Clair-Van-Vliet_King-Lear-and-Cordelia-1-1

İsrail Terör Şebekesi 10 günde 322 çocuk katletti

Giriş

10 gün, 322 çocuk… Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) verilerine göre, İsrail’in Gazze’de ateşkesi bozarak başlattığı yoğun saldırılarda sadece on gün içinde 322 Filistinli çocuk hayatını kaybetti. Bu rakam, insanlığın vicdanını harekete geçirmesi gereken korkunç bir bilançoyu ortaya koyuyor. Her gün enkaz altından çıkarılan minik bedenler, aslında birer istatistik değil; adları, hayalleri, aileleri olan çocuklar. 322 masum çocuk, on gün gibi kısa bir sürede savaş uçaklarının, topçu ateşinin ve ayrım gözetmeyen bombaların kurbanı oldu. Bu vahşet, modern çağda “bir daha asla” denilen soykırım kavramını yeniden tartışmaya açarken, uluslararası hukuk, siyaset, etik ve insanlık vicdanı için alarm zillerini çaldı.

Filistin topraklarında yaşanan bu trajedi, basitçe bir “çatışma” ya da “karşılıklı hasmane tutum” söylemiyle açıklanamayacak kadar derin ve tek taraflı bir yıkımı temsil ediyor. Özellikle Gazze Şeridi’nde, dünyanın en savunmasız kesimi olan çocuklar, sistematik bombardımanların ve ablukanın hedefi haline gelmiş durumda. İsrail devletinin askeri gücü tarafından sürdürülen bu saldırılar neticesinde hastaneler çocuk cesetleriyle dolarken, soğuk istatistiklerin ötesinde insanlık onuru yara alıyor. Bu durum karşısında sessizlik suça ortak olmak anlamına gelir; zira yaşananlar, hukuki tanımları aşan boyutta bir zulüm ve insanlık dramıdır.

Bu yazıda, “İsrail Terör Şebekesi 10 günde 322 çocuk katletti” gerçeğinden hareketle, olayların farklı boyutları mercek altına alınacaktır. Öncelikle uluslararası hukuk açısından çocuklara yönelik kasıtlı saldırıların soykırım, savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesi incelenecektir. Ardından İsrail’in askeri ve siyasi eylemleri; yapısal şiddet, apartheid (ırk ayrımcılığına dayalı sistem) ve etnik temizlik kavramları ışığında tartışılacaktır. Küresel medya kuruluşlarının bu olayları nasıl çerçevelediğine dair radikal bir medya eleştirisi sunulacak; Batılı devletlerin ve uluslararası kurumların (BM, AB, ABD) tavrındaki sessizlik ve çifte standartlar sorgulanacaktır. Tüm bu vahşetin psikolojik, sosyolojik ve ahlaki yansımaları, yani insanlık vicdanını nasıl sınadığı değerlendirilecek; İsrail’in politikaları tarihsel soykırım örnekleriyle karşılaştırılarak tarihsel-sistemik bir eleştiri yapılacaktır. Son olarak Gazze halkının bitmek bilmeyen direnişi ve sivillerin yaşadığı trajediye dair empatik, tanıklık merkezli bir anlatı ortaya konulacaktır.

İnsanlık tarihinin bu karanlık sayfasını incelerken, hem akademik bir disiplin hem de insani ve vicdani bir duyarlılıkla hareket edilecektir. Gerçek kişi ve kuruluşların sözlerine, tarihsel referanslara ve deyimlere yer vererek, yaşananları anlamlandırmaya çalışacağız. Bu süreçte amacımız, acıya ortak olmak değil; acının kaynağını cesurca teşhir etmek ve adalet çağrısında bulunmaktır. Unutulmamalıdır ki “Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyilerin hiçbir şey yapmamasıdır.” Şimdi iyilerin bir şey yapma vaktidir.

Uluslararası Hukuk Perspektifi: Soykırım, Savaş Suçu ve İnsanlığa Karşı Suçlar

Gazze’de çocuklara yönelik süregiden katliam niteliğindeki saldırılar, uluslararası hukuk bakımından en ağır suç tanımlarına uygundur. Uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku, çocukların silahlı çatışmalarda korunmasını özel bir yükümlülük olarak ortaya koyar. Cenevre Sözleşmeleri’ne göre sivillerin -özellikle de çocukların- kasten hedef alınması kesinlikle yasaktır ve ağır bir savaş suçudur. İsrail’in on gün içinde yüzlerce çocuğun ölümüne yol açan bombalama kampanyası, bu bağlamda açıkça savaş suçları kapsamında değerlendirilmelidir. Zira orantısız ve ayrım gözetmeyen saldırılar, askeri hedef gözetmeksizin sivil halkı vurmaktadır. Nitekim Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) de Gazze’de bütün aileleri yok eden İsrail saldırılarının “kesin delillerle savaş suçlarını” oluşturduğuna dikkat çekmiştir.

Daha da vahimi, saldırıların sistematik bir nitelik kazanması ve belirli bir grubu –Filistinlileri– hedef alması durumunda, soykırım suçunun unsurlarının oluşabileceğidir. BM Soykırım Sözleşmesi (1948), bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubu kısmen ya da tamamen imha etmeye yönelik fiilleri soykırım olarak tanımlar; “gruba mensup olanların öldürülmesi” bu fiillerin başında gelir. On günde 322 çocuğun öldürülmesi, Filistinli sivil nüfusun önemli bir bölümünü –üstelik en genç neslini– yok etmeye yönelik dehşet verici bir eylemdir. Birleşmiş Milletler Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nun Mart 2025 tarihli raporu, İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrası eylemlerine ilişkin olarak “Filistinlileri bir grup olarak kısmen ya da tamamen fiziksel olarak yok etmeyi amaçlayan koşulları kasten dayattığını” ifade etmiş ve Gazze’deki belirli eylemleri “Roma Statüsü ve Soykırım Sözleşmesi uyarınca soykırım fiili” olarak nitelendirmiştir. Raporda özellikle, Gazze’nin ana tüp bebek kliniğinin (Basma IVF merkezi) bombalanması gibi doğumları engellemeye yönelik saldırıların “soykırımsal niyet” taşıdığı belirtilmiş; “bu fiillerin, Gazze’deki Filistinlileri bir grup olarak yok etme kastı dışında makul bir açıklaması olmadığı” vurgulanmıştır.

Uluslararası toplumun hukuki mekanizmaları da bu konuda devreye girmeye başlamıştır. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Aralık 2023’te Güney Afrika’nın başvurusuyla açılan davada Ocak 2024’te ara karar alarak “Gazze’deki Filistinlerin soykırımdan korunma yönünde makul haklara sahip olduğunu” teyit etmiş ve İsrail’e soykırımı önlemek için derhal önlemler alması çağrısı yapmıştır. Ne yazık ki UAD’nin belirttiği bu önlemlere dair İsrail’in en ufak bir uyum gösterdiğine dair kanıt yoktur. BM Özel Raportörü Francesca Albanese, Ekim 2024’teki konuşmasında “bir soykırıma ‘soykırım’ demenin önemli olduğunu” ifade etmiş; hukuki süreçler sonunda verilmiş bir soykırım kararının, gerçekleşmekte olan kıyımı durdurmaya yetmeyeceğini, bu nedenle uluslararası toplumun soykırımı önleyici hareket etmesi gerektiğini dile getirmiştir.

İnsanlığa karşı suçlar bağlamında da değerlendirme yapmak gerekirse, yaygın ve sistematik sivil katliamlar, imha, zulüm gibi fiiller insanlığa karşı suç kapsamındadır. On binlerce sivilin öldürülmesi ve yaralanması, milyonlarcasının yerinden edilmesi; şehirlerin sistematik biçimde yerle bir edilmesi ve yaşam koşullarının bilinçli şekilde yaşanamaz hale getirilmesi bu kategoriye girmektedir. İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği abluka ve “yakıp yıkma” stratejisi, sivillere karşı soykırım olarak kabul edilmelidir. Örneğin Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye 85 bin ton bomba atıldığı ve bunun tüm mahalleleri dümdüz ettiği rapor edilmektedir. Sadece doğrudan bombalarla değil; yakıt, gıda, su ve ilaç girişini engelleyerek sivilleri açlık ve hastalıkla teslim almaya çalışmak da insanlığa karşı suç niteliğindedir. Nitekim Ekim 2023’te İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Gazze’ye yönelik “tam bir kuşatma” ilan ederek “elektrik yok, su yok, yakıt yok” talimatı vermiş; bunu yaparken Filistinlileri “hayvanlar” olarak niteleyip “onlarla insan gibi değil, ona göre savaşacağız” diyerek dehşet verici bir söylemle saldırganlığını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Gallant’ın “İnsan hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre davranıyoruz” sözleri, sivillere yönelik aç bırakma politikasını bile alenen savunduğunu gösteriyor. Oysa sivilleri açlığa mahkûm etmek, savaş hukukuna göre yasaktır: 1977 tarihli Cenevre Ek Protokolü, sivillerin aç bırakılmasını bir savaş yöntemi olarak kullanmayı kesin biçimde yasaklamaktadır. İsrail’in Mart 2025’te Gazze’ye tüm insani yardımları tekrar kesmesiyle binlerce çocuğun açlık ve susuzluk riskiyle karşı karşıya kalması, bu yasağın ihlalinin trajik bir sonucudur.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) savcılığı da Filistin topraklarındaki savaş suçları ve insanlığa karşı suç iddialarını araştırmaktadır. Çocuk ölümlerinin bu denli yüksek olması, sivillere karşı kasıt veya umursamazlık düzeyinin göstergesidir. Unutmamak gerekir ki hukuken kastın ispatı, failin niyetine ve söylemlerine de bakar. İsrail hükümeti üyelerinin ve komutanlarının söylemleri incelendiğinde –aşağıda detaylandırılacağı üzere– adeta bir toplu imha niyeti sezilmektedir. Bu da uluslararası mahkemeler nezdinde soykırım suçunun oluşması ihtimalini güçlendirmektedir. Örneğin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ekim 2023’te yaptığı bir konuşmada Filistinlileri Tevrat’ta yok edilmesi emredilen “Amalek kavmi”ne benzetmişti. Bu tarihsel gönderme, bir ulusun topyekûn yok edilmesini dini bir motife dayandıran tehlikeli bir imaydı. Yine 2014’te İsrail parlamentosunun aşırı sağ üyelerinden Ayelet Shaked, Facebook’ta paylaştığı bir yazıda “Bütün Filistinliler bizim düşmanımızdır… onların anneleri de ölmeli, yoksa büyüyüp küçük yılanlar (terörist) olacak yavrular doğuracaklar” diyerek kadın, çocuk ayrımı gözetmeden toplu katliamı savunmuştu. Bu tür söylemler, İsrail’in en üst düzey siyasetçileri tarafından bile dile getirilebilmiş; Filistinlilerin tamamının meşru hedef olduğu algısını yaratmaya çalışmıştır. İşte bu zihniyet ve onun sahadaki tezahürü olan eylemler, 21. yüzyılda soykırım kavramını Filistin özelinde tartışmaya açmaktadır.

Özetle, uluslararası hukukun tüm hayati uyarı işaretleri yanmaktadır: Gazze’de çocuklara yönelik sistematik kıyım, savaş suçlarının ötesine geçerek bir halkın geleceğini yok etmeye yönelmiş bir soykırım saldırı intibaı vermektedir. Bu, insanlığın inşa ettiği hukuk sistemine meydan okuyan bir suçlar silsilesidir. Bugün 322 masum çocuğun kanı, Lahey’den New York’a tüm hukuk koridorlarında adalet çığlığı olarak yankılanmalıdır. Eğer uluslararası toplum ve kurumlar, bu hukuksuzluğu durdurma iradesi göstermezse, yalnızca Gazze çocuklarına değil, hukukun evrensel değerlerine de mezar kazılmış olacaktır.

Yapısal Şiddet, Apartheid ve Etnik Temizlik Bağlamında İsrail’in Politikaları

Gazze’de yaşanan çocuk katliamını mümkün kılan zemin, on yıllardır süregelen bir yapısal şiddet düzenidir. İsrail devletinin Filistinlilere karşı uyguladığı politikalar, anlık askeri operasyonların çok ötesinde, süreğen ve sistematik bir baskı mekanizması oluşturmuştur. Bu mekanizmayı anlamak için tarihsel ve siyasal bağlama bakmak gerekir: 1948’de İsrail’in kurulması sürecinde yüzbinlerce Filistinli topraklarından sürüldü, yüzlerce köy haritadan silindi. Filistinliler bu olayı Nakba (Büyük Felaket) olarak anmaktadır. Bugün Gazze’de yaşayan 2,3 milyon insanın önemli bir kısmı, işte bu 1948’de yurtlarından edilmiş insanların çocukları ve torunlarıdır. Yani Gazze nüfusunun büyük bölümü, zaten bir etnik temizlik sonucunda bir araya toplanmış mazlum bir topluluktur.

İsrail, 1967’den beri Gazze ve Batı Şeria’yı işgal altında tutmakta; bu süreçte yerleşimci sömürgecilik mantığıyla hareket ederek demografik ve coğrafi dönüşümler gerçekleştirmektedir. Batı Şeria’da yasa dışı Yahudi yerleşimleri sürekli genişletilirken, Gazze Şeridi 2007’den bu yana karadan, havadan ve denizden kuşatılmış durumdadır. Bu kuşatma, Gazze’yi fiilen dünyanın en büyük açık hava hapishanesi haline getirmiştir. Temel gıda, yakıt, elektrik ve temiz suya erişimin İsrail tarafından kısıtlandığı; insanların bırakın seyahat etmeyi, yaşamsal ihtiyaçlarını bile dışarıdan temin edemediği bir abluka rejimi söz konusudur. Bu durum, Norveçli barış araştırmacı Johan Galtung’un kavramsallaştırdığı anlamıyla tam bir “yapısal şiddet” örneğidir: Yani doğrudan kurşun sıkmadan da, bir toplumu sistematik olarak mahrumiyet içinde yaşamaya zorlayarak onun fiziksel ve ruhsal varlığına zarar vermek.

Gazze’de yıllardır süren bu yapısal şiddet, bugün çocuk ölümleriyle görünür hale gelen doğrudan fiziksel şiddetin zeminini hazırlamıştır. Apartheid kavramı da bu bağlamda devreye giriyor. Apartheid, bir ırk ya da etnik grubun diğerini sistematik baskı altında tutup ikinci sınıf insan muamelesi yapması anlamına gelir ve uluslararası hukuka göre bir insanlığa karşı suçtur. İsrail’in Filistinlilere muamelesi uzun süre uluslararası toplum tarafından “böyle tanımlanmaktan kaçınılan” bir gerçekti, ancak son yıllarda bu tabu yıkıldı. İsrail’in önde gelen insan hakları örgütü B’Tselem, Ocak 2021’de yayımladığı raporda İsrail yönetimini “Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e uzanan bir Yahudi üstünlüğü rejimi – bu bir apartheid’dir” diyerek net bir şekilde apartheid rejimi olarak niteledi. Ardından Human Rights Watch ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) gibi dünyaca saygın kuruluşlar, 2021 ve 2022’de yayımladıkları kapsamlı raporlarda “İsrail hükümeti, Filistinlilere karşı apartheid suçu işlemektedir” sonucuna vardılar. Örneğin Amnesty International, Şubat 2022’de “İsrail makamları Filistinlilere karşı insanlığa karşı suç teşkil eden apartheid uygulamasında bulunuyor” diyerek uluslararası toplumu hesap vermeye çağırdı. Bu raporlar, İsrail’in Filistin topraklarında kurduğu düzeni Güney Afrika’daki apartheid rejimiyle kıyaslayarak, temelde kurumsal ayrımcılık ve baskı üzerine kurulu olduğunu ortaya koydu.

Apartheid rejiminin özelliklerinden biri, hukuk önünde eşitsizlik ve coğrafi gettolaştırma ise, Gazze bunun çarpıcı bir örneğidir. İsrail, Gazze halkını dikenli teller ve duvarlarla çevrili küçücük bir şeride hapsedip dış dünyadan izole ederken; kendi vatandaşlarının güvenliğini bahane ederek bu insanları temel haklardan yoksun bırakmaktadır. Üstelik bu abluka altında dahi Gazze’ye durmaksızın hava saldırıları düzenlemekte, bu “açık hava hapishanesini” düzenli aralıklarla bombalayarak adeta kıyım laboratuvarı gibi kullanmaktadır. Yapısal şiddet öylesine içselleşmiştir ki, İsrail toplumu ve siyaseti, Filistinlilerin maruz kaldığı bu durumu normalleştirmiş görünmektedir. Uluslararası hukuk ise bu yapısal zulmü tarif etmek için “zulüm” (persecution) kavramını kullanır ki o da insanlığa karşı suçlar arasındadır. Filistinlilerin, sadece etnik kimlikleri nedeniyle sistematik bir baskı ve şiddet rejimine tabi tutulması, ırk ayrımcılığına dayalı zulüm tanımına birebir uymaktadır.

İsrail’in politikalarında etnik temizlik olgusuna gelince: Etnik temizlik, bir bölgeyi belirli bir etnik gruptan arındırma amacıyla o grubun zorla göç ettirilmesi veya imha edilmesi pratiğidir. 1948 Nakba bunun tarihsel bir örneğiydi; 1967’de Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da kısmi tekrarları görüldü. Günümüzde de bu niyetin izleri sürüyor. İsrail’in üst düzey yetkilileri, Gazze halkına komşu Mısır’a gitmelerini telkin edecek kadar ileri gitmiştir. Savaş sırasında dağıtılan propaganda broşürlerinde veya sosyal medyadaki Arapça paylaşımlarda, Gazze halkına “Sina Çölü’ne geçin, burada kalmayın” mesajları verildiği rapor edilmiştir. Hatta İsrailli bazı generallerin, “Gazze’nin nüfusunu azaltmak stratejik çıkarımızadır” mealinde ifadeleri basına yansımıştır. Bütün bunlar, Gazze’de yaşananların sadece teröre karşı bir operasyon değil; altında demografik ve siyasi hesapların yattığı bir sindirme harekâtı olduğunu düşündürüyor. On binlerce sivilin öldürülmesi ve yüzbinlercesinin göçe zorlanması, neticede Gazze’yi Filistinlilerden arındırma planının parçası olarak okunabilir.

Yapısal şiddetin belki de en acımasız yüzü, nesiller boyu devam eden travma ve umutsuzluk döngüsü yaratmasıdır. Gazze’de bugün 15 yaşındaki bir çocuk, hayatında İsrail’in saldırısı olmayan tek bir yıl bile görmedi. 2008-09, 2012, 2014, 2021 ve 2023-25 saldırıları… Sürekli yıkım, sürekli yeniden başlama çabası. Bu, sıradan bir toplumsal tecrübe değildir; bu, bir halkı yıldırmaya, kimliğinden ve toprağından vazgeçirmeye yönelik psikolojik bir savaştır aynı zamanda. İsrail’in yapısal şiddeti, Filistinlilerin özgürlük ve devlet olma iddialarını kırmaya, onları çaresiz ve parçalanmış halde tutmaya yöneliktir. Bunun ismine tarihte bazen kolonyal baskı, bazen apartheid, bazen etnik temizlik denmiştir. İsrail vakasında bu kavramların hepsi bir araya gelmiş görünmektedir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bir raporunda dediği gibi: “Bu topraklarda iki ayrı hukuk sistemi ve iki ayrı dünya var: Biri Yahudiler için –haklar ve ayrıcalıklarla dolu–, diğeri Filistinliler için –baskı ve mahrumiyetle dolu–. Bu durum adı konmamış bir apartheid rejimidir.” İsrail makamları, Gazze’de sürdürdükleri politikayla Filistin toplumunun temel yaşam kaynaklarını ve geleceğini hedef alarak, şiddeti bir altyapı haline getirmiştir. Yapısal şiddetin doğal bir sonucu olarak da, bugün fiilen apartheid altındaki bir halkın düzenli aralıklarla katliam seviyesinde şiddete maruz kalmasına tanık oluyoruz.

Sonuç olarak, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı şiddet sadece savaş meydanlarındaki anlık kararların ürünü değil; devletin yapısına sinmiş ideolojik ve kurumsal bir şiddettir. Bu şiddet; dünya tarihinde utançla hatırlanan apartheid Güney Afrikasını, ABD’nin eski “Kızılderili rezervasyonu” politikalarını ve diğer baskıcı rejimleri hatırlatmaktadır. Her ne kadar bağlamlar farklı olsa da özündeki mantık aynıdır: “Biz ve onlar” ayrımı üzerinden, “onlar”ın haklarını gasp etmek ve gerektiğinde hayatlarını hiçe saymak. Gazze’de 322 çocuğun on günde öldürülmesi, işte bu zihniyetin vardığı uç noktadır. Yapısal şiddet tohumları ekilmiş, apartheid düzeninde beslenmiş, etnik temizlik emelleriyle sulanmış bu tohumlar, şimdi soykırım denen zehirli meyveyi vermektedir. Bu gerçeği, tüm çıplaklığıyla görmek ve adını koymak insanlık adına bir sorumluluktur.

Küresel Medyanın Temsili: Radikal Bir Medya Eleştirisi

Gazze’de yaşananlar kadar, bu yaşananların dünya kamuoyuna nasıl aktarıldığı da büyük önem taşıyor. Zira kitle iletişim araçları, hakikatin aynası olabildikleri gibi, onu çarpıtan birer prizma da olabilirler. Ne yazık ki küresel ana akım medyanın Gazze’deki çocuk katliamına yaklaşımı, büyük ölçüde çarpık, çifte standartlı ve insanlık onurunu ikinci plana atan bir tutum sergiledi. Bu bölümde, Batı merkezli medya kuruluşlarının olayları sunuş biçimine dair radikal bir eleştiri yapılacaktır.

Öncelikle dikkat çeken husus, dil ve söylemdeki tarafgirliktir. Batılı büyük medya organları, Filistinli sivillerin maruz kaldığı şiddeti aktarırken çoğunlukla nesnelliğini yitiren veya failin sorumluluğunu gizleyen ifadeler kullanıyor. Örneğin manşetlerde “Gazze’de çocuklar öldü” gibi öznesiz ve pasif cümleler tercih ediliyor; o çocukların kim tarafından öldürüldüğü belirsizleştiriliyor. Aynı gazeteler, İsrail tarafındaki kayıpları haberleştirirken çok daha kişiselleştirilmiş, duygu yüklü anlatımlara başvuruyor. İsrail’de ölen bir çocuksa, adıyla, yaşıyla, ailesinin dramıyla anılıyor; Gazze’de ölen 322 çocuk ise çoğu zaman sayı olarak kalıyor. Bir medya eleştirmeni bu durumu “Filistinlilerin kurbanlığı istatistikleştirilirken, İsraillilerin kurbanlığı hikâyeleştiriliyor” diye özetlemişti.

Çifte standartın en bariz görüldüğü alanlardan biri, tanımlama ve çerçeveleme farkıdır. Batılı liderler, İsrail’in saldırılarını savunmak için sıkça “İsrail’in kendini savunma hakkı” klişesini kullanırken, bu ifade medyada da sürekli tekrarlandı. ABD Başkanı Joe Biden’ın 7 Ekim 2023’te attığı mesaj, ana akım basında geniş yer buldu: “Hamas teröristleri İsrailli sivilleri katlediyor, İsrail’in kendini savunma hakkı vardır – sonuna kadar” minvalindeki bu açıklama, sanki Gazze’de yaşanan tüm yıkımı mazur gösteren bir kalkan haline getirildi. Oysa uluslararası hukuk, kendini savunma hakkının sivilleri asla hedef almamak koşuluna bağlı olduğunu belirtir. Medyada bu nüansın altı çizilmeyerek, İsrail’in yaptığı her şeyin meşru bir savunma gibi algılanmasına hizmet edildi.

Bir diğer yaygın söylem, “Hamas sivilleri kalkan olarak kullanıyor” iddiasıdır. Batılı medya organları, İsrail ordusunun açıklamalarını sık sık sorgusuz manşete taşıyarak, sanki öldürülen çocukların asıl sorumlusunun yine Filistinlilerin kendisi olduğu gibi bir izlenim yarattı. Örneğin pek çok haber, öldürülen Filistinli çocuk sayısından bahsederken hemen ardından İsrail yetkililerin “Hamas militanları sivillerin arasına saklanıyor” beyanlarını eklemeyi alışkanlık haline getirdi. Bu da aslında bir çeşit mağdur suçlayıcılığıdır. Suçu işleyenin eylemini örtük biçimde aklar, suça maruz kalanların durumunu tali hale getirir. Bu söylem kalıbı, medya diline yerleşmiş bir propaganda unsurudur. Oysa gerçekler açık: Gazze dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden biri, insanlar zaten birbirlerinin “arasındalar”, başka kaçacak yer yok. Bir savaş uçağı bir mülteci kampını bombaladığında, bunun sorumlusu bombayı atanlardır, orada yaşayanlar değil. Lakin medya bu gerçeği net biçimde ortaya koymakta çoğu zaman başarısız oldu.

Batı medyasının taraflılığı konusunda gözlemlenen bir diğer olgu, duygu asimetrisi diyebileceğimiz durumdur. Ekim 2023’te çatışmalar tırmandığında büyük haber kanalları muhabirlerini Tel Aviv’e, Kudüs’e gönderdi; oralardan sürekli yayın yapıldı. İsrailli ailelerin korkuları, sığınak sahneleri, rehin alınan İsraillilerin yakınlarının gözyaşları uzun uzun anlatıldı. Elbette bunlar da haber değeri taşıyordu. Ancak aynı medya organları Gazze’de neler olduğuna dair kör kaldı. Zira İsrail, yabancı gazetecilerin Gazze’ye girmesine izin vermiyordu; buna rağmen medyanın alternatif yollarla Gazze’nin sesini duyurma çabasının oldukça zayıf kaldığını gördük. Bir medya analisti, “Batılı muhabirler İsrail’den yayın yaparak neredeyse tamamen İsrail’in hikâyesini yaşıyor ve anlatıyorlar. Gazze’de yaşayanların acısı, duaları, kayıpları onlara ulaşmıyor” diyerek bu durumu eleştirdi. Gerçekten de Gazze’den içeriden gelen çığlıklar –yerel gazetecilerin, uluslararası ajansların Filistinli muhabirlerinin aktardıkları– ana akımda hak ettiği yeri bulamadı. Batılı medya, adeta “tek gözünü kapatan, tek gözünü açan” bir tavır içindeydi: Ukrayna söz konusu olduğunda iki gözü de açık, Gazze söz konusu olunca biri kapalı. Bu tutum sosyal medyada hicvedildi; bir gözünde Ukrayna bayrağı, diğerinde Filistin bayrağı olan bir figürün Ukrayna’ya ağlayıp Filistin’e kör baktığı karikatürler viral oldu.

Batı medyasının dilindeki ayrımcılık, kullanılan terimlerde de hissediliyor. Örneğin Filistinli direnişçilere daima “terörist” denilirken, İsrail ordusunun eylemlerine asla “terör” denmiyor. Oysa sivilleri kasıtlı öldürmek tanım gereği terördür – devlet yapsa da, örgüt yapsa da. Bu çifte standart, medyadaki kavram kargaşasıyla bilinçli biçimde sürdürülüyor. Sonuçta uluslararası kamuoyunda bir zihinsel çerçeve oluşuyor: “Şiddet tek taraflı değil, karşılıklı bir savaş; İsrail de kendini savunuyor; ölen çocuklar trajik ama kaçınılmaz kayıplar.” Böylelikle 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olan Gazze’de çocukların toplu öldürülmesi, normalleştirilmiş bir “çatışma haberine” indirgeniyor.

Bunun aksine bazı bağımsız veya alternatif medya kuruluşları ve sosyal medya aktivistleri, bu çarpıklığı ifşa etmeye çalıştılar. Özellikle Orta Doğu merkezli medya (Al Jazeera gibi) ve bazı cesur gazeteciler, Batı medyasının görmezden geldiği insan hikâyelerini gündeme taşıdılar. Örneğin Al Jazeera, Gazze’de ölen çocukların isimlerini, yaşlarını, hayallerini tek tek yayınlayarak onların birer sayı olmadığını gösterdi. Batılı medya kuruluşlarının çoğu ise, savaşın insan tarafını vermekte eksik kaldılar. Arwa Damon gibi eski CNN muhabirleri bile, kendi çalıştıkları kurumları eleştirerek “Bu çifte standart, Batı medyasının Arapları ve Müslümanları bilinçaltında ‘insandan aşağı’ görme eğiliminin bir yansımasıdır” demek zorunda kaldılar. Damon’un tespiti acıdır ama gerçektir: Ekranlarda bir tarafta mavi gözlü çocukların dramı “trajedi” olarak sunulurken, öte tarafta esmer Gazze çocuklarının parçalanmış bedenleri “istatistik” olarak anılıyorsa, burada medya insanlık ortak paydasını yitirmiş demektir.

Medyanın bu tutumunun sonuçları da oldu: Algı yönetimi başarılı olabildiği ölçüde, uluslararası tepkiyi dizginledi veya geciktirdi. Mesela çoğu Batı ülkesinde insanlar ancak sosyal medyadan veya alternatif haber sitelerinden gerçek vahameti öğrenebildi. CNN, BBC, Fox News, France24 gibi kanallar izleyen ortalama bir vatandaş, Gazze’de olan bitenin ölçeğini ve tek taraflılığını tam kavrayamadı; çünkü karşısında sürekli “Hamas roket attı, İsrail de vurdu”, “çatışmalar şiddetlendi” gibi iki tarafa da eşdeğer sorumluluk yükleyen haberler buldu. Bu sahte denge (false equivalence) haberciliği, mazlum ile zalimi aynı kefeye koyma yanılgısını besledi. Oysa ortada iki denk güç yoktu: Bir yanda dünyanın en güçlü ordularından birine sahip, nükleer silahlı bir devlet; öte yanda abluka altında sıkışmış, silahtan çok taşla, ilkel roketlerle direnen bir halk. Ne var ki medya bu orantısızlığı gerektiği gibi vurgulamadı.

Küresel medyaya yönelik radikal eleştirimizin odağı şudur: Gerçeği tüm boyutlarıyla yansıtmak yerine, egemen politik söyleme yaslanmak. Gazze’de öldürülen çocuklar konusunda medya, çoğu kez güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmadı. New York Times gibi gazeteler, İsrail’in bir hastaneyi vurduğu haberinin başlığını baskılardan sonra yumuşattı; Reuters gibi ajanslar, İsrail ordusunun sözcük oyunlarını aynen tekrarladı (örn: “çatışmalarda sivil kayıplar yaşandı” diyerek faili belirsizleştirmek). Gazze’nin feryadı, Batı’nın ekranlarında boğuk duyuldu – eğer duyulduysa.

Öte yandan, bu medya hegemonyasına karşı dijital medya ve sosyal ağlar üzerinden ciddi bir meydan okuma da gerçekleşti. Dünyanın dört bir yanından vicdan sahibi insanlar, Twitter, Instagram, YouTube gibi mecralarda Gazze’deki gerçekleri paylaşmaya başladılar. Hastanelerden canlı yayın yapan doktorlar, yıkıntılar arasından tweet atan gazeteciler, bombalardan kaçan çocukların görüntülerini yayımlayan aktivistler sayesinde, sansür perdeleri bir nebze aralandı. Bu da ana akım medyayı zaman zaman geriden takip ederek de olsa bazı haberleri vermeye zorladı. Yine de genel tablo değişmedi: Egemen söylem, yayın politikalarına hâkim olmaya devam etti.

Toparlarsak, Gazze’de 322 çocuğun öldürülmesi gibi insanlık dışı bir olayı bile medya tarafsız ve insancıl bir bakışla aktarmayı beceremedi. Bu, medyanın içine düştüğü ahlaki açmazın resmidir. Basının görevi, gücün çıkarlarını korumak değil, hakikati savunmaktır. Oysa medya, Gazze konusunda büyük ölçüde sınıfta kaldı. Filistinli şair Mahmud Derviş’in dediği gibi: “Gerçek apaçıktı, fakat dünya onu görmedi; çünkü gözler, petrolün ve çıkarların buğusu ile perdelenmişti.” Medya da bu perdenin bir parçası oldu. Radikal bir eleştiri yapmak gerekirse, Batı medyasının Gazze sunumu, bir vicdan körlüğü ve meslek etiği ihlâlidir. Bir gün tarih bu dönemi yazarken, gazetelerin tutumunu da not düşecek ve belki de bugün suskun kalan manşetler, yarın insanlığın hafızasında utanç vesikası olarak yer alacaktır.

Batılı Devletlerin ve Uluslararası Kurumların Sessizliği ve Çifte Standardı

Gazze’de işlenen vahşet karşısında dünyanın siyasi aktörlerinin tepkisi, en az medya kadar –belki ondan da fazla– hayal kırıklığı yaratmıştır. Özellikle Batılı devletlerin liderleri ve uluslararası kurumlar, insan hakları ve evrensel değerler konusunda çifte standartlı bir tutum sergileyerek adeta yangına körükle gitmişlerdir. Bu bölümde, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri gibi aktörlerin yaklaşımları mercek altına alınacak; sessizliklerinin ya da tutarsızlıklarının nasıl bir ikiyüzlülük örneği teşkil ettiği eleştirilecektir.

Öncelikle ABD ve Avrupa cephesine bakalım. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği ve sivilleri de hedef alan saldırısının hemen ardından, Batılı liderler koşulsuz bir destek mesajı vermek üzere adeta yarışa girdiler. Washington, Londra, Paris, Berlin – hepsinden benzer açıklamalar geldi: “İsrail’in kendini savunma hakkı saklıdır, yanındayız.” ABD Başkanı Joe Biden, daha olayların ilk günü “İsrail’e tam destek” tweet’i attı ve “İsrail’in kendini savunma hakkı vardır, nokta” dedi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise “İsrail’in bugün ve önümüzdeki günlerde kendini savunma hakkı vardır, AB İsrail’in yanındadır” şeklinde açıklama yaptı. Bu sözler, diplomasi sahnesinde güçlü şekilde yankılandı. Ancak aynı liderler, İsrail’in kendini savunma adı altında başlattığı ve kısa sürede binlerce çocuğun ölümüne yol açan saldırılar karşısında gözle görülür bir tepki vermediler. Örneğin Biden yönetimi, BM Güvenlik Konseyi’nde Gazze’de ateşkes çağrısı yapan karar tasarılarını defalarca veto etti. Avrupa ülkelerinin çoğu, BM Genel Kurulu’nda Kasım 2023’te oylanan insani ateşkes çağrısında çekimser kalmayı veya aleyhte oy vermeyi tercih etti. Kısacası lafta insan hakları savunuculuğu yapan Batı, konu Filistinliler olunca sessiz ya da suç ortağı bir pozisyon sergiledi.

Bu tutum, uluslararası kamuoyunda çok ciddi bir güven erozyonuna yol açtı. Özellikle küresel Güney ülkeleri ve halkları, Batı’nın bu iki yüzlü tavrını yüksek sesle eleştirmeye başladı. Birçok yorumcu, Ukrayna’da siviller ölünce Rusya’ya karşı ayağa kalkan Batılı hükümetlerin, konu Gazze olunca neden “itidal” çağrısı bile yapmadığını sorguladı. Sosyal medyada yapılan bir yorum durumu çarpıcı biçimde özetliyordu: “Ukraynalılar işgalciye karşı savaşınca kahraman, Filistinliler işgale direnince terörist ilan ediliyor. Demek ki mesele evrensel ilke değil, çıkar meselesi.”. Gerçekten de ABD ve Avrupa’nın tavrı, kendi çıkarları söz konusu olduğunda “insan hakları” söylemini hatırladıklarını, çıkarlarına ters düştüğünde ise üç maymunu oynadıklarını gösterdi. Bu durum sadece ahlaki bir ikiyüzlülük değil, aynı zamanda uluslararası hukukun güvenilirliğini de zedeleyen bir gelişmeydi. Çünkü dünya düzeninin güya garantörü olan güçler, açıktan açığa hukuku çiğneyen tarafa arka çıkıyorlardı.

Birleşmiş Milletler cephesine gelince: BM Genel Sekreteri ve ilgili BM kurumları, Gazze’deki insani felaket konusunda belli uyarılar yaptılar, endişelerini dile getirdiler. BM Genel Sekreteri António Guterres, Ekim 2023’te Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada “Gazze’de çocuklar ve kadınlar ölürken bunu haklı gösterecek hiçbir şey olamaz; Hamas saldırıları bir vakumda meydana gelmedi, 56 yıllık boğucu bir işgalin bağlamı var” diyerek İsrail’in politikalarını eleştirdi. Bu sözleri nedeniyle İsrail hükümeti Guterres’e sert tepki gösterip istifasını dahi istedi. Yine UNICEF gibi BM kuruluşları, çocuk ölümlerine dair verileri paylaşarak “Dünya çocukların ölmesine ve acı çekmesine izin vermemeli” şeklinde çağrılar yaptılar. Örneğin UNICEF İcra Direktörü Catherine Russell, ateşkes bozulduktan sonra yeniden artan çocuk ölümlerine dikkat çekip tüm taraflara uluslararası insancıl hukuka uyma çağrısı yaptı. Ancak BM’nin yapısal sorunu olan yaptırım gücü eksikliği ve büyük güçlerin vetosu meselesi burada devreye girdi. BM Güvenlik Konseyi, ABD vetoları nedeniyle Gazze konusunda hiçbir bağlayıcı karar alamadı. BM Genel Kurulu’nun ezici çoğunlukla kabul ettiği insani ateşkes çağrısı ise tavsiye niteliğindeydi ve İsrail tarafından hemen reddedildi. Yani BM’nin sesi var, dişi yok gibiydi. Bu da uluslararası kurumlara olan inancı sarstı.

Avrupa Birliği, insan hakları söylemini dış politikasının merkezine koyduğunu iddia eden bir aktördür. Ne var ki Gazze konusunda AB’nin kurumsal tepkisi son derece sönüktü. Hatta AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’in İsrail yanlısı aşırı söylemleri, bizzat Avrupa Parlamentosu içinde bile eleştiri konusu oldu. Bazı AB üyesi ülkeler (İrlanda, İspanya, Belçika gibi) açıkça ateşkes ve sivil koruma çağrıları yapsa da, Birlik ortak bir tavır geliştiremedi. Aralık 2023’te AB zirvesinde dahi Gazze’de ateşkes ifadesi nihai bildiriden çıkarıldı. Bu tutum, AB’nin küresel insan hakları savunuculuğu iddiasını ciddi şekilde gölgeledi. Öyle ki, eski bazı Avrupalı liderler ve diplomatlar, açık mektuplarla “AB kendi değerlerini inkâr ediyor” diyerek bu politikayı kınadılar.

Batı’nın bu çifte standardının altında yatan sebepler çoktur: İsrail ile stratejik müttefiklik, iç politikada lobilerin etkisi, suçluluk duygusu (Holokost mirası nedeniyle) vs. Ancak hangi sebep olursa olsun, neticede ortaya çıkan görüntü şudur: “Bazı çocukların hayatı daha değerlidir.” Ukraynalı çocuklar ölünce dünyanın desteğini alır, Filistinli çocuklar ölünce diplomatik satranç hamlelerine kurban edilir. Bu kabul edilemez bir anlayıştır. İnsan hakları bölünmez ve evrenseldir; çifte standardı kaldırmaz. Hele ki çocuklar söz konusuysa, hiçbir siyasi mazeret olamaz.

Örneğin, daha somut kıyas yapalım: Rusya’nın Ukrayna’da sivillere saldırdığı iddiasıyla hemen Uluslararası Ceza Mahkemesi devreye sokulmuş, Rus yetkililer hakkında yakalama kararları çıkarılmıştı. Oysa İsrail yıllardır BM kararlarını ihlal ediyor, işgal, ilhak, ayrımcılık politikaları yürütüyor, binlerce sivili öldürüyor ama Batı’dan benzer bir hukukî hamle görmüyor. ABD, 2021’de Filistin topraklarındaki durumla ilgili UCM soruşturmasına açıkça karşı çıkmış, İsrail’i UCM’den korumak için tehditler savurmuştu. Bu durum, adalet mekanizmalarının da siyasallaştığını gözler önüne serdi. Dünya halkları nezdinde bu ikiyüzlülük öylesine bariz ki, artık Batılı hükümetlerin beyanları inandırıcılığını kaybediyor. Bugün birçok ülkede insanlar, ABD veya AB bir konuda insan hakları dersi vermeye kalktığında “Önce Gazze’ye bakın” diye cevap veriyor.

İslam dünyası ve küresel Güney ülkeleri, Gazze konusunda genelde daha sert tepki verdiler; kitlesel protestolar, resmi kınamalar gördük. Fakat onların diplomatik ağırlığı sınırlı kaldı. Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir çifte standart örneği de, bazı Arap ve Müslüman ülkelerin tavrıdır. Kimi yönetimler (örneğin Mısır, Suudi Arabistan gibi) Filistin davasına retorik destek sunsalar da fiilen ABD-İsrail eksenine yakın durdular, somut adımlar atmadılar. Bu da ayrı bir eleştiri konusudur, ancak asıl belirleyici olan küresel güç dengesi olduğundan biz yine Batı’ya dönelim.

Uluslararası kurumlar arasında, özellikle Lahey Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi yargısal organların devreye girmesi umut edilmişti. Lahey Adalet Divanı’nın geçici tedbir kararı (yukarıda bahsedildi) önemliydi, ama bağlayıcılığı tartışmalı kaldı. UCM soruşturması ise ağır aksak ilerliyor; zira Batılı istihbaratlar ve diplomatlar perde arkasında bu süreci frenlemeye çalışıyor. Yine BM İnsan Hakları Konseyi, Gazze’deki ihlalleri incelemek üzere bir Komisyon kurdu ve bu Komisyon Mart 2025’teki raporunda İsrail’in eylemlerini en sert biçimde kınadı. Ancak İsrail bu tür mekanizmalara hiçbir şekilde işbirliği yapmadığı gibi, Batılı müttefikleri de sonuç alıcı bir inisiyatif geliştirmedi.

Tüm bu tablo, uluslararası düzende çifte standardın kural haline geldiğini gösteriyor. Filistin söz konusu olduğunda, en temel insani değerler bile askıya alınabiliyor. Bu durum sadece Filistinliler için değil, aslında tüm insanlık için tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Eğer güçlü olanın hukuku, haklı olanın hukukunun yerini alırsa, küresel sistem bir orman kanununa döner. Sessizlik de bu suça ortak olmaktır. Şu an Gazze’de akan kan karşısında sessiz kalan, yarın başka bir coğrafyada yaşanacak zulmün de zeminini hazırlıyor demektir.

Batılı devletlerin ve kurumların bu çifte standardı, tarihsel hafızaya da ters düşüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen, “Bir daha asla” sloganıyla soykırımı, savaş suçlarını engellemeyi hedeflemişti. Ne acıdır ki aynı sözüm ona medenî dünya, günümüzün en bariz insanlığa karşı suçlarından biri yaşanırken kör, sağır ve dilsiz olmayı seçiyor. Bu tutum, insanlığın vicdanında derin yaralar açmıştır. Güven duygusu zedelenmiştir: Bir Filistinli çocuk, BM okuluna sığındığında güvende olması gerektiğine inanıyordu; ama o okullar bombalandı ve dünya seyretti. Bir anne, belki AB’ye, BM’ye umut bağlıyordu; ama onların toplantılarından sadece kınama cümleleri çıktı, bombaları durduracak eylem çıkmadı.

Son kertede, Gazze’de çocukların katledilmesi karşısında takınılan bu sessizlik ve çifte standart, Batı’nın ahlaki otoritesini tarihin en düşük seviyesine indirmiştir. Bugün Müslüman coğrafyalarda dillendirilen “Batı’nın insan hakları söylemi kendi çıkarına kadar” tezi, maalesef bizzat Batılı liderlerin eylemleriyle doğrulanmıştır. Bu durum, uluslararası işbirliğine ve insan haklarının evrenselliğine inancı sarsıyor. Eğer dünya gerçekten daha adil bir yer olacaksa, önce bu ikiyüzlü tutumdan vazgeçilmelidir. Mazlumun dini, milliyeti olmaz; zulüm kimden gelirse gelsin karşısında durmak insanlığın görevidir. Ne yazık ki Gazze örneğinde bu görev yerine getirilmemiştir.

Batılı devletlerin zafiyeti bir yana, bu süreçte halkların tutumuna da değinmek gerek. Avrupa ve Amerika’da yüz binlerce insan, hükümetlerinin aksine sokaklara dökülüp Filistin için dayanışma gösterileri yaptı. Londra’dan New York’a, Paris’ten Melbourne’e kadar insanlar “Gazze için özgürlük”, “Çocuk kıyımına son” sloganları attılar. Bu da umut verici bir tablodur: Vicdanlar bütünüyle ölmemiştir. Ancak demokratik ülkelerde yöneticiler bu sese kulak tıkadı. Bu da demokrasinin bir paradoksu olsa gerek: Halk barış der, liderler savaş destekçiliği yapar.

Özetlemek gerekirse, uluslararası toplum Gazze sınavında sınıfta kalmıştır. BM sistemi, büyük güçlerin tahakkümü altında çaresiz kalmış; ABD ve Avrupa, ikiyüzlü politikalarla insan haklarını araçsallaştırmış; diğer ülkeler ise etkisiz veya isteksiz kalarak durumu değiştirememiştir. Bu acı tablo, insanlık vicdanında derin bir yara açmıştır. Belki de ileride bir özür dileme yarışına girecekler – tıpkı Ruanda Soykırımı’nda geç kalanların sonra özür dilemesi gibi – fakat o özürler ne ölen çocukları geri getirecek ne de yitirilen güveni tamir edecektir. Şimdi önemli olan, zararın neresinden dönülse kârdır diyerek, geç de olsa doğru adımları atmak; zulme “dur” diyebilmektir. Aksi takdirde, tarih sayfalarına Gazze’nin yanına bir dipnot düşülecek: “Dünya seyretti.”

Psikolojik, Sosyolojik ve Ahlaki Yansımalar: İnsanlık Vicdanının Sınavı

Gazze’de on günde 322 çocuğun katledilmesi, sadece hukuki ya da siyasi bir mesele değildir; aynı zamanda insanlığın ruhunda derin izler bırakan psikolojik ve sosyolojik bir yaradır. Bu trajedi, hem doğrudan doğruya olaya maruz kalanları, hem de dünya çapında vicdan sahibi herkesi psikolojik olarak etkilemiştir. Bir yanda Gazze’de yaşayanların bireysel ve toplumsal travmaları, öte yanda dünyanın geri kalanının bu travma karşısındaki sınavı söz konusudur. Bu bölümde, yaşananların psikolojik etkileri, toplumsal sonuçları ve ahlaki anlamları incelenecektir.

Öncelikle Gazze’deki çocukların ve ailelerin psikolojik durumu, tarifi zor bir yıkım halini almıştır. Düşünün: Beş yaşındaki bir çocuk, hayatında üçüncü büyük savaşı yaşıyor – 2014’ü, 2021’i gördü, 2023-25’i görüyor. Daha kundaktaki bebekler bombaların sesini duyup ağlıyor; 10 yaşındaki çocuklar enkaz altında annesiz babasız kalıyor. Save the Children örgütünün Mart 2024 raporunda, Gazze’deki çocukların maruz kaldığı ruhsal tahribat için “tamamlanmış bir psikolojik yıkım” ifadesi kullanıldı. Beş aydır aralıksız bombardıman, 17 yıllık ablukanın yarattığı sefaletle birleşince çocukların hayal kurma yetisi bile yok olmuş durumda. Gazze’de bir anne, Save the Children’a “Çocuklarımız zaten daha önceki savaşlardan dolayı dirençlerini yitirmişti, şimdi hiçbirine dayanacak güçleri kalmadı. Sürekli korkuyorlar, öfkeliler ve durmadan ağlıyorlar. Birçok yetişkin de aynı durumda… Bu, çocukların kaldırabileceğinden çok daha fazla” diyerek feryat etti. Gerçekten de travma orada o kadar yaygın ki, psikologlar “kompleks ve sürekli travma” (complex continuous trauma) kavramını kullanıyorlar: Bitmeyen bir tetikte olma hali, derin bir kaygı bozukluğu ve yas duygusu. Her sabah sağ uyanabildiğine şaşıran çocuklar var. Bazıları gece altını ıslatıyor, bazıları konuşmayı kesti, bazıları korkudan gülmeyi unutmuş durumda. 7 yaşındaki bir çocuk, yabancı bir doktora “Ben neden ölmedim, ailem öldü?” diye soruyor – hayatta kalmanın suçluluğunu yaşayan çocuklar bunlar.

Psikolojik travmanın nesiller arası aktarımı da ciddi bir konu. Gazze’de bugün anne-babalar da perişan halde; evlatlarını, kardeşlerini yitiren yetişkinler de depresyon ve travma içinde. Bu haldeki ebeveynlerin çocuklarına destek olması da çok zor. Ailelerin çoğu dağıldı: Birçok çocuk, anne babasını kaybetti, akrabalarının yanına sığınmak zorunda. Hastanelerde yeni bir tanım kullanılıyor: “WCNSF” – İngilizce “wounded child, no surviving family” (yaralı çocuk, hayatta kalan ailesi yok) demek. Bu soğuk terim, yürek paralayıcı bir gerçeğe işaret ediyor: Tüm ailesini kaybetmiş yaralı çocuklar. 10 yaşındaki Yusuf el-Davi, Ekim ayında Cebaliye’deki evlerine düşen bombadan sağ kurtuldu ama annesini, babasını ve kardeşlerini kaybetti; üç gün hastanede baygın yattıktan sonra acı haberi aldığında dünyası karardı. Şimdi akrabalarının yanında kalıyor ama annesinin şefkatinden, babasının korumasından mahrum; geceleri uyurken “annemin elleri kucağımda” diye hayal kuruyor, uyanınca bomboş gerçeklikle yüzleşiyor. Bu çocukların hayata tutunabilmesi, ileride sağlıklı bireyler olabilmesi için inanılmaz bir çaba gerekecek. Ancak şu an Gazze’de psikolojik destek sistemi de yerle bir edilmiş durumda: Okullar, oyun alanları yok, terapistler bile bombardımanda öldü. UNICEF raporlarında son 19 ayda 1 milyon çocuğun temel ihtiyaçlardan yoksun biçimde yerinden edildiği, on binlercesinin yaralandığı belirtiliyor. Yani koskoca bir nesil, tam anlamıyla “kayıp nesil” olma riskiyle karşı karşıya.

Sosyolojik yansımalar bakımından, bu toplu travmanın Gazze toplumunu derinden etkilediğini görüyoruz. Bir kere toplumsal yapı parçalandı: Aileler dağıldı, komşuluklar bozuldu, mahalleler haritadan silindi. Gazze gibi güçlü aile bağlarıyla bilinen bir toplumda belki de en büyük yıkım, kutsal aile biriminin yok olması. Anne-babasız kalan on binlerce çocuk var. Bu çocuklara kim bakacak? Akrabaları sağ kalanlar belki sahiplenir ama ya kimsesiz kalanlar? Gazze’de zaten yetimhaneler de bombalandı; bakım sistemi darmadağın. Toplum içerisinde kolektif bir yas hakim. Herkes birilerini toprağa vermiş, herkes bir acı taşıyor. Bu kadar yaygın bir yas hali, toplumsal psikolojiyi kasıp kavurur. İnsanlar bir yandan hayatta kalmaya çalışırken, bir yandan da bu acıyla baş etmeye çalışıyor. Bu durum uzun vadede toplumsal dayanışmayı hem zorunlu kılıyor hem de zorlaştırıyor. Zorunlu kılıyor, çünkü insanlar birbirine tutunmadan ayakta kalamaz hale geldi; zorlaştırıyor, çünkü herkes kendi derdine düşmüş vaziyette.

Gazze toplumu, daha önce de travmalar yaşamıştı ama bu sefer boyut bambaşka. Bir UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) yetkilisi “Bu, çocuklara karşı bir savaştır; onların çocukluğuna ve geleceğine karşı bir savaştır” diyerek durumun eşsiz vahametini vurguladı. Bu kadar çocuğunu kaybeden bir toplumun geleceğe dair umut beslemesi elbette çok güç. Demografik açıdan da bir sarsıntı var: Nüfusun neredeyse yarısı çocuklardan oluşurken, şimdi o çocukların hatırı sayılır bir kısmı hayatta değil. Savaşın demografisi bileh bu tabloyu çarpıtıyor – normalde çatışmalarda kadın ve çocuklar toplam kaybın %20-30’u olurken, Gazze’de kayıpların yaklaşık %40’ını çocuklar oluşturuyor. Bu inanılmaz bir oran; savaş literatüründe benzeri zor bulunur bir toplumsal tahrip göstergesidir.

Bir de ahlaki boyut var ki, belki de en evrensel anlamda bizi sınayan budur. 322 çocuğun ölümü, her şeyden önce ahlaki bir şoktur. Biz insanlar, hangi milletten, dinden olursak olalım, çocuklara kıymanın en büyük günah olduğunu, en büyük suç olduğunu biliriz. Kültürler üstü bir değerdir bu: Masumiyetin sembolüdür çocuk, masumiyeti katletmek tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Dolayısıyla Gazze’deki çocuk katliamı, insanlık vicdanına yapılmış bir saldırıdır. Eğer dünya buna kayıtsız kalırsa, her birimizin insanlığı biraz daha eksilir. Meşhur bir söz vardır: “Bir kişinin ölümü trajedidir, bin kişinin ölümü istatistik.” İşte biz bu tuzağa düşmemeliyiz. 322 bir sayı değildir; 322 trajedi çarpı 322’dir! Her biri ayrı bir cenaze, ayrı bir ağıt, ayrı bir yıkım… İnsani açıdan bakınca, bundan daha büyük bir imtihan olamaz: Mazlumun yanında durmak veya zalime sessiz kalmak. Gazze olayı, bu kadim ahlaki tercihi önümüze koydu.

Ne yazık ki yukarıdaki bölümde de anlattığımız gibi, birçok güç sahibi bu imtihanı geçemedi. Ancak sivil toplum bazında, dünya vicdanının tümüyle ölmediğini de gördük. On binlerce insan hastanelerde Gazze’ye kan bağışlamak istedi, insani yardım gönüllüleri akın etti (her ne kadar birçoğu Gazze’ye alınmasa da niyet gösterildi), sosyal medya kampanyalarıyla Filistin’e destek mesajları yağdı. İnsanlar kendi hükümetlerine kızdı; “Benim adıma susma” diyenler oldu. Bu da ahlaki refleksin tamamen kaybolmadığını kanıtlıyor.

Ahlaki yansımalar meselesinde bir başka önemli nokta, değerlerin sınanmasıdır. Gazze, modern dünyanın dillere pelesenk ettiği “insan hakları, çocuk hakları, evrensel değerler” gibi kavramların bir sınav alanına dönüştü. Ve görüldü ki, bu değerler kağıt üstünde kalabiliyor. Bu durum idealistler için yıkıcı bir deneyim oldu. Uluslararası hukuk öğrencileri, insan hakları savunucuları, vicdan sahibi entelektüeller derin bir yılgınlık yaşadı: “Onca sözleşme, mahkeme, örgüt var ama çocuklar ölürken hiçbiri işe yaramıyor” duygusu yayıldı. Bu bir ahlaki yılgınlık halidir ve tehlikelidir, çünkü umutsuzluk bataklığına sürükler. Ancak tam da böyle zamanlarda, inatla insanlık onurunu savunmak gerekir. Belki de Albert Camus’un deyişiyle “Umut en karanlık zemin üzerinde yeşerir.” Gazze’nin karanlığı da bizi umuda mecbur kılıyor: Bu haksızlık karşısında yılmadan adalet istemeye mecburuz, aksi takdirde biz de ruhumuzu kaybedeceğiz.

Gazze’de yaşananların ahlaki sınaması, sadece olayın faillerini veya karar alıcılarını değil, biz sıradan insanları da içine alır. Bugün televizyonda bu haberleri izleyen, telefonunda bu görüntülere bakan herkes, kendi vicdanıyla baş başadır. İnsanın içinde şöyle bir çatışma yaşanır: “Ne yapabilirim ki? Bu büyük güç oyunlarını ben durduramam.” Evet, belki bir kişi savaşı durduramaz ama en azından hakikati dile getirebilir, mazlumdan yana tavır alabilir, bulunduğu toplumda farkındalık yaratmaya çalışabilir. Elimizden geleni yapmak ile hiçbir şey yapmamak arasındaki tercih de ahlaki bir duruştur. Bu yüzden Gazze, bizlerin de aynaya bakıp insanlığımızı sorguladığımız bir an oldu. Kendi rahatımız mı, uzak diyarlardaki acıya ortak olmak mı? Pek çok kişi bu acıya ortak olmayı seçti; protestolar düzenlendi, yardım kampanyaları yapıldı, dualar edildi. Bu bir dayanışma ahlakıdır ve insanlığın umududur.

Elbette Gazze’de zulmü işleyen taraf için de ahlaki bir çöküş söz konusu. İsrail toplumunun geniş kesimleri, veya en azından liderleri, böylesine bir çocuk kıyımını normal karşılar hale geldi. İsrail Savunma Bakanı’nın “hayvanlar” söylemi, bir büyük gazetenin köşe yazarının “Gerekirse Gazze’yi dümdüz etmeliyiz” diye yazabilmesi, sokakta bazı fanatik grupların “Araplara ölüm” diye bağırması – bunlar ahlaki çürümenin emaresidir. Tarihte de zulmü gerçekleştiren toplumlar önce ahlaki duyarlılıklarını yitirir, empati kabiliyetlerini kaybederlerdi. Nazi Almanya’sında Yahudilere yapılanları Alman toplumu uzun süre sessizce izledi, hatta destekledi; çünkü propaganda ve nefret, ahlakı dumura uğratmıştı. Bugün benzeri bir durum ne yazık ki İsrail’de yaşanıyor. Dehumanizasyon (insandışılaştırma) süreci, ahlaki refleksleri öldürüyor. Filistinli çocukları “öteki”leştirmek, onların ölümünü adeta bir istatistiğe indirgemek, bu suçların işlenebilmesini kolaylaştırdı. Bu, failler açısından bir ahlaki başarısızlıktır. Lakin biz, zalimin de içindeki insanlığa hitap etmek zorundayız: Dünyanın tepkisi, bir nevi İsrail toplumuna da “Dur, sen de zarar görüyorsun bu gidişattan” mesajı taşımalı. Çünkü zulmün hem mazlumu hem zalimi insanlığından eder.

Toparlayacak olursak: Gazze’de yüzlerce çocuğun öldürülmesi, kolektif insanlık vicdanına yönelik bir turnusol kağıdı işlevi görmüştür. Psikolojik açıdan, Filistin halkı tarifsiz bir travmaya itilmiş; dünyada pek çok insan da vicdani bir çaresizlik hissine kapılmıştır. Sosyolojik açıdan, Gazze toplumu derinden sarsılmış, temel yapı taşları kırılmıştır. Ahlaki açıdan ise, hem failler hem izleyiciler için büyük bir sınav söz konusudur. Bu sınavda başarı, zulmü durdurmaya yönelik eylem ve dayanışmayla mümkündür; başarısızlık ise kayıtsızlık ve bahanecilikle gelir.

İnsanlık tarihi, bu tür sınavlardan geçmiştir. Kimi zaman sınıfta kaldık (Ruanda 1994, Srebrenica 1995 gibi); kimi zaman geçer not aldık (Balkanlar’a geç de olsa müdahale 1999, Doğu Timor 1999 vb.). Şimdi Gazze için verilen sınav belki hepsinden kritiktir. Çünkü burada ölen sadece çocuklar değil, aynı zamanda insanlık idealidir. Eğer biz bu ideali yaşatmak istiyorsak, Gazze’nin yaralarını sarmak, adaleti tesis etmek ve bir daha böyle acıların yaşanmaması için çabalamak zorundayız. Aksi takdirde, “insanlık” dediğimiz kavram içi boş bir laftan ibaret kalacaktır.

Tarihsel Örnekler Işığında Soykırım ve İsrail’in Politikalarının Tarihsel-Sistemik Eleştirisi

Gazze’de çocukların katledilmesi ile gündeme gelen vahşet, tarihteki diğer soykırım ve katliam örnekleri ile ister istemez kıyaslanıyor. Her ne kadar her tarihsel olay kendi bağlamına özgü olsa da, bazı ortak noktalar ve çıkarılacak dersler mevcut. Bu bölümde, İsrail’in Filistin politikasına tarihsel bir perspektifle bakılacak; geçmişte yaşanmış soykırımların ışığında İsrail’in eylemleri tarihsel-sistemik bir eleştiriye tabi tutulacaktır. Bu sayede, bugün tanık olduğumuz zulmün kökleri ve olası sonuçları daha iyi anlaşılabilir.

  1. yüzyılın en büyük utançlarından biri olan Holokost (Yahudi Soykırımı), “bir daha asla” dedirten bir insanlık suçuydu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı, 6 milyon Yahudi’yi sistematik biçimde katletti. O dönemde Yahudi çocuklar dahi ayrım gözetilmeden gaz odalarına gönderilmiş, kurşuna dizilmiş, toplu mezarlara atılmıştı. Dünya, Yahudi çocuklarının o masum yüzlerini kaybetmenin acısıyla sarsıldı. Bu acı tecrübe, soykırım kavramının tanımlanmasına ve uluslararası hukukun gelişmesine yol açtı. Ne büyük trajedidir ki, Holokost’tan kurtulanların kurduğu devlet olan İsrail, şimdi bizzat benzer bir suçla itham ediliyor. Bunu dile getirmek bile kimi çevrelerde tepki çekse de tarihsel ironiyi göz ardı edemeyiz: Bir zamanlar şeytanlaştırılan, ghettolara hapsedilen, sonra topyekûn yok edilmek istenen bir halkın torunları; bugün başka bir halkı abluka altında tutup “terörist” diye damgalayarak kitlesel imhaya girişiyor. Elbette ölçüler farklı olabilir, ama özündeki mantık ne yazık ki benzerlik taşıyor. Bu açıdan bazı Yahudi entelektüeller bile seslerini yükseltiyor. Örneğin İsrailli tarihçi Yehuda Bauer, Gazze’deki durumu için “Bu, Holokost değil ama bir ‘Holokost vari’ süreçten bahsedilebilir” diyerek alarm zillerine dikkat çekti. Benzer şekilde İsrail’deki insan hakları savunucuları, hükümetlerinin dilindeki nefret söylemini Nazi propaganda bakanı Goebbels’in diline benzeterek uyarılarda bulundular.

Tarihten bir başka örnek: Srebrenica 1995. Bosna Savaşı sırasında BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’ya giren Sırp birlikleri, 8 binden fazla Boşnak erkeği ve oğlan çocuğunu birkaç gün içinde katlettiler. Bu Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük katliamıydı ve uluslararası mahkemeler tarafından soykırım olarak tanındı. Srebrenica’nın acısı hala taze; orada BM’nin pasifliği, uluslararası toplumun yetersizliği çok konuşuldu. Gazze’de bugün yaşananlar da kimi yönleriyle Srebrenica’yı andırıyor. Örneğin Gazze’de de insanlar Birleşmiş Milletler okullarına, binalarına sığınmıştı güvenli olur diye – ama o binalar da vuruldu; tıpkı Srebrenica’da BM üssüne sığınanların Sırplara teslim edilmesi gibi. Srebrenica’da General Mladic kameralar önünde “Türklere (Boşnaklara) karşı intikam zamanı geldi” diyordu; bugün İsrail’de bazı generaller Gazze’ye girerken “bu bir intikam operasyonu” diye nutuk atıyor. Tarihsel örnekler, böylesi intikam söylemleriyle sivillerin katledilmesinin sonunun uluslararası mahkemelerde hesap vermek olduğunu gösterdi. Mladic ve Karadzic yıllar sonra da olsa yargılandı. Gazze’deki suçların failleri için de benzer bir akıbet ihtimali göz ardı edilmemeli.

Ruanda 1994 hep hatırlanır: 100 gün içinde yaklaşık 800 bin Tutsi, Hutu aşırılık yanlıları tarafından öldürüldü. O soykırımda da propaganda büyük rol oynamıştı. Hutu milisleri, Tutsi kadın-çocuk demeden katlederken, radyodan sürekli “Hamamböceklerini ezin” anonsları yapılıyordu. Yani hedef kitle insanlıktan çıkarılıp böcek gibi gösteriliyordu. Bu, soykırımın tipik bir ön aşamasıdır: Dehumanizasyon (insanlıktan çıkarma). Gazze konusunda da İsrail liderlerinin dili benzer bir tehlikeli eşiği geçti. Savunma Bakanı Gallant’ın Filistinlileri “insan hayvanlar” diye anması, bazı İsrailli siyasetçilerin “Gaza’yı dümdüz etmeli” demesi, sosyal medyada yayılan “Araplar böcek gibi çoğalıyor, köklerini kurutmalıyız” tarzı ırkçı yorumlar – bunların hepsi bir soykırım söyleminin unsurlarıdır. Nitekim Güney Afrika’nın ICJ’deki başvurusunda, İsrail yöneticilerinin 500’den fazla bu tarz açıklaması delil olarak sunuldu; “soykırıma tahrik” suçu işlendiği savunuldu. BM’nin bağımsız insan hakları uzmanları da Kasım 2023’te İsrail resmi söylemindeki “gözle görülür şekilde soykırımsal ve insanlıktan çıkarıcı retorik”e dikkat çekmişti. Bu, tarihsel olarak soykırımları tetikleyen süreçlerin bir parçası olarak görülüyor. Ruanda’dan alınan ders, nefret söyleminin fiili katliama kapı açtığıdır. İsrail’in en yüksek makamlarında bu denli pervasız bir dil kullanılması, Filistinli sivillere yönelik şiddeti artırmaktan başka bir işe yaramadı.

Tarihsel perspektifte bir de Filistin tarihinin kendi epizotları var. İsrail’in Filistin politikasını anlamak için 1948’den günümüze olayları art arda koyduğumuzda, bir desen (pattern) ortaya çıkıyor. 1948’de büyük çaplı etnik temizlik (700 bin Filistinli sürgün); 1956 Kafr Qasim Katliamı (İsrail askerleri 49 Filistinli sivili katletti); 1982 Lübnan Sabra-Şatila Mülteci Kampı Katliamı (İsrail müttefiki Falanjist milisler yüzlerce Filistinli kadın ve çocuğu öldürdü, İsrail ordu komutanı Ariel Şaron’ın sorumluluğu belgelendi); 2008-09 Gazze savaşı (300’den fazla çocuk öldü); 2014 Gazze savaşı (500’den fazla çocuk öldü)… Ve 2023-2024 saldırıları (18 binden fazla çocuk öldüğü kaydediliyor). Bu kronolojide acı bir süreklilik var: Filistinli siviller, özellikle de çocuklar, tekrar tekrar hedef alınmış. İsrail içinde bu durumu eleştiren az sayıda vicdan sahibi insan, yıllardır devletlerinin “yavaş bir soykırım” yürüttüğünü söylüyor. Ünlü İsrailli tarihçi Ilan Pappé, Filistin’de olanları “artan (incremental) soykırım” olarak nitelemişti. Bununla kast ettiği, bir kerede hepsini katletmek yerine, parça parça, süreklilik içinde bir halkı yok etmeye yönelik planlı politikalar zinciriydi. Gazze ablukasıyla başlayan ve aralıksız askeri operasyonlarla devam eden süreç tam da bu tarife uyuyor.

Elbette İsrail resmî söylemi, her şeyin “terörle mücadele” olduğunu iddia ediyor. Ancak tarihsel olarak bakarsak, benzer iddiaları geçmişte sömürgeci güçler de dile getirirdi. Fransa Cezayir’deki direnişi ezmek için köyleri bombalarken “teröristler saklanıyor” derdi; İngilizler 1950’lerde Kenya’daki Mau Mau isyanını bastırırken sivil kampları kurup binlerce kişiyi öldürdü, bunu “medeniyeti koruma görevi” diye pazarladı. Bugün İsrail’in söylemi de “uygar dünyayı terörden koruyoruz” şeklinde. Bu bir sistemik aklama mekanizması. Tarih bize gösteriyor ki, bu tür söylemler geçicidir; sonunda gerçek açığa çıkar ve hakikat yerini bulur. Fransa yıllar sonra Cezayir’de işlediği suçlar için özür dilemek zorunda kaldı, İngiltere Kenya’daki katliamlar için tazminat ödemeyi kabul etti. İsrail de bir gün Filistinlilerden özür dilemek zorunda kalabilir – tabii o gün geldiğinde geriye kaç Filistinli kalmış olacak? Tarihsel eleştiri tam da bu soruyu sormamızı gerektiriyor: Zulme zamanında direnmezsek, bir halk tamamen yok olduktan sonra özür dilemenin bir anlamı kalır mı?

Tarih, sadece zulmü değil, direnişi ve adalet mücadelelerini de yazmıştır. Güney Afrika’da apartheid rejimi uluslararası baskı ve yerel direnişle yıkıldı; Nelson Mandela terörist yaftasından kurtulup devlet başkanı oldu. Cezayir, Vietnam gibi halklar sömürgecileri ülkelerinden attı. Filistin’de de bir direniş ruhu var ve bu tarihten güç alıyor. İsrail’in politikalarını tarihsel açıdan eleştirirken, bu politikaların başarısızlığa mahkûm olduğunu da vurgulamak lazım. Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur deriz; tarihte zulüm üzerine kurulu hiçbir düzen uzun ömürlü olmamıştır. İsrail bugün kısa vadede Filistinlileri sindirdiğini sanabilir, ama uzun vadede barış ve güvenlik içinde yaşamak istiyorsa bu yolu terk etmek zorundadır. Aksi takdirde, ilerde tarihçiler İsrail’in politikalarını incelerken tıpkı geçmişteki sömürgeci güçler gibi, kendi sonunu hazırlayan kibirli bir strateji olarak değerlendireceklerdir.

İsrail’in devlet ideolojisi olan Siyonizm de tarihsel eleştirinin konusudur. Siyonizm, Yahudi halkına bir yurt bulma idealiyle ortaya çıktı; ama Filistin topraklarında uygulamaya konduğunda zorunlu olarak yerli halkın haklarını gasp etmeyi içerdi. Filistinlilerin trajedisi, bir başkasının trajedisinin çözümü için bedel ödemeleridir. Bu, elbette tarihsel olarak haksızlıktı ve bugün yaşananlar bu haksızlığın çözülmemiş olmasından kaynaklanıyor. Siyonist ideoloji içinde de farklı eğilimler oldu: Kimi ilk dönem Siyonistler “Araplarla barış içinde bir arada yaşanabilir” derken, çoğunlukla pratikte galebe çalan görüş “bu topraklar bize, onlar gerekirse zorla giderilecek” şeklindeydi. Nitekim 1948’deki etnik temizlik, Siyonist liderliğin bilinçli bir tercihiyle yapıldı. Ben-Gurion’un “Lod ve Ramle’nin Araplarından kurtulmak zorundayız” diye emir verdiği belgelidir; Menachem Begin gibi isimler Filistinlileri kovmakla övündüler. Bu tarihsel arka plan, günümüze ışık tutar: Bugünkü şiddet, köksüz değil; tarihsel bir sürekliliğin parçası.

Ancak tarihsel örnekler sadece karanlık değil, ışık da içeriyor. Tarihte nice düşman görünen halklar barışabildi, suçlar affedildi (bakınız: Avrupa Birliği’nin kuruluşu, Fransa-Almanya barışı). Filistin ve İsrail meselesinde de, tarihten gelen kin ve korku anlatıları yerine, ortak insanlığımızın öne çıktığı yeni bir söylem kurulabilir. Ne yazık ki şu anki İsrail hükümeti böyle bir niyette değil; ama tarihin tekerleği hep ileri döner ve gün gelir bugünün zalimleri yerini uzlaşmacılara bırakır. Tarihsel-sistemik eleştiri, bize İsrail’in bugünkü politikalarının hem ahlaken yanlış hem de stratejik olarak çıkmaz olduğunu söylüyor. Bu politikalar devam ederse, belki Filistin halkına çok büyük acılar verilecek – ki veriliyor – ama aynı zamanda İsrail de dünya kamuoyunda tecrit olacak, içeriden çürüyerek çökecektir.

Bir atasözü der ki: “Tarih tekerrürden ibarettir, ders alınsaydı tekerrür etmezdi.” İsrail yöneticileri, kendi halklarının tarihinde maruz kaldıkları soykırımın “bir daha asla” diyerek anıldığını unutmamalı. O “bir daha asla”, sadece Yahudilere yönelik değil, hiçbir halka yönelik soykırım olmasın diyedir. Eğer Holokost insanlığa bir ders verdiyse, o da mazlumun halinden anlamak, bir daha dünyada çocuklar fırınlarda yakılmasın, toplama kamplarında ölmesin dersidir. Şimdi Filistinli çocuklar bu çağrıya rağmen ölüyorsa, bu hepimiz için alarm demektir. İsrail bu yaptıklarıyla aslında kendi tarihsel meşruiyetine de gölge düşürüyor. Zira devlet kurarken dayandıkları moral zemin, mazlumiyet hikâyesiydi. Şimdi zalim konumuna düşmek, uluslararası alanda İsrail’in itibarını ciddi şekilde zedeliyor. Bir zamanlar Güney Afrika apartheid rejimi de kendini “komünizmle savaşıyoruz” diye meşrulaştırmaya çalışır, Batı desteğini alırdı. Ama sonunda dünya halklarının vicdani tepkisi galip geldi ve apartheid rejimi gayrimeşru ilan edildi. İsrail de benzer bir kadere doğru sürüklenebilir – nitekim bugün dünya genelinde pek çok topluluk İsrail’i bir “apartheid devleti” olarak boykot etmeye başladı bile.

Tarihsel-sistemik eleştirinin özeti şudur: İsrail’in Filistinlilere yönelik politikaları, sömürgeci ve ırkçı uygulamaların çağdaş bir versiyonudur. Bu politikalar, geçmişte defalarca kınanmış, yenilmiş ve tarihin çöp sepetine atılmıştır. Şu anda İsrail askeri gücü sayesinde üstün görünse de, uzun vadede bu politikaların sürdürülebilirliği yoktur. Ya uluslararası baskıyla ve içeriden vicdanlı insanların gayretiyle rotasını değiştirecek, ya da tarihteki diğer zulüm rejimleri gibi yıkılıp gidecektir. Bu süreçte elbette en büyük bedeli Filistinliler ödüyor, bu inkâr edilemez; ama tarih, zulmün ebedi olamayacağını da gösteriyor.

Soykırımın tarihsel örnekleri, bize uyarıcı olmalıdır: 1915’te Ermeni halkının başına gelenler, 1940’larda Yahudilerin yaşadıkları, 1990’larda Bosna ve Ruanda’da olanlar… Dünya bu imtihanlardan geçti ve her seferinde geç kaldı, sonra pişman oldu. Şimdi Filistin’de benzeri bir suça giden tüm işaretler yanıp sönüyor. Tarih çanları çalıyor: “Uyanın, müdahale edin, durdurun bu gidişatı!” diyor. Eğer bu çağrı duymazdan gelinirse, gelecekte yazılacak tarihte bugünün güç sahipleri suçlu olarak anılacak. Raphael Lemkin (soykırım kavramını ortaya atan hukukçu) bir zamanlar soykırımı “grup yaşamının temelini yok etmeye yönelik bir insanlık suçu” olarak tanımlamıştı. Gazze’de olan tam da budur: Filistinli bir nesil ortadan kaldırılmak isteniyor, bir toplumun temel direği olan çocuklar hedef alınıyor. Bunu durdurmak, tarihten aldığımız bir ödevdir.

Son olarak, tarihsel boyutta belki de en önemli nokta, unutmamak ve tanıklık etmektir. Nasıl ki bugün Holokost’u unutturmamak için müzeler, anmalar yapılıyorsa; Gazze’nin acısı da unutulmayacak. Belki bugün fail güçlüyken hikâyesini bastırabilir ama uzun vadede hakikat hep su yüzüne çıkar. Filistinli bir şairin dediği gibi: “Yazın, ben bir Filistinliyim… / Adım daima yaşayacak.” Filistin halkının hikâyesi, çocuklarının kanıyla yazıldı; bu hikâyeyi tarihe not düşmek de bizim sorumluluğumuz. Gelecek kuşaklar, ya “dünya buna izin verdi, utanç” diyecek, ya da “insanlık son anda ayağa kalktı, dur dedi” diyecek. Bu seçimin eşiğindeyiz.

Gazze Halkının Direnişi ve Sivil Trajedisine Tanıklık

Gazze, sadece acının değil, aynı zamanda direnişin de coğrafyasıdır. On gün içinde 322 çocuğunu toprağa veren bir halk, elbette tarifsiz bir trajedi yaşamaktadır. Ancak bu halk aynı zamanda, var oluş mücadelesini sürdürme konusundaki azmiyle de dünyaya ders veriyor. Bu bölümde, Gazze halkının direniş ruhuna ve sivillerin yaşadığı trajediye, empatik ve tanıklık merkezli bir anlatıyla odaklanacağız. İsimleri ve hikâyeleriyle bu trajedinin öznesi olan gerçek insanlara kulak verecek; onların direnişini, umutlarını ve acılarını dile getirmeye çalışacağız.

Gazze’nin direnişi, çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Direniş dendiğinde sadece silahlı mücadele akla gelse de, aslında Gazze halkının gündelik hayatta hayatta kalma çabası dahi başlı başına bir direniştir. Gazze’de insanlar her yeni güne, “acaba bugün yaşayacak mıyız?” sorusuyla başlıyor, ama yine de yaşamı sürdürüyorlar. Anneler, varil bombalarının gölgesinde bebeklerini emziriyor; doktorlar, yıkılmış hastanelerin bahçesinde ameliyat yapmaya uğraşıyor; öğretmenler, okul binaları harap olsa da sığınaklarda çocuklara bir şeyler öğretmeye çabalıyor. Bu, hayata tutunmanın direnişidir. İsrailli bir generalin “onları yok edeceğiz” sözüne inat, bir Filistinli anne çocuğuna ninni söylemeye devam ediyorsa, işte orada insanlığın yenilmez ruhu vardır.

Gazze halkının direnişi, sadece fiili olarak topraklarını terk etmeyi reddetmelerinde değil, aynı zamanda insanlık onurunu koruma çabalarında tecelli ediyor. En ağır şartlar altında bile, yardımlaşma ve dayanışma örnekleri görülüyor. Bombardıman başladığında, komşular birbirini sığınaklara çekiyor; ekmeği olan, olmayanla paylaşıyor; evini kaybeden, kalanı olanın evine sığınıyor. Bu dayanışma, Filistin toplumunun sosyal dokusunun ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. “Sumud”, yani Arapçada “sebat etme, toprakta kök salma” anlamına gelen kelime, Filistin direnişinin şifresidir. Gazze’de Sumud, her yıkımdan sonra yeniden ayağa kalkmayı, her acıdan sonra hayata devam etmeyi ifade ediyor.

Bu direniş öykülerini somutlaştırmak için birkaç insana kulak verelim. Ebu Ali adında bir ilkokul öğretmeni düşünün: Okulu bombalanmış, 20 öğrencisini kaybetmiş. Kendi de evladını yitirmiş bir baba. Yine de her sabah o mahallenin çocuklarını bir araya topluyor, onlara belki alfabeyi değil ama “hayatta kalma duasını” öğretiyor. Çocuklara nasihat veriyor: “Korkmayın, biz buradayız, beraberiz.” Bu sözlerle belki fiziksel yaraları iyileştiremiyor ama ruhlara merhem olmaya çalışıyor. Dr. Ayşe diye bir doktor hayal edin: Hastanesi vurulmuş, sedye yerine kapı parçalarını kullanıp yaralı çocukları onların üzerinde tedavi etmeye uğraşıyor. Kendi çocuğu da bir hafta önce bir saldırıda ölmüş ama o başkalarının çocuklarını kurtarmak için gözyaşını içine akıtıyor. Bir gazeteci bunu sorduğunda, sadece “Benim acım önemli değil, şu an elimdeki çocuğu kurtarmam lazım” diyor. Bu nasıl bir direniştir? Bu, fedakârlığın ve insan sevgisinin direnişidir.

Elbette Gazze’de direnişin bir boyutu da, silahlı mücadele ve siyasi kararlılık şeklinde tezahür ediyor. Filistinliler, uluslararası hukukça tanınan kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde işgale karşı direnme hakları olduğunu savunuyorlar. Bu yüzden silahlı örgütleri, savaşmaya devam ediyor. Bu siyasi-askeri direnişin yöntemleri ve sonuçları tartışılabilir, ancak şurası açık: Bir halk topyekûn boğulmaya çalışıldığında, direnmekten başka seçeneği kalmaz. Direniş sadece roket fırlatmak değildir; direniş, toprakta kalmak, kök salmak, teslim olmamaktır. Gazze halkı, onca acıya rağmen yurdunu terk etmemişse, bu da onların vatanlarına bağlılık direnişidir. “Ölürüz de pes etmeyiz” duygusu, belki de onları ayakta tutan tek şeydir. Bu ruhu anlamadan Gazze’nin hikâyesini eksik okuruz.

Şimdi sivil trajedilere daha yakından bakalım, empati yapabilmek için birkaç hayat hikâyesini daha paylaşalım.

Muhammed bebek… Henüz 1 yaşındaydı. Ailesi onu, daha güvenli olur umuduyla Gazze’nin güneyindeki el-Mawasi kampına götürmüştü, çünkü orası İsrail tarafından “güvenli bölge” ilan edilmişti. Bir gece vakti, anne Afnan onu kucağına almış uyutuyordu, anne karnında 7 aylık bir kardeşi de yoldaydı. Birden gök gürültüsünü andıran bir patlama: İsrail uçakları o “güvenli bölge”yi aynı anda onlarca bombayla vurdu. Muhammed bebek ve hamile annesi o anda can verdiler. Baba Ala ise o esnada su bulmaya gitmişti, koşarak döndüğünde çadırlarının yerinde bir krater gördü. Deliler gibi enkazı kazdı, en sonunda yavrusunu buldu – ama cansız bedeniyle… Küçücük bedeni kollarına aldı, gökyüzüne kaldırdı ve gözyaşları içinde haykırdı: “Ah canım oğlum, cennete git… Tüm oyuncakların orada seni bekliyor”. Bu feryat, oradaki herkesin yüreğini deldi geçti. Muhammed bebeğin gülümseyen bir fotoğrafı kaldı geriye – masmavi gözleriyle dünyaya bakan, hayat dolu bir bebek. O fotoğraf şimdi milyonlarca kişinin hafızasına kazındı; zira bir insanlık suçunun simgesi haline geldi. Babası, evladının oyuncaklarını cennette aramasını istememişti elbet; ama bu zulüm ona başka seçenek bırakmadı. Bu hikâyeyi duyan her ebeveyn, kendini o babanın yerine koydu: Bir an için kendi çocuğunu düşündü, yüreği sıkıştı. Empati budur işte – ve bu empati dalgası, belki de dünyayı harekete geçirecek yegâne güçtür.

Bir başka hikâye: Rim adında 3 yaşında bir kız çocuğu ve 5 yaşındaki abisi Tarek… Kasım 2023’te Nuseyrat mülteci kampındaki evlerinde gece uykudayken bir bombardımanda can verdiler. Ertesi gün dedeleri Halid, küçük Rim’in cansız bedenini kucağına almış, sanki uyuyormuş gibi onu sallayarak “Canımın canı, ruhumun ruhu” diye ağıt yakıyordu. Bu görüntü videoya çekilip dünyaya yayıldı. Koca bir adamın, minicik torununa böyle seslenişi, Gazze’deki acının sembollerinden biri oldu. Halid dede torununu toprağa verdi, ve bir ay sonra kendisi de bir bombardımanda hayatını kaybetti. Artık ne Rim kaldı ne Halid… Ama o an, o “ruhumun ruhu” deyişi, insanlığın hafızasına kazındı. Düşünebiliyor musunuz, bir insan en sevdiği varlığı toprağa veriyor ve dünya buna engel olamıyor. Halid dede belki ölmeden önce “beni de alıp onlara kavuşturun” diyordu. Böylesi bir çaresizlik, böylesi bir tarifsiz keder, filmlerde bile zor görülür.

Bu hikâyelerden Gazze’de binlerce var. Her aile bir trajedi taşıyor. Ancak bu trajediler anlatıldıkça, dünya dışında bir yerlerde soyut bir “322 çocuk” kavramı değil; Ali, Ayşe, Meryem, Yusuf, Muhammed gibi somut ve sevgili varlıklar olduğunu anlıyoruz. Filistinli şairler, yıllardır dünyaya seslenir: “Beni adımla çağır, ben bir insanım” diye. Gazze’de ölen her çocuğun adı, hatırası yaşatılmalı ki, insanlık vicdanı uyanık kalsın.

Gazze halkının direnişi, bir anlamda bu hikâyeleri ayakta tutmakla da ilgili. Onlar evlatlarının, sevdiklerinin anısını diri tutarak da direniyorlar. Sosyal medyada anneler, ölen çocuklarının fotoğraflarını paylaşıp “Bakın, benim evladım terörist değildi; daha bisiklete binmeyi öğreniyordu” diye yazıyor. Babalar, yıkılmış evlerinin önünde aile fotoğraflarını enkazın üstüne koyup dünyaya gösteriyorlar. Bu, bir tanıklık eylemidir. Filistinliler, başlarına geleni kayıt altına alıyor ve insanlığa duyuruyor. Böylece zulmün unutturulmasına direniyorlar. Bu pasif ama çok etkili bir direniştir. Çünkü zalimler en çok unutulmak ister, mazlumlar ise unutulmamaya çalışır. Gazze unutulursa zalimler kazanır; Gazze hatırlanır ve anlatılırsa, mazlumlar sonunda kazanacaktır.

Direnişin bir boyutu da, umuttur. Bunca ölüm ve yıkımın içinde umut konuşmak zor gelebilir; lakin Gazze’den yine de umut ışıkları yükseliyor. Mesela yer altındaki sığınakta doğum yapan bir anne düşünün: Bombalar tepede patlıyor ama o bir kız çocuğu dünyaya getiriyor. Adını “Amal” (Arapça’da umut demek) koyuyor. Diyor ki: “Bu karanlıkta bana Allah bir ışık gönderdi.” O bebeğin bir saniyelik gülümsemesi bile oradaki herkese yaşama sevinci veriyor. Bir başka sahne: Evi yıkılan gençler, sokakta gitar çalıp devrim şarkıları söylüyorlar, etraftaki çocuklar etraflarına toplanmış, alkış tutuyor. Yani ölüm kol geziyor ama hayat… Yani ölüm kol geziyor ama hayat yine de bir yolunu buluyor. Bombaların gölgesinde çalınan bir gitar, söylenen bir özgürlük türküsü Gazze sokaklarında yankılanıyor; çocuklar alkış tutuyor, hep bir ağızdan geleceğe dair sloganlar atıyorlar. Umudu öldüremezsiniz. Gazze’de umut, molozların arasından filiz veren bir çiçek gibi inatla yeşeriyor. İşte bu da Gazze halkının direnişinin bir parçası: Ölümle iç içe yaşarken bile yaşamaya dair inancı korumak. Bir Filistinli genç kızın duvar yazısı, belki de herkesin duygusuna tercüman: “Biz burada kalacağız. Öldürmekle bitiremeyeceksiniz!” Bu kararlılık, bu direngen ruh, Gazze’nin en büyük silahıdır.

Tanıklık merkezli anlatımızı bitirirken, şunu söylemek boynumuzun borcu: Gazze halkı sadece kendi çocukları için değil, insanlığın ortak vicdanı için de direniyor. Onlar dünyaya “Biz varız, buradayız, zulme boyun eğmeyeceğiz” mesajı veriyor. Acılarının hikâyesini anlatmamızı istiyorlar ki bir daha hiçbir çocuk böyle bir kader yaşamasın. Biz de bu hikâyeleri anlatarak onlara tanık oluyoruz. Empati, coğrafyaları aşıyor: Ankara’da, İstanbul’da, Londra’da, New York’ta insanlar Gazze’de ölen çocuklar için gözyaşı döküyor, dua ediyor, sokaklara çıkıyor. Bu da küresel bir vicdanın direnişi. Gazze’nin direnişi ile dünya vicdanının direnişi birleştiğinde, belki de karanlığın yüzü dağılacak.

Sonuçta Gazze halkı, terör şebekesi diye damgalanmaya çalışılan bir halkın aslında onur ve direnç timsali olduğunu tüm dünyaya gösterdi. 322 çocuk onların yüreğinden koparıldı belki, ama her biri direnişin meşalesine dönüşerek tüm dünyayı aydınlatıyor. Gazze’deki sivillerin trajedisi, hiçbir romanın, hiçbir filmin anlatamayacağı kadar gerçek ve sarsıcıdır. Biz bu gerçek karşısında ancak insanlık görevimizi yapabiliriz: Tanık olmak, anlatmak ve değiştirmek için çabalamak. Gazze’nin çocukları için adalet istemek, insan olmanın gereğidir.

Sonuç

İsrail Terör Şebekesi 10 günde 322 çocuk katletti” başlığının ortaya koyduğu hakikat, hepimizi derinden sarsan, utandıran ve harekete geçmeye çağıran bir hakikattir. Bu yazıda ele aldığımız üzere, Gazze’de çocuklara reva görülen bu zulüm, uluslararası hukukun en ağır ihlallerini oluşturmaktadır: Savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve dahi soykırım suçunun alametleri belirmiştir. İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları, tarihsel ve sistemik bir bakışla incelendiğinde, yapısal şiddet ve apartheid rejiminin tüm unsurlarını taşımakta; kökleri geçmişin etnik temizliğine uzanan bir baskı düzeninin bugünkü tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu vahşet karşısında Batılı devletlerin ve uluslararası kurumların tutumu büyük bir hayal kırıklığı ve öfke kaynağıdır. Çifte standart tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş; evrensel değerlerin nasıl çıkar hesaplarına kurban edildiği ayan beyan olmuştur. Suskunluk veya faile arka çıkma biçiminde tezahür eden bu tutum, insanlık vicdanında derin yaralar açmıştır. Yine de dünya halkları düzeyinde yükselen dayanışma ve adalet talebi, umut ışığını söndürmemektedir. Milyonlar, kendi liderlerinin aksine, Filistin’in yanında durmakta; bu da uluslararası vicdanın tümüyle ölmediğini kanıtlamaktadır.

Gazze’de yaşananlar, psikolojik ve sosyolojik açıdan da bir toplumsal travma ve insani erozyon sürecidir. Bir halkın çocukları gözü önünde katledilirken, o halkın ruhunda onulmaz yaralar açılmaktadır. Bu durum, hepimize ahlaki bir sınav sunmaktadır: Zulüm karşısında sessiz mi kalacağız, yoksa sesimizi mi yükselteceğiz? Bu yazıda, şahısların gerçek hikâyelerini ve tanıklıklarını paylaşarak empati kurmaya çalıştık. Muhammed bebeğin, Rim’in ve nicelerinin öyküsü, bu meselenin asla kuru bir istatistik olmadığını, ete kemiğe bürünmüş bir insanlık dramı olduğunu gösteriyor. Eğer yüreğimiz sızlıyorsa, insanız; eğer hiçbir şey hissetmiyorsak, insanlığımızı yitirmişiz demektir.

Son tahlilde, İsrail’in çocuk katleden terör politikaları asla kabul edilemez, edilmemelidir. Zulme rıza zulümdür – eğer dünya İsrail’in bu eylemlerini cezasız bırakırsa, benzer katliamların önünü açmış olacaktır. Tam tersine, bu suçların failleri er ya da geç hesap vermelidir. Uluslararası ceza adaleti mekanizmaları işletilmeli, savaş suçluları ve soykırım heveslileri yargı önüne çıkarılmalıdır. Filistin halkının adalet talebi, sadece onların değil, insanlığın ortak talebidir. Çünkü bugün Gazze’de çocuklar ölürken sesimizi çıkarmazsak, yarın insanlık olarak başımızı öne eğmek zorunda kalacağız.

Bu yazının temelinde yatan “radikal eleştiri”, aslında radikal bir adalet ve hakikat arayışıdır. İsrail devletinin izlediği politikaları en sert biçimde eleştirmek, ne antisemitizm ne de tek taraflılık göstergesidir; bilakis zulme karşı ahlaki bir duruştur. Tıpkı geçmişte Güney Afrika apartheid’ını, Bosna’daki etnik temizliği, ABD’deki ırk ayrımını eleştirmenin ahlaki bir zorunluluk olması gibi, bugün de İsrail’in Filistinlilere reva gördüğü devlet terörünü eleştirmek bir zorunluluktur. Bu eleştiri, insanlık ailesinin bir ferdine (İsrail’e) duyulan nefret değil; zulme duyulan isyandır. Adil bir barışın tek yolu, önce gerçeği teslim etmekten geçer.

Unutmayalım ki adalet, bir gün herkese lâzım olur. İsrail toplumunun güvenliği de ancak Filistin halkının hakları teslim edildiğinde mümkün olacaktır; zulüm sürdükçe gerçek bir barışın imkânı yoktur. Gazze’nin çocukları son nefeslerinde dünyaya bir mesaj bıraktı: “Bizi unutmayın… Adalet için savaşın.” Bu mesajı yere düşürmemek boynumuzun borcudur.

Yazımızı vicdani bir çağrı ile noktalamak isteriz: “Dünya, çocukların ölmesine ve acı çekmesine izin vermemeli” diyor UNICEF. Evet, dünya buna izin vermemeli, biz buna izin vermemeliyiz. İnsanlık vicdanı henüz ölmediyse, şimdi ayağa kalkma zamanıdır. Filistin’de akan kanın durması, çocukların yaşaması, annelerin ağlamaması için sesimizi yükseltelim. Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevmem dizelerinde ifade bulduğu gibi, zalime karşı durup mazlumun yanında yer alalım. Çünkü Gazze’de ölen her çocukla insanlığın bir parçası da ölüyor. Artık yeter! Bu yüzyıl, çocukların katledildiği değil, korunduğu bir yüzyıl olsun.

Son söz yerine: Gazze’nin yıkıntıları arasından yükselen çığlığa kulak verelim. O çığlık bize “Neredesiniz ey vicdan sahipleri?” diye soruyor. Cevabımız, sessizlik olmamalı. Cevabımız, birleşmiş bir insanlık vicdanının haykırışı olmalı: “Buradayız ve bu vahşete geçit vermeyeceğiz!”. İşte o gün geldiğinde, 322 masumun ruhu huzur bulacaktır. Adalet, er ya da geç, mutlaka tecelli edecektir – ve insanlık, bu imtihandan yüz akıyla çıkarsa, Gazze’nin karanlık gecelerinde kaybettiğimiz çocuklar için gözyaşı dökenler, o çocukların hatırasına sahip çıkmış olmanın iç huzuruyla yarınlara bakabileceklerdir.

Bir yanıt yazın