TANRISIZ AHLAK: YA DA ATEİST OLMAK AHLAK DIŞI OLMAK MIDIR?
AHLÂK VE DİN
Din’in tanımı
“Anlam çerçevesi oldukça geniş olmasına rağmen Din’in Latince bağlanmak anlamındaki “religare” sözcüğünden geldiği genel kabul gören bir yaklaşımdır. Arapça kökenine indiğimizde de benzer bir anlam içerdiğini görmekteyiz. Ayrıca din yaşama biçimi olarak da tanımlanmıştır.3 Din’in neye bağlanmak olduğu yolunda anlayışlar farklılaşmaktadır. Din denildiğinde genelde doğaüstü bir varlık ya da varlıklarla kişi
arasındaki bağ anlaşılmaktadır. Ancak bu yaklaşım din olgusunu açıklama noktasında bizi kimi açmazlarla karşı karşıya bırakacaktır. Modern Batı düşüncesindeki tartışmalara baktığımızda genelde Din denildiğinde bir aşkın (transandantal) duruma işaret edildiğini görmekteyiz. Yani din, bir aşkın varlığa bağlanmak ve boyun eğmek olarak değerlendirilmektedir. Oysa biz din için aşkınlık gibi bir zorunluluğun olmadığını düşünmekteyiz. Bu dünya dışında bir gerçekliğin olmadığını kabul eden anlayışlar da din olarak kabul edilebilir. İdeolojiler ve her tür hayat anlayışı (dünya görüşleri) de din olarak kabul edilebilir. Bu noktada dinsel anlayış için değil, dinsel yönelim için bir aşkınlıktan söz edebiliriz. Çünkü bütün dinsel yönelimler aşkın bir arayışın tezahürüdür. Ancak bu aşkınlık arayışı kendini dünyevi bir hedefle sınırlandırabilir. Örneğin Hıristiyan Cennet tasavvuru4 ile Marksist komünal yaşam ütopyası arasında yönelim açısından fark yoktur. İki anlayış da insanın mutluluk ve saadetinin gerçekleşeceği bir dünya (bir öte-öteki dünya) hedeflemektedir. Adına Ütopya dediğimiz bütün yaklaşımlar bir ideal ve mükemmel dünyaya işaret etmektedir.5 Yalnız Hıristiyanlık (Yahudilik-Müslümanlık) bunu aşkın ve insanüstü bir varlığa bağlamakta; ütopyalar ise bu dünyaya; insanın bizzat kendisine bağlamaktadır. Burada din dediğimiz şeyin değil, mükemmellik istencinin aşkın olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü mükemmel bu dünyada yoktur. Ancak mükemmellik yönelimi vardır. Her eksikliği giderme çabası bu yönelimin kanıtıdır.”(B. Sönmez, İnsan Dİnsel Bir Varlıktır)
“Ahlâk ve din
Ahlâk ve kutsalı esas alan din aynı şey değildir. Ancak ilke olarak ahlâk, aşkınlık olmadan var olmaz. Tatbikat veya bireysel davranış olarak ise, ahlâk, doğrudan doğruya dindarlığa bağlı değildir. Onları birbirine bağlıyan şey ortak delildir: daha üstün başka dünya..
“Başka” olmasına göre bu dünya dînîdir; “daha üstün” olmasına göre ahlâkîdir. Bu münasebet din ile ahlâk arasında hem karşılıklı bağımlılık hem de bağımsızlık sebebidir. Otomatik, matematiksel, mantıki olmayan, pratik bir nevi içsel tutarlılık mevcuttur burada. Bazı sapmalar mümkündür, fakat bu tutarlılık er geç tekrar meydana gelir: ateizm eninde sonunda ahlâkı inkar eder.
Öbür tarafta ise her geçek ahlâkî diriliş dînî bir yenilenmeyle başlar. Ahlâk, isteklere ve davranış kaidelerine tahvil edilmiş dindir, veya başka bir ifadeyle, insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır. Çünkü vazifemi bütün güçlük ve tehlikelere rağmen yapmam icap ediyorsa (ki buna menfaat gözeten davranıştan farklı olarak ahlâk deriz) böyle bir istek, ancak, bu dünyayı ve bu tek dünya ve tek hayat görmemek haklı gösterilebilir. İşte bu husus ahlâk ve dinin müşterek hareket noktasını teşkil etmektedir.
Ahlâk yasaktan doğmuştur ve bugüne kadar yasak olarak kalmıştır. Yasak ise dinîdir, hem mahiyeti hem de menşei itibarıyla. “Allah’ın on emri”nden sekizi yasaklardır. Ahlâk denilen şey daima insan tabiatının hayvani iç güdülerine karşı sınırlandırıcı ve men edici ilkedir. Burada Hıristiyan ahlâkı, tek değilse de, en ünlü ve en açık olarak gösterilebilir.
Eski dinlerin tarihi, bize bazen manasız görünen, çeşitli yasaklara ilişkin örneklerle doludur. Mamafih, ahlâk bakımından, manasız yasak yoktur. Tabii, bir yasağın akla uygun bir manası da olabilir, ama faydalı olmak hiçbir zaman esas gayesi değildir.
Binaenaleyh, ahlâk stoacıların sık, sık tarif ettikleri gibi “tabiatla ahenk içinde hayat” değildir. Eğer “tabiat”ı hakiki manada alırsak, ahlâkın tabiata karşı bir hayat olduğunu söylemek daha uygun olur. Ahlâk da, insan gibi akıldışı, gayri tabii, tabiat üstüdür. Tabii insan ve tabii ahlâk mevcut değildir. Tabiatın sınırları içinde olan insan, insan değildir; olsa olsa akılla mücehhez hayvandır. Tabiatın sınırları içindeki ahlâk da ahlâk değil; hodbinliğin, akli ve aydın hodbinliğin bir şeklidir.2
Darwinci “yaşam kavgası”nda ahlâk bakımından en iyi olanlar değil; en kuvvetli, çevreye en iyi intibak galip gelirler. Biyolojik ilerleme insani haysiyete ve (insan haysiyeti eğer ahlâkın kaynaklarından-sa) ahlâka götürmez. Darwinci insan biyolojik gelişmenin en yüksek derecesine ulaşabilir, insanüstü olabilir, fakat insan vasfından ve hatta insan haysiyetinden mahrum kalır. Çünkü bunu ona ancak Allah verebilmektedir.
Sosyal ilerleme de, biyolojik ilerlemenin uzantısı olarak, ahlâkla aynı münasebet içindedir. İngiliz ahlâk bilimcisi Mandeville’e göre umumiyetle günah olarak vasıflandırılan vasıtalar toplumun ilerlemesini en kuvvetli bir şekilde teşvik eder. Zira “insanın gelişmesini en fazla teşvik eden hususlar ihtiyaçlarını arttıranlardır”. Veya daha açık olarak: “dünyanın ahlâkî ve fiziki belası denilen şey, bizi sosyal varlık kılan başlıca muharriktir.3
Evvela biyolojik ve sonra teknik alanda gerçekleştirilen bütün ilerleme faaliyetleri varlığını tabii ayıklanmada, güçsüzlerin güçlüler tarafından kenara itilmesinde ve hatta imha edilmesinde buluyorsa, o zaman ahlâkın, ilerleme sağlayıcı bu esas noktaya muhalefette bulunması zaruridir. Ahlâk her zaman güçsüzlerin himaye edilmesini, merhameti, az olanların yaşatılmasını istemiştir. Bu noktada ahlâk ve tabiat birbirinin karısında yer almış bulunmaktadır ve gerçekten de bu her zaman böyle idi. “Vicdandan, merhametten, bağışlamadan, insanların bu dahili zalimlerinden kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız, cesetleri üzerinden yukarıya tırmanınız…” (Nietzsche). Ahlâktan ayrılış apaşikardır burada “Güçsüzleri yok edin “ ve “Güçsüzleri koruyun” birbirine zıt iki taleptir. Biyolojikle mânevî, zoolojikle insani, tabiatla kültür, ilimle din işte burada birbirinden ayrılmaktadır.
Biyolojik kanunların insan toplumuna tatbikini tutarlı bir şekilde ve sonuna kadar müdafaa eden yegane düşünür Nietzsche olmuştur.3a
Sonuç: sevgi ve bağışlamanın reddedilmesi, zulüm ve nefretin haklı kılınması. Nietzsche için Hıristiyanlık ve bilhassa Hıristiyan ahlâkı “yükselmekte olan beşeriyetin kuvvetli vücuduna herhangi bir devrede zerk edilen zehirlerin en müthişidir”.
Platon “phaedo”da otantik bir ahlâk anlayışını tutarlı bir şekilde izah etmiştir: alelade kahramanlık bir nevi korkaklıktan başka bir şey değildir. Alelade itidal ancak zevk içinde yaşamak için gizli arzudur. Bu tür fazilet sadece ticaret işi, faziletin gölgesi, kölelerin faziletidir. Hakikaten ahlâklı bir kişinin ancak bir tek isteği vardır: bedenden uzak, sırf mânevîliğe yakın olmak. Beden ruhun mezarıdır. Ruh dünyada asla gayesine ulaşmaz; hakiki marifet ancak ölümden sonra olur. Onun için ahlâklı bir kişi ölümden korkmaz. Felsefe ile uğraşmak ve hakiki manada yaşamak ölüme hazırlanmak demektir. Şer dünyaya hakim kuvvettir, ahlâk ise insanın tabii imkanı değildir ve akıl üzerine kurulamaz.
Böyle olan ahlâk, doğruluğunu ispat edecek akli delile kavuşmamıştır ve tabii buna imkan da yoktur. Platon antropolojik delilleri kullanmaktansa metafizik delillere sığınmağa mecburdu ve bu suretle de teoloji kaçınılmazdır. Bilindiği gibi Platon varolmadan önceki varlıktan bahseder. Buna göre, her bilgi sadece hatırlamadır. Bu ve buna benzer öğretinin tamamlayıcı kısmı veya zaruri şartı ölümsüzlüğe inançtır.4
Platon’un ahlâk üzerindeki düşünmesi onu doğrudan doğruya Dînî bir tutuma götürüyordu.5 Bu istikametteki düşünme antikçağın diğer iki büyük ahlâk bilimcisi olan Epiktet ve Seneka’yı muayyen bir dine Hıristiyanlığa doğru yöneltmişti. Epiktet’in gizli Hıristiyan olduğuna dair hayli ikna edici deliller mevcuttur. Seneka’nın ise Aziz Paul’le mektuplaştığı bilinmektedir. (Aziz Yeronim “ De Viris İllutribus” adlı yazısında Seneka’yı kiliseye bağlı yazarlar listesine sokmuştur.)
Hıristiyanlık, yüksek din (religion) ve yüksek ahlâk arasında mükemmel bir ahenk, kuvvetli karşılıklı bağlar ve hemen, hemen tam bir birliğin bulunduğunu gösteren büyük bir örnek teşkil etmektedir. Tamamen Hıristiyani mevzulardan ilham almış olan Rönesans sanatı, yüksek sanatın de bunlara katıldığına dair örnek olabilir.
Tarih açısından bakıldığında, ahlâk düşüncesi, en eski sırf “insani” düşüncelerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ona mukaddem olan sadece ilahi varlık hakkındaki düşünceleridir ki, o da insan kadar eskidir. Bu iki fikir tarih boyunca ta günümüze kadar birbirine en sıkı şekilde bağlı kalmıştır. Ahlâk tarihinde hemen, hemen hiçbir ciddi ahlâk bilimcisi yoktur ki dinle ilgili tutumunu, ya ahlâk prensibinin tesisinde dinin vazgeçilmez olduğunu ikna edici bir şekilde ispat etmekle yahut aynı gayretle bunun tam tersini göstermekle ortaya koymuş olmasın. Ahlâk tarihi tümüyle Dînî ve ahlâkî düşüncelerin birbiriyle sıkı bir şekilde bağlanmanın hikayesidir. Sözkonusu olan meselede istatistiği bir delil olarak telakki etmediğimiz halde, dindar ahlâk bilimcilerinin apaçık ağır bastıkları, dinsizlerin ise hemen, hemen tamamen bir istisna teşkil ettikleri kolayca tespit edilebilir. 
Fransa, İngiltere, Amerika, Almanya ve İtalya’da 19. ve 20. yüzyıllarda laik denilen ve ahlâkın dinden bağımsız olduğu fikrini vurgulayan ahlâkî hareketler (anglo-sakson dünyasında, societies for Ethical Culture, Settlements, Ethical Societies gibi adlar altında bilinmektedir) ahlâk sahasında her düşünme veya dine yaklaşmaya meyl ettiğini göstermiştir. İncelemekte olduğumuz konu için pratik ahlâk tarihinde bu devre son derece büyük öneme sahiptir. Fransa’da din dersleri yerine sözde ahlâk dersleri konulan devlet okullarında ders kitapları, Hıristiyan okullarında kullanılan ilmihallerin şemasına göre düzenlenmişti. Bu fikirlerin gelişmesini, tezatlar dolu seyrini, din ile ilim arasında devamlı olan tereddüdünü burada maalesef anlatma imkanı yoktur. Fakat böyle olmakla beraber, dine karşı bağımsız pozisyonu muhafaza etmek üzere devamlı uğraşmaları ve aynı zamanda bunun farkına varmadan keza devamlı olan dine yaklaşmaları tespit edilebilir. Bu iki tezahür, incelediğimiz konu için son derece manalıdır.
Buna göre samimi bir dindar, fakat ahlâksız bir kişiyi; ve tersine, samimi bir ahlâk sahibi fakat ateist birini düşünmek mümkündür. Din, bilgi ve tasdik; ahlâk ise bu bilgi ile ahenk içinde bulunan tatbikat, hayat demektir. Her yerde olduğu gibi bilgi ve tatbikat arasınsa ayrılık ve tutarsızlık olabilir. Din, nasıl düşünmeli ve inanmalıyız; ahlâk ise neye meyletmeli, nasıl yaşamalı, nasıl hareket etmeliyiz sorusuna cevap teşkil etmektedir. Öbür dünya hakkındaki haber her zaman geniş, sonsuz olan bu vizyon la ahenk içinde yaşama talebini de ihtiva eder fakat bu talep, vizyonun kendisi değildir. Hz. İsa’nın ahlâkı gibi yüce bir ahlâk aynı şekilde kuvvetli ve açık Dînî bir şuurun doğrudan doğruya bir sonuçudur. Fakat engizisyoncunun da dini, paradoksal görünmesine rağmen, samimi idi. “İman edin ve iyi amellerde bulunun”*
Tanrısız Ahlâk
Hayatta çok defa Dînî öğretilere ilgisiz kişilerde ve hatta ateist insanlarda ahlâka uygun hal ve hareketler görülür. Zahiri, sözlü tercihlerle fiili davranış arasında çoğu defa esaslı bir uyumsuzluk bulunur…. Öte yandan da o kadar çok kişi vardır ki, kendilerini tam manasıyla dindar telakki ettikleri ve hatta din öğrettikleri halde, davranışlarına bakılırsa, ahlâk bakımından katılaşmış birer materyalistirler. Ama mataryalist bazı kişilerde uygulamada her türlü fedakârlığa katılmağa ve başka insanlar uğrunda çalışmağa hazırdırlar. En aydın ve en dürüst düşünürlerin bile aklını karıştıran garip insani komedi burada başlıyor ve açığa çıkıyor.
İnançlarımızla davranışlarımız arasında otomatizm yoktur. Davranışlarımız, ahlâkımız, şuurlu bir tercihin veya hayat felsefesinin bir fonksiyonu değildir; felsefi veya siyasi tercihlerin bir eseri olmaktan çok çocukluktaki terbiyenin ve kabul edilmiş anlayışların bir sonucudur. Bir kimse eğer daha çocukken, aile içinde, büyüklerini saymaya, söz tutmaya, insanlar arasında fark gözetmemeye, hemcinslerini sevmeye ve onlara yardım etmeye, yalan söylememeye, ikiyüzlülükten nefret etmeye, sade ve gururlu olmaya alışmışsa, o zaman bunlar, sonraki siyasi tercihi ve zahiren kabul edilen anlayışı ne olursa olsun, esas itibarıyla bireyselliğinin özellikleri olarak kalacaktır. Onun bu ahlâkı dindir; kendi dini değilse bile ona aktarılmış olan dindir.
Terbiye esasen dînî bazı anlayışları iletmeyi becermiş, fakat bu ahlâkın esası olan dini aktarmaya veya yeter derecede kuvvetlendirmeğe muvaffak olmamıştır. Dinin terk edilmesinden ahlâkın terk edilmesine geçiş için ancak bir tek adıma ihtiyaç vardır. Bazı kişiler bu adımı hiç bir zaman atmazlar. Hayatlarındaki çelişki(tenakuz) bundadır. İşte bu gerçektir ki, incelemeyi güçleştiren iki şeyin ortaya çıkmasına imkan verir: ahlâklı ateistlerle, ahlâksız dindarlar.
Tanrısız ahlâk meselesi, büyük ihtimalle ebediyen uygulamada incelenmesi mümkün olmayan veya herhangi bir tarihi tecrübeye dayanmayan teorik bir tartışma konusu olarak kalacaktır.
Çünkü tarih boyunca tamamen dindışı bir tek toplum bilinmediği gibi, benzeri durumla ilgili tecrübemiz de yoktur.
Kuşakları resmen kabul edilmiş ateist ideolojiye dayanarak, dine karşı tamamen ilgisiz ve hatta nefret içinde eğitilen toplumlar bile, dindışı ahlâk var mı veya sırf ateist kültür ve ateist toplum mümkün mü sorusuna itimada şayan bir cevap olamazlar.
Böyle toplumlarda, bütün çabalara ve kendi etrafında ördükleri duvarlara rağmen, mekan ve zamanın dışında kalamazlar. Sayısız şekilde yansıyan mazi, tümüyle ve belki isteyerek veya kendiliğinden etki eden dünyanın öbür kısmı, burada da varlığını sürdürmeğe devam etmektedir.
Açıkça biliniyor ki, mensupları din bakımından tam bir bilgisizlik içinde büyümüş olan bir toplumun davranış kaideleri, hukuku, insanlar arası münasebetleri ve sosyal düzeni, tanıdığımız ve kendini dine bağlı telakki eden memleketlerde ve keza kendini genellikle ateist anlayışının kuvvetli etkisi altında bulan öbür bölgelerde rastlamakta olduğumuz her şeyden, göze çarpacak kadar, farklı olacaktı. 10
Birçok dinsiz, gerçek manada ateist bir toplumun ideallerini veya hukukunu öğrenseydi yahut tutarlı bir ateist dünyasının manzarasıyla aniden karşı karşıya gelseydi, herhalde çok şaşıracaktı.
Ahlâklı ateist olabilir, ama ahlâklı ateizm olmaz. Dindışı insanın ahlâklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak geçmişteki eski bir dindir bu. Ve insanın ondan haberi bile yoktur. Bu din çevre, aile, edebiyat, film ve mimarinin içinden sayısız şekilde tesir icra etmeye ve ışımaya devam etmektedir. Güneşin çoktan battığı yerde de gecenin bütün sıcaklığı yine güneştendir. Ocakta ateşin sönmüş olmasına rağmen oda sıcak olmağa devam eder. Kömürün “bodrumda güneş” olması gibi ahlâk da, zeval bulmuş din, dine borçlu olduğumuz dünya vizyonundan ileri gelen davranış tarzıdır.
Ancak ve ancak geçmiş asırların mânevî mirasının tamamen imha veya bertaraf edilmesi suretiyle bir neslin ateist olarak eğitilmesi için psikolojik şartlar gerçekleştirilebilir.
İnsanlık bilinen haliyle yirmi bin sene aralıksız Dinin tesiri altında yaşamıştır ve dolayısıyla din; ahlâk, kanunlar, anlayış ve hatta lisan dahil olmak üzere, hayatın bütün görünümlerine girmiş bulunmaktadır. Bu itibarla burada şu soruyu sormak yerinde olur: Bütün bu geçmişe rağmen yeryüzünde bugünkü şartlar altında tamamen ateist bir nesil yetiştirmek mümkün mü acaba? Böyle bir teşebbüsün tam bir psikolojik tecrit içinde yapılması icap ederdi.
Kitabı Mukaddes’i veya Kur’ân-ı Kerim’i bir tarafa bırakalım, böyle bir nesli herhangi bir sanat eseri görmek, herhangi bir senfoni dinlemek, Sofokles’ten başlayarak Beckett’e kadar herhangi bir dram seyretmek imkanından mahrum bırakmak lazım olacaktı; insanlığın şimdiye kadar meydana getirdiği önemli bütün mimari yapıları ve hemen, hemen bütün büyük edebi eseri bu nesilden uzak tutmak gerekecekti ve bu insanlar kültürün meyveleri veya ifadesi olarak vasıflandırdığımız hemen, hemen her şey hakkında tam bir bilgisizlik içinde olacaklardı.
Shakespeare’in “Hamlet”inden ölüm üzerine bir monologu dinlemek yahut Michelangelo’nun fresklerinden birine bakmak veyahut “kanunsuz suç olmaz” (nullum erimen nulla poena sine lege) prensibini öğrenmek bile, insanın dine doğru “sapmak” eğilimi yüzünden, söz konusu neslin mânevî gözleri önünde ateist kâinattan bambaşka bir kâinatın teşekkül etmesine yol açabilirdi (halbuki ilimle ilgili durum böyle değildir. Müstakbel ateistlerin, matematik ve teknik bilgileri edinmelerinden ve belki de tashih edilmiş ve kısaltılmış bir sosyoloji ve siyasi ekonomiyi öğrenmelerinden doğabilecek herhangi bir tehlike baş göstermeyecekti ).
Çin “Kültür İhtilali”nin gaye ve sonuçları hakkında hüküm vermek için zaman erken olmakla beraber, hiç şüphe yok ki, resmi felsefe ve ideolojiye o kadar zıt olan geçmişin mânevî mirasını yok etmek, ihtilali yapanların gayelerinden biri idi.11 “Kültür İhtilali” fikri bile siyasi veya sosyal ihtilalden farklı olarak asıl problemin anlaşıldığını göstermektedir. Bu problem, ateizmin lafta, satıhta kalmasıdır.
Halkın hikmetinin, kanunlarının, sanatının, edebiyatının ve sairesinin ihtiva ettiği kültür ananesi sessiz ve göze batmaz bir din vasıtasıyla ışıklar saçmaya devam ettiği müddetçe tutarlı bir ateist sistemi gerçekleştirmek mümkün değildir.
Marks’ın hangi mânevî ve entelektüel kaynaklardan ilham aldığı da kat’i olarak bilinmemektedir, ancak hümanist terbiye ve edebiyatın tesirleri ilk eserlerinde kuvvetli bir şekilde hissedilmektedir.12
Onun yabancılaşma (alienation) teorisi hemen, hemen tamamen ahlâka uygun, hümanist bir teoridir ve materyalist bir düşünürden beklenemezdi. Ve öyle görünüyor ki Marks’ın kendisi zamanla gençliğindeki “sapmaları”nı giderek fark ediyordu. Eleştirmenler tarafından adlandırıldığı gibi, “genç Marks” ile “olgun Marks” arasındaki fark, apaçık göze çarpar. Bu olgunlaşma gerçekten idealizm (esas itibarıyla Dînî-ahlâkî) yükünden kurtulma süreci ve materyalist dünya görüşünün giderek daha tutarlı bir şekilde tatbik edilmesi mahiyetinde olmuştur.
Özellikle 19.y.yılda pozitivist yaklaşımla yetişen kuşak, resmen dindışı ve hatta ateist olduysa da , din bakımından bilgisizlik içinde değil, dine karşı polemik havası içinde büyümüştür. Hz. İsa’nın sevgi, kardeşlik ve eşitlik öğretisini kabul etmediği halde, onu tamamen red de edememiştir. Bilakis, bu ilkeleri garip bir aldanma içinde ilim adına muhafaza etmiştir. Bu itibarla ateist kültürü mümkün göstermek için bugünkü nesli delil olarak ileri sürmek doğru değildir. Haddizatinde bu kültürde onun hamili olan kuşakta olduğu gibi, din ve büyük ahlâkî ilkelerin devamlı ve fakat farkına varılmayan, ama daha az hakiki olmayan tesiri altında gelişmektedir. Doğrusu, yeni kuşağın sadece ideolojisi yenidir; terbiyesi ise ahlâkî anlayışlardır. Yeni olan sadece plandır. Tatbikatta her sistem dayandığı fikir ve bildirilere benzemekten daha ziyade onun tatbikatçısı olan kişilere benzer. İnsanın özünün (ideolojisi veya siyasi tercihi değil) kendi ahlâkı olduğunu kabul edersek o zaman diyebiliriz ki bugünkü dünyaya şekil veren yeni fikirlerle, eski insanlardır. Bunlar, idealizm ve fedakârlığı kat’i surette inkar eden fikirlerin tatbikatına idealizm ve fedakârlığı sokuyorlar.
Onun için, bugün Çin ve Rusya’da “mânevî münebbihler”(mânevî uyarıcılar) denilen ve maddî olanların yerine geçen ve çalışmayı teşvik eden tedbirleri, halk kitlelerinde kök salmış Dînî hissiyatın bilinçli veya bilinçsiz bir istismarı olarak görenler haklıdırlar. Yoksa, maddî teşvik tedbirlerinin terk edilmesinin ve mânevî olanların kabulünün ateizm açısından ne manası olabilir? Gayet tabii, Dînî gayeleri idealizmle, maddî olanları ise hesaba, menfaate uygun olarak gerçekleştiririz. Başka her türlü tutum tutarsızlık demektir.
Dindışı ahlâk meselesi dinin Allah adına insandan istediği şeyin insan adına talep edilip edilemediği şeklinde de ortaya konulabilir. Materyalistler ahlâkı tesis etmeğe çalıştıkları zaman isteyerek bu formülle başvururlar. Fakat bunu yapmakla esas itibarıyla tutarsızlık veya unutkanlığın apaçık bir örneğini göstermektedirler. Doğru davranışın saiklerinden bahsettiklerinde onlar Allah korkusu ve Allah’a karşı mesuliyetin yerine vicdanı, insanın iyiye karşı sevgisini “şuur içinde ve korkusuz” teklif ediyorlar. Bununla ilgili ateist bir ahlâk bilimcisi şöyle diyor: “Ben hatta iddia edebiliyorum ki insanın ve insan ahlâkının yücelmesi ateizmdir. Eğer ben, kendim, içimde hür bir varlık olarak ve hiç kimsenin emrine tabii olmadan dahili bir ses duyuyorsam ve bu ses bana, hırsızlık etme veya öldürme diyorsa ve ben sosyal olsun, ilahi olsun, herhangi bir “mutlak”a dayanmadan buna riayet ediyorsam, o zaman ben bunu insanın bir alçalması olarak görmem…” (Ateistlerle teologların Mayıs 1971’de Belgrad’da düzenlenen bir diyalogu sırasında Prof. Vuk Paviçeviç’in sözleri).
Şimdi “durumu bile bile kavramları karıştıran acaba kimdir?” diye sorabiliriz. Şuur ve vicdan ne zaman gözle görünen dünyanın bir parçası olmuştur? Allah yerine insanın ikame edilmek istenmesi bir nevi lüzumsuz; fuzuli ifade değil mi? İnsanlığa inanç, dinin daha aşağı bir şekli değildir de nedir? Materyalistlerin Allah’ın yerine “insan adına” ahlâkî davranışa müracaat etmeleri, Marks tarafından “insanın soyut insanlığıyla ilgili ümidin salt Dînî hayalden daha küçük bir hayal olmadığı” iddiasının öne sürülmüş olması karşısında daha da garip olmuyor mu? Ve eğer bu iki fenomen arasında karşılıklı bağımlılık ve irtibatın tanınması söz konusu ise, o zaman Marks tamamen haklı idi (Allah yoksa, insan da yoktur, diyen ünlü formüle göre). Bilimsel sosyalizmin ahlâkla hiçbir ilgisi yoktur diyen Lenin’in iddiası ile işçiler ahlâkı reddediyorlar diyen Manifesto’nun tutumu bilinmektedir. Komünizm tarihi gelişmenin zarureti içinden ortaya çıkar; ahlâkî veya insani sebeplerden değil. Marksizmin klasik eserlerinde, marksist tatbikatçıların bugün hergünkü tüketim için yazdıklarından farklı olarak, sömürmenin toplumda insanlar arası münasebetlerdeki tabii kanunun gücüyle câri olduğu ve her insanın imkan bulduğu müddetçe, yani önleninceye kadar, sömüreceği açıkça belirtildiğine göre, demek ki, vicdan, başkasını düşünme, saygı, itibar, fıtrî hümanizm gibi şeylere burada yer yoktur. Yeri olsaydı Marksizmin bazı esas görüşlerinden şüpheye düşülürdü.
Sömürü, objektif ilişkiler değiştirilinceye kadar var olur. Bu, insanların ne iradesine ne de ahlâkî veya benzeri enfüsi değerlerine (terbiye, karakter, felsefe gibi) ve ne de onların karşılıklı münasebetlerine (ailevi, milli vs.) bağlı değildir. Marks’ın “Kapital”da (Çalışma günü bölümünde) verdiği çeşitli örnekler arasında çocukların “aç anneleri tarafından” istismar edilmesinden bahsetmesi ve bunu önlemek üzere toplumun müdahalesini istemesi, yani tipik olmayan bu örneği ileri sürmesi kasten olsa gerek. Bu yaklaşımla Marks, insan toplumunda sömürü kanununun mutlak suretteki müessiriyetine dikkati çekmek istemektedir. Bu durumda bazı marksistlerin, gözlerimizin önünde, insana ve soyut insanlığa işaret ederek sözde laik ahlâk tesis etmeğe çalışmaları gariptir.13 Marks; insan, hümanizm, vicdan gibi şeylere başvurmanın dinle başa baş giden bir idealizm teşkil ettiğini devamlı vurgulamıştır. Bu noktada Marks’a katılabiliriz. Fakat, öyle görünüyor ki, bugünkü marksistler, pratik sebeplerden dolayı, bu hususta Marks’la hemfikir değillerdir. Çünkü bunlar, ondan farklı olarak, hayatın ortaya çıkardığı ve tamamen tatbikatla ilgili bazı problemlere cevap vermeğe mecbur oluyorlar. Çalışma masasından veya İngiliz Kütüphanesinden “ahlâk diye bir şey yoktur” demek, Marks için kolaydı. Ama Marks’ın fikirlerini tatbik etmeğe ve buna uygun bir toplum meydana getirmeğe teşebbüs edenler, asıl materyalist anlayışa göre tutarlı olan bu fikri aynı kolaylıkla açıklayamıyorlar. Böyle bir toplum meydana getirmek ve daha ziyade onu muhafaza etmek üzere onlar çok defa insanlardan, herhangi bir peygamberin din adına istediğinden çok daha büyük bir idealizm ve fedakârlık istemektedirler. Bu yüzden bazen öyle bir duruma düşüyorlar ki, gayet sarih marksist talepleri bile adetâ “unutuyorlar”. Yani, bir ateist (materyalist) in ahlâk ve insanlık istemesi, bunu savunmaya kalkışması ve bu görüşünü geliştirmesinin mümkün olup olmaması mesele değildir. Mesele, onun, bütün bunları materyalizmin sınırları içerisinde kalmak suretiyle yapıp yapamamasıdır.
Epikür’ün felsefesi ile ilgili ünlü ihtilaf, materyalizm ile ahlâk arasındaki uyumun uzun ömürlü olmadığını ve olamayacağını gösteriyor. Bu meşhur Yunan filozofu (Milattan evvel 341-270) dünyayı açıklamaya dair görüşlerinde materyalist olmasına rağmen, ahlâk bakımından kararsızdı. Mutluluğun zevkte olduğunu öğretirken zevkin “ataraksi”de, bir nevi ruhi huzurda aranmasını tavsiye ediyor; kendisi de mânevî zevklere hissi zevklerden daha fazla kıymet veriyordu. Hal böyleyken çok geçmeden talebeleri, bu tutarsızlığı bertaraf edip ahlâk anlayışını eudaemonistik (uhrevi saadet felsefesi) raylara oturttular ve dolayısıyla Epikürizm, bugün gayet mantıki bir şekilde hayat ideali olarak duyusal zevkin müteradifi olmuştur. “Kâinat ve dünyadaki tezahürlerin tüm çeşitliliği, sırf madde parçacıklarının boş uzaydaki mekanik hareketinin bir ürünüdür” diyen Epikür’ün materyalist öğretisi ile eudaemonizm arasında mantıki bir bağ veya iç uyum mevcuttur. Öbür taraftan onun materyalist öğretisi ile huzur veya mânevî değerlerin üstünlüğü arasında böyle bir uyum yoktur. Buna karşın, “Epikür’ün talebeleri üstatlarının öğretisini tahrif ettiler (bozdular;aslını değiştirdiler)” şeklindeki iddianın aslı esası yoktur. Gerçekten onlar, sadece, bunları birbirine uydurdular. Materyalizmin ahlâkı inkar etmesi, kaçınılmazdı.
İncelememizin sonunda iki sonuca varılabilir: birincisi, din olmadan, ilke ve fikir olarak ahlâk olamaz; uygulamada ise, “ahlâklılık” mümkündür. Ne var ki, bu pratik ahlâklılık adalet gibidir ve hareket gücünü veren kaynaktan ne kadar uzaklaşırsa kendisi de o kadar güçsüz kalır.
İkincisi, ateizm esası üzerine herhangi bir ahlâk düzeni kurulamaz; fakat ateizm, ahlâklılığı ve bilhassa onun daha basit bir şekli olan sosyal disiplini doğrudan doğruya bertaraf etmez. Bilakis, uygulamaya konulup da, toplum oluşturma teşebbüsüne geçtiği zaman, mevcut sosyal ahlâk biçimlerini mümkün olduğu kadar muhafaza etmeyi faydalı görür. Zamanımızın sosyalist devletlerindeki ugulamalar bu gerçeği ortaya koymaktadır.
Mamafih, bir gün ahlâklılık prensibinden şüphe edilmeğe başlanırsa, onu korumak üzere ateizmin elinde hiçbir vasıtanın bulunmadığı gerçeği de ortadadır. Sırf pragmatist, egoist, gayr-ı ahlâkî veya ahlâkdışı taleplerin hücumu karşısında ateizm tamamen güçsüzdür. Böyle isteklere ancak kuvvetle karşı koyabilir, fikirle değil. Öldürücü kuvvete sahip bir mantığa karşı ne yapılabilir? Eğer sadece bugün yaşıyorsam ve yarın ölüp de unutulmuş olacaksam ve imkan da varsa, niye kendi istediğim gibi ve mükellefiyetsiz yaşamıyayım? Pornografi, “yeni ahlâk” denilen cinsel özgürlük veya cinsel mesuliyetsizlik dalgası, sosyalist ülkelerin sınırlarında zorla, sansürle, yani sun’i olarak durdurulmaktadır. Herhangi bir ahlâk düzeni bu dalgaya karşı koymuyor. Eğer buna karşı fikirle mücadele olursa, bu fikirler birer tutarsızlık örneği olur ve bu, ancak açık ve serbest bir eleştiri ortamının bulunmasıyla sürdürülebilir. Bunlar esas itibarıyla insanların şuurunda hâlâ mevcut olan ve iktidar tarafından vazgeçilmez diye devam ettirilen eski ahlâk ölçüleridir.
Haddizatında miras olarak kalmış bu ahlâk düzeni veya ahlâkî düşünme tarzı resmi anlayışla zıtlık içinde bulunmaktadır ve mantık açısından da sistemin içinde yeri olmamak gerekir.(A.İzzetbegoviç -Doğu ve Batı Arasında İslam)
2 “Tabiat” kelimesinin 52 manada kullanıldığı iddia edilmiştir. Bu araştırmamızda “tabiat” insanın özünün dışında cümle hakikatı, dolayısıyla insanı da, dünyaya ait tarafıyla, yani bedenini, arzularını, içgüdülerini, zekasını ifade etmekledir.
3 –Mandeville, Research on The Essence of Societhy. İngiliz düşünürü T. Buckle, ahlâk kaidelerinin statik olmasından hareket ederek, ahlâkın beşeriyetin ilerlemesini yavaşlattığını iddia etmiştir. İlerleme; hareket ve değişimdir; ahlâk ise, statiktir (Henry Thmas Buckle, History of Civilisation in England). Bununla “Şer, dünyanın gelişmesini hareket ettiren kuvvetin tecelli ettiği şekildir” diye Hegel’in fikrini kşl.
3a –Eğer Nietzsche Darwinizmin felsefi devamı ise, o zaman Hitler ve onun nasyonalizmi her iki doktrinin siyasi türevleridirler.
4 -Büyük İslam düşünürü İbn Rüşd (Averroes) bu mesele ile doğrudan doğruya ilgilenmiştir. Evrensel Dînîn esas muhtevasının ahlâk olduğu kanaati bilinmektedir.
5 –Pierre Abelard (XI.-XII. asır) Platon’u Hıristiyan saymıştır.
* –Kur’ân-ı Kerimde farklı bir şekilde ele alınmaktadır. Kur’ânda sık, sık tekrarlanan (en az elli defa ) bu talep, insanların tatbikatta birbirinden ayırmak istedikleri şeylerin beraber olması gerektiğini vurguluyor. Bu ayet, din (iman edin) ile ahlâk (iyi amellerde bulunun) arasını ayırmakla birlikte aynı zamanda bunların beraber olmasını istemektedir. Fakat Kur’ân-ı Kerim ters taraftan da bir bağ kurarak Dînîn ahlâkta kuvvetli yönlendirme bulabileceğine de vurgu yapıyor. Örneğin “Sevdiğiniz şeylerden infak etmeden(karşılıksız vermeden) iman etmiş olmazsınız.” Yani imana gel ki iyi insan olasın denmiyor. Tam tersine; iyi insan ol ki iman etmiş olasın. “Nasıl imana geleyim, imanımı nasıl kuvvetlendireyim” sorusuna cevap şudur; “iyilik yap; Allah’ı düşünerek bulmaktansa, iyilik yapmakla bulmak daha kolaydır.” İşte kutsal kitaplar dan Kur’ânı Kerim de mesele bu şekilde yaklaşıyor.-
10 –Dil bile, insanlar arası münasebetlerin sadece fonksiyona indirgenmesiyle şimdiki lugatın yüzde birine indirgenebilirdi. Lisanın böyle fakirleştirilmesine daha şimdiden teknik ve sosyal ilimler sahalarında kullanılmakta olan sözde ihtisaslaşmış (veya fonksiyonel) dilde müşahede edilmektedir. Lisanın fikirleşmesi şehirleşme ile veya lisanın devamlı yenilenme ve zenginleşme kaynağı olan köyün yok edilmesiyle de ilgilidir. Ne var ki bunların hepsi karşılıklı olarak birbirine bağlı tezahürlerdir.
11 – Bilindiği gibi bu ihtilalin yasakladığı eserler arasında Tolstoy, Shakespeare ve Beethoven’in eserleri de bulunmaktadır ve bu tamamen mantıki bir şeydir.
12 –Marks’ın kendisi Aeschylos, Shakespeare ve Goethe’nin en sevdiği şairler olduklarını söylüyordu. Aeschylos’u her sene Yunanca olarak, Homer ve Ovid’i de ezberden okumuş. Marksizmin Rousseau’cu kaynakları (mesela, sosyal eşitsizlik ve mülkiyetin menşei hakkındaki fikirler) bu öğretide keza keşf edilebilir.
13 –“Kendi şuur ve vicdanını içine bakmak esasına dayanan” bir ahlâk hakkında Engeks de daha iyi düşünmüyor: “Esasen her sınıf ve hatta her mesleğin kendi ahlâkı vardır, ve o da , mümkün olunca, cezalandırılmadan ihlal edilir; bütün insanları birleştirmesi icap eden sevgi ise harp, çatışma, aile ihtilafları, boşanmalar ve bazılarının başkaları tarafından mümkün olduğu kadar fazla istismar edilmesinde tecelli etmektedir.” (Engels, “Ludwig Feuerbach ve Alman klasik felsefesinin sonu”).

