmalıdır. Kamu yararını gözeten eleştirel medya, entelektüel söylemin geniş kitlelere ulaşmasında aracılık rolü oynayabilir. Örneğin, Habermas’çı anlamda işlev görecek çoğulcu bir kamusal yayıncılık, farklı görüşleri akılcı tartışma formatlarında bir araya getirerek hakikat arayışına zemin hazırlayabilir.
Üçüncü olarak, entelektüellerin kendi konumlarını ve dilini gözden geçirmesi gerekir. Post-hakikat çağda güvenilirlik sorunu yaşayan entelektüeller, topluma tepeden bakan bir üsluptan kaçınmalı; değer temelli fakat erişilebilir bir dil geliştirmelidir. Entelektüelin, uzmanlık bilgisini sıradan yurttaşın anlayacağı şekilde sadeleştirmesi küçümsenmemeli, bilakis bu bir demokrasi görevi olarak görülmelidir. Burada önemli olan, basitleştirme ile basitleştirmecilik arasındaki çizgiyi korumaktır: Entelektüel, hakikati popülerleştirirken onu saptırmamalı veya ucuzlatmamalıdır. Tam tersine, karmaşık meseleleri anlaşılır kılarak, kamusal aklı geliştirmenin yollarını aramalıdır. Hannah Arendt, entelektüelin kamusal rolünü “gerçekliği anlamlandırmak” olarak tanımlar; bu bağlamda entelektüel, mevcut olayları tarihsel ve kuramsal perspektife oturtarak kamuoyuna rehberlik edebilir. Örneğin iklim krizi, pandemi veya toplumsal adaletsizlik gibi olguları, entelektüeller disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alıp, hem bilimsel verilerle hem de etik değerlerle yoğurarak topluma sunabilir. Böylece post-hakikat çağda bile hakikatin anlamlı ve ilgili kılınması mümkün olacaktır.
Dördüncü olarak, entelektüelin özerk kurumlar ve kolektif yapılar içinde konumlanması teşvik edilmelidir. Tek bir “kahraman entelektüel”in yapabilecekleri sınırlıdır; ancak düşünce kuruluşları, akademiler, sivil toplum ağları gibi yapılar, entelektüel çabayı kolektif hale getirebilir. Örneğin uluslararası bilim ve düşünce kuruluşları, küresel meselelerde ortak değerler etrafında konsensüs metinleri yayınlayarak, post-hakikat söylemlere karşı evrensel normları savunabilir. Jürgen Habermas’ın son dönem çalışmalarında vurguladığı üzere, küreselleşen dünyada iletişimsel aklın sınırötesi kurumları geliştirilmelidir. Bu da entelektüellere düşen bir görevdir: Ulusötesi diyalog platformlarında yer alarak, hakikat ve değer savunusunu küresel çapta örgütlemek.
Beşinci olarak, entelektüellerin öz eleştiri ve yenilenme yoluyla itibarlarını tazelemesi önem taşır. Postmodern dönem entelektüelleri hakikati fazlasıyla göreli kılmakla eleştiriliyordu; bugün entelektüeller bu eleştiriyi dikkate alarak, yapıcı bir denge kurmalıdır. Evet, farklı perspektiflerin varlığını kabul eden çoğulcu bir anlayış esastır; ancak bu, tüm perspektiflerin eşit derecede geçerli olduğu anlamına gelmez. Entelektüel, “hakikatin çoğulluğu” ile “hakikatsizliğin kaosu” arasındaki farkı netleştirecek bir söylem geliştirmelidir. Bruno Latour’un ifade ettiği gibi, eleştirel akıl hiçbir şeyi tamamen reddetmemeli, fakat her şeyi de sorgulayabilmelidir; özellikle de kendi araçlarını. Entelektüeller, yıllarca inşa ettikleri eleştirel teorilerin kitlelerce yanlış yorumlanıp bilime güvensizliğe dönüşmesinden ders çıkararak, eleştirinin yanında yapıcı öneriler de sunan bir pozisyona geçmelidir. Bu, entelektüelin bir anlamda yeni bir aydınlanma misyonu üstlenmesi anlamına gelir: Sadece yıkıcı eleştiri değil, aynı zamanda kurucu değerler ve anlamlar peşinde koşmak.
Sonuç olarak, post-hakikat çağda entelektüel varoluş imkânsız değildir; fakat geleneksel formlarının ötesine geçerek, çok disiplinli, değer odaklı ve yenilikçi stratejilerle mümkündür. Entelektüeller hakikatin sadece bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir erdem ve toplumsal bağ meselesi olduğunu akılda tutmalıdır. Hakikat, ancak ona ortak bir değer olarak sahip çıkıldığında toplumu bir arada tutabilir. Bu nedenle entelektüel, hem hakikatin hem de onun içkin olduğu değerlerin (dürüstlük, adalet, özgürlük, insan onuru vb.) yılmaz savunucusu olmalıdır. Hakikatin dağıldığı bir dünyada, entelektüelin görevi, anlamın adacıkları üzerinde yeni köprüler kurmak; söylem ile gerçeklik arasındaki bağı onarmaktır. Değer temelli bir perspektifle hareket eden entelektüel, kendi varoluş imkânını da bu onarımda bulacaktır. Zira entelektüel, en temelde, “insanlığın bitimsiz gerçeğin ve doğrunun peşinde koşma serüveni”nin bir parçasıdır. Bu serüvene sadakat, post-hakikat çağda entelektüelin hem sorumluluğu hem de kurtarıcı ışığı olacaktır.
Kaynaklar
- Arendt, Hannah. Siyasette Yalan – Sel Yayıncılık
- Baudrillard, Jean. Simülakrlar ve Simülasyon – Doğu-Batı Yayınları
- Baudrillard, Jean. The Gulf War Did Not Take Place (Körfez Savaşı Olmadı).
- Byung-Chul Han. Enfokrasi Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi – Ketebe Yayınevi
- Chomsky, Noam. Entelektüellerin Sorumluluğu – BGST Yayınları
- Foucault, Michel. Özne ve İktidar – Ayrıntı Yayınları
- Foucault, Michel. Büyük Kapatılma – Ayrıntı Yayınları
- Foucault, Michel. Özne ve İktidar – Ayrıntı Yayınları
- Foucault, Michel. İktidarın Gözü – Ayrıntı Yayınları
- Foucault, Michel. Söylem ve Hakikat – Ayrıntı Yayınları
- Foucault, Michel. Entelektüelin Siyasi İşlevi – Ayrıntı Yayınları
- Habermas, Jürgen. İletişimsel Eylem Kuramı – ALFA Yayınları
- Habermas, Jürgen. Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü – ALFA Yayınları
- Keyes, Ralph. Hakikat Sonrası Çağ Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma – Delidolu Yayıncılık
- McIntyre, Lee. Hakikat Sonrası – TELEKT
- Oruç, Mehmet S. “Postmodernite, Siyasal İletişim ve Doğruluk Sorunu: Post-Truth Durum ve Entelektüel Zemini Üzerine Bir İnceleme”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, 2020.
- Žižek, Slavoj. Gıdıklanan Özne: Politik Ontolojinin Yok Merkezi – EPOS Yayınları
- İlhan, Ahmet. Post-Truth Çağ: Hakikatin Dağılışı – https://ekdergi.com
