Türkiye-PKK, Terörsüz Türkiye ve Silah Bırakma Süreci: Kapsamlı Bir Değerlendirme
Giriş
Terörizm kavramı, uluslararası alanda sıkça kullanılmasına rağmen üzerinde uzlaşılan net bir tanıma sahip değildir. Devletler ve örgütler terörizmi kendi çıkarlarına göre yorumladığından, tüm taraflarca kabul edilmiş ortak bir terör tanımı yapılamamıştır. Bununla birlikte terörizm genellikle sivilleri hedef alan, siyasi hedefler uğruna korku salmayı amaçlayan şiddet eylemleri olarak anlaşılır. Türkiye Cumhuriyeti’nde PKK (Partiya Karkerên Kurdistanê – Kürdistan İşçi Partisi) bu tanıma uyan, 1970’lerin sonunda ortaya çıkıp 1984’te başlattığı silahlı isyanla ülkenin huzur ve güvenliğini tehdit eden bir terör örgütüdür. PKK, Marksist-Leninist ve ayrılıkçı bir ideolojiyle hareket etmiş; kadın-çocuk demeden sivilleri, güvenlik güçlerini ve kamu hedeflerini acımasızca vurmuştur. 15 Ağustos 1984’te Siirt Eruh ve Hakkâri Şemdinli baskınlarıyla başlayan bu kanlı süreçte onbinlerce insan hayatını kaybetmiştir. Özellikle doğu ve güneydoğuda yıllardır kan ve gözyaşına sebep olan bu çatışma ortamı, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişimine de darbe vurmuştur. Terörle geçen yılların ardından gelinen noktada, toplumun bütün kesimleri için silahların susması ve barışın tesis edilmesi hayati önem taşımaktadır.
Terörsüz Türkiye ve silah bırakma süreci, bir terör örgütünün şiddetten arındırılması, militanların teslim olması ve toplumsal hayata dönmesi anlamına gelir. Bu süreç, sadece askeri çatışmaların son bulması değil, aynı zamanda yılların getirdiği yaraların sarılması ve sürdürülebilir barışın inşa edilmesi demektir. Nitekim tarihsel deneyimler göstermektedir ki terörle mücadelede kalıcı başarı, yalnızca silahlı tedbirlerle değil, silahların bırakılmasını sağlayacak siyasi ve toplumsal adımlarla mümkündür. PKK örneğinde de defalarca çatışmaya ara verilmiş, örgüt 1993, 1995, 1998, 1999, 2006, 2009 ve 2013 yıllarında ateşkesler ilan etmiştir. Ancak bu geçici ateşkesler kalıcı barışa evrilememiş; örgüt farklı dönemlerde yeniden silaha sarılmıştır. Dolayısıyla bugün Türkiye Cumhuriyeti ile PKK arasında başlatıldığı belirtilen terörsüz Türkiye ve silahsızlanma girişimi, bu kısır döngüyü kırmak ve kalıcı barışı sağlamak adına kritik bir eşiktir.
Terörün Meşruiyet Krizi
Terör örgütlerinin propagandalarında kendilerine bir meşruiyet zemini yaratmaya çalıştıkları görülür; kimi zaman “ezilen halkın intikamı” kimi zaman “devrimci şiddet” söylemleriyle yaptıkları kanlı eylemleri haklı göstermeye uğraşırlar. Oysa masum insanların yaşam hakkını hedef alan terör eylemleri, ne ahlaken ne hukuken mazur görülebilir. Hiçbir inançsal, ideolojik ya da siyasal gerekçe, masum bir insanın kutsal yaşam hakkını ihlal etmeyi meşrulaştıramaz. Nitekim 2016’da Ankara’da sivilleri hedef alan bir bombalı saldırı sonrasında Adıyaman Barosu’nun şu sözleri toplum vicdanında geniş yankı bulmuştur: “Yaşam hakkını savunmak insan olmanın en asgari ahlaki yükümlülüğüdür. Bu nedenle, hiçbir gerekçe kutsal yaşam hakkının ihlalini meşrulaştıramaz.”. Gerçekten de terörün amacı toplumu dehşete düşürerek kendi siyasi taleplerini dayatmaktır, ancak bu yöntem demokratik toplum düzeninde asla kabul edilemez.
Hukuk düzeni açısından bakıldığında da terörizmin meşruiyet sorunu açıkça ortaya çıkar. Türkiye Cumhuriyeti yasaları terörü ağır bir suç olarak tanımlamış, terör örgütü üyeliği ve terör eylemlerini en sert şekilde cezalandırmıştır. Örneğin Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu’nun (3713 Sayılı) ilgili hükümleri, devletin egemenliğini veya ülke bütünlüğünü hedef alan, halkta korku yaratmayı amaçlayan şiddet fiillerini terör suçu olarak tanımlar ve faillerine ağır hapis cezaları öngörür. Devlet, terörle mücadelede hukuk devleti ilkesi içinde kalarak hareket eder; yani terörle mücadele bile hukuk kurallarına bağlı olarak yürütülür. Bu çerçevede terör örgütlerinin yaptıkları açıklamalar, ilan ettikleri sözde ateşkesler veya şartlar hukuken bağlayıcı değildir; zira demokratik bir ülkede silah zoruyla hükümetin muhatap alınması düşünülemez. Terör örgütünün beyanları kamu vicdanında da karşılık bulmaz, çünkü halk nezdinde teröristlerin sözünün güvenilirliği yoktur. Kan döken, can yakan bir yapının söylemleri meşruiyet krizinden kurtulamaz – toplum nazarında da tarih önünde de hükmü geçersizdir.
Barış Süreci Nedir?
Barış süreci, bir ülkede çatışma halindeki tarafların – genellikle devlet ile ayrılıkçı veya ideolojik bir silahlı örgütün – silahlı mücadeleyi sonlandırmak ve siyasi uzlaşıya ulaşmak için yürüttüğü müzakereler dizisidir. Uluslararası hukukta bu tür süreçler, iç çatışmaların sona erdirilmesi kapsamında ele alınır ve genellikle Disarmament, Demobilization, Reintegration (DDR) yani “Silahsızlanma, Terhis ve Topluma Yeniden Entegre Olma” adımlarıyla somutlaşır. Başarılı bir barış süreci için öncelikle karşılıklı güven ortamının tesis edilmesi şarttır. Bu da genellikle ateşkes ilanıyla başlar – taraflar şiddeti durduracaklarını taahhüt eder ve bu taahhüdün boşa gitmemesi için gözetim mekanizmaları kurulur. Ardından örgütün silahları bırakmaya hazırlanması süreci gelir. Bu hazırlık aşamasında örgütün elindeki silah ve mühimmatın envanterinin çıkarılması, saklandığı yerlerin tespiti ve kullanımının durdurulması kritik önemdedir. Geçmiş barış tecrübeleri, silahların akıbetinin belirsiz bırakılmasının gelecekte güvensizlik ve ihanet iddialarına yol açtığını göstermiştir. Bu nedenle şeffaf bir envanter çalışması, barış sürecinin can damarıdır.
Silah bırakma kararının uygulanmasında, teslim ve imha yöntemleri belirlenir. Bazı durumlarda silahlar toplanarak yetkili makamlara (örneğin orduya veya uluslararası bir heyete) teslim edilir, bazen de tarafsız gözlemcilerin huzurunda imha edilir. Önemli olan, örgütün tüm silah kapasitesinin devre dışı bırakıldığının bağımsız gözlemciler tarafından doğrulanmasıdır. Örneğin Kuzey İrlanda barış sürecinde IRA’nın silahlarının tamamen bırakıldığını, bağımsız bir komisyon 2005 yılında yaptığı açıklamayla dünyaya duyurmuştu. Kanada’lı General John de Chastelain liderliğindeki Bağımsız Uluslararası Değerlendirme Komisyonu, IRA gönüllülerinin tüm silah, mühimmat ve patlayıcılarını kendi rızalarıyla imha ettiklerini rapor ederek “imha edilen silahların IRA cephaneliğinin tamamını teşkil ettiğine inanıyoruz” şeklinde güvence vermişti. Benzer şekilde, silah bırakmanın denetimi için uluslararası gözetmenler veya üçüncü taraflar süreçlere davet edilebilir. Bu dış denetim, hem taraflar arası güveni artırır hem de olası ihlalleri engeller.
Silahsızlanma tamamlandıktan sonra sırada örgüt üyelerinin teslimiyeti ve toplumsal hayata kazandırılması gelir. Militanların dağdan inişi ve adalete teslim olması genellikle sancılı bir aşamadır; zira hem hukuki yaptırımlar hem de can güvenliği endişeleri söz konusu olur. Bu noktada devletler, çatışmayı sonlandırmak için bazı hukuki düzenlemelere gidebilirler. Örneğin teslim olan ve suça karışmamış örgüt üyelerine cezasızlık veya ceza indirimi tanıyan etkin pişmanlık hükümleri uygulanabilir. Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun 221. maddesi, terör örgütünden kendi isteğiyle ayrılan ve örgüt yapısını ifşa eden kişilerin cezalarında önemli indirime gidilmesini öngörür. Bu tür yasal güvenceler, eli kanlı olmayan militanların silah bırakmasını teşvik eden bir havuç işlevi görürken, ağır suçlara karışanların ise adalet önünde hesap vermesini engellemez. Barış süreçlerinde sıkça görülen bir diğer uygulama da genel af veya kısmi af düzenlemeleridir; belirli koşulları sağlayan eski örgüt mensuplarının cezalarının affedilmesi ya da infazlarının ertelenmesiyle topluma kazandırılması amaçlanır. Ancak af konusu toplumda hassas dengeler gerektirir – terör kurbanlarının yakınlarının adalet duygusu zedelenmemeli, toplumsal barış ile adalet duygusu arasında denge kurulmalıdır.
Son olarak, barış sürecinin sürdürülebilir olması için örgütün siyasi ve hukuki statüsünün netleştirilmesi gerekir. Silah bırakmış bir örgütün illegal silahlı yapıdan legal siyasi harekete evrilmesi ideal olarak beklenir. Bunun için çoğu zaman yeni bir siyasal parti kurulur veya mevcut legal partilere katılım sağlanır. Örneğin IRA’nın siyasi kanadı Sinn Féin, barış anlaşması sonrasında Kuzey İrlanda yönetiminde söz sahibi olmuştur. Aynı şekilde ETA’nın bırakılmasıyla Bask bölgesinde ETA’ya yakın siyasetçiler legal partiler çatısı altında faaliyet göstermiştir. Türkiye’de de geçmişte terör örgütüne destek veren çevrelerin demokratik siyasete kanalize olması denenmiştir; bugün legal zeminde faaliyet gösteren bazı partiler geçmişteki illegal yapıların mirasını devraldıklarını beyan etmişlerdir. Barış süreci sonunda amaç, silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasal mücadelenin alması, dağdakilerin ovada siyaset yapar hale gelmesidir. Elbette bu dönüşüm, devletin belirlediği kırmızı çizgilere – ülkenin bölünmez bütünlüğü, anayasal düzenin korunması, hukukun üstünlüğü – riayet edildiği sürece mümkündür.
PKK’nın Söylemi Üzerine Eleştiri
PKK terör örgütü, yıllar boyunca kendi tabanını konsolide etmek ve yaptıklarına ideolojik bir kılıf uydurmak adına çeşitli söylemler geliştirmiştir. Bunların başında “uluslararası komplo”, “tecrit” ve lider kültüne dayalı mitler gelir. Bu söylemlerin niteliğini eleştirel bir gözle irdelemek, barış sürecinin sağlıklı ilerlemesi açısından önem taşımaktadır.
Uluslararası komplo iddiası, PKK’nın özellikle elebaşı Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından bu yana dile getirdiği bir propagandadır. Örgüt, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesini “ABD ve uluslararası güçlerin Kürt halkına karşı tertibi” olarak nitelendirmiş ve bunu bir “15 Şubat uluslararası komplosu” şeklinde hafızaya kazımaya çalışmıştır. Nitekim her yıl 15 Şubat tarihinde PKK sempatizanlarınca düzenlenen gösterilerde bu “komplo” kınanır, Öcalan’a özgürlük talep edilir. Oysa gerçekte söz konusu operasyon, bir terör örgütü liderinin yakalanıp adalete teslim edilmesinden ibarettir ve uluslararası işbirliği de terörizmle mücadele kapsamında rutin bir durumdur. PKK’nın “komplo” söylemi, sorumluluğu dış güçlere yıkarak kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçınma çabasından kaynaklanır. Böylelikle örgüt, Türk devletine karşı askeri yenilgisini veya halk desteğini yitirmesini gizlemeye çalışmakta, tabanına “biz aslında kazanıyorduk ama düşmanlar hile yaptı” mesajı vererek motivasyonunu korumayı hedeflemektedir. Ancak bu komplocu anlatı ne tarihsel verilerle ne de uluslararası hukukla bağdaşır; sonuçta Öcalan bağımsız Türk mahkemelerinde yargılanmış, avukatları huzurunda savunma yapmış ve işlediği suçlardan ötürü mahkûm olmuştur. Dolayısıyla “uluslararası komplo” iddiası, rasyonel bir temelden ziyade propaganda amacı güden yapay bir söylemdir.
PKK’nın bir diğer dili, “tecrit” söylemidir. Örgüt ve onu destekleyen bazı siyasi çevreler, Abdullah Öcalan’ın İmralı adasında tek kişilik hücrede tutulmasını sürekli olarak “tecrit uygulaması” diye gündeme getirmektedir. Öcalan’ın dış dünya ile iletişiminin kısıtlı oluşu ve özellikle avukatlarıyla görüşmesine getirilen sınırlar, PKK tarafından yasa dışı bir izolasyon olarak lanse edilir. Hatta örgüt, zaman zaman bu “tecridi protesto etmek” bahanesiyle açlık grevleri veya isyan girişimleri organize etmiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın resmî açıklamalarına göre İmralı’da uygulanan, kanunların öngördüğü ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarıdır ve Öcalan’a özgü ekstra bir izolasyon söz konusu değildir. Örneğin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’de bir soruya yanıt olarak “İmralı Cezaevi’nde tecrit söz konusu değildir. Orada ölünceye kadar hapis cezası verilen hükümlünün cezası infaz edilmektedir” diyerek durumu izah etmiştir. Yani, Öcalan’ın durumu diğer ağırlaştırılmış müebbet mahkumlarından farklı değildir; sadece cezasını çekmektedir. Kaldı ki kendisi dönem dönem ailesiyle görüştürülmüş, 2019’da avukatlarıyla da kısıtlı da olsa görüşme imkânı bulmuştur. Dolayısıyla “mutlak tecrit” söylemi, PKK’nın Öcalan üzerinden yarattığı mağduriyet anlatısının bir parçasıdır. Bu yolla örgüt, liderinin cezaevi koşullarını gündemde tutarak hem tabanını duygusal açıdan diri tutmayı hem de uluslararası kamuoyunda sempati toplamayı amaçlamaktadır. Oysa soru şudur: PKK onlarca yıldır binlerce sivili katlederken insanların yaşam hakkını yok saymıştır da şimdi Öcalan’ın iletişim hakları kısıtlandı diye mi hukuktan dem vurmaktadır? Bu açık çelişki, “tecrit” retoriğinin ne denli seçici ve politik olduğunu gözler önüne sermektedir.
PKK söyleminin belki de en belirgin unsuru, lider miti ve kişi kültüdür. Abdullah Öcalan, PKK içinde adeta dokunulmaz ve vazgeçilmez bir “ulu önder” mertebesine yükseltilmiştir. Örgütün ideolojisi, karar alma mekanizması ve hatta günlük jargonunda Öcalan’ın fikirleri mutlak belirleyici kabul edilir. Akademik bir çalışma, 1980’lerden itibaren PKK’da “önderlik” kavramının yeni bir içerik kazanarak tamamen Öcalan’ın şahsıyla bütünleştiğine dikkat çekmektedir. Öyle ki PKK söylemi zamanla Öcalan’ın kişiliğine ve yaşamına endekslenmiş, hatta örgüt içinde “Öcalan’ın sağlığı ve yaşamı, PKK’dan ve hatta tüm Kürt halkından daha önemli” görülmeye başlanmıştır. Bu tespit, örgütteki lider kültünün ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. PKK, “Önder Apo” miti sayesinde bir yandan tabanına güçlü bir bağlılık aşılamakta, diğer yandan her kritik süreçte çözümü Öcalan’ın iki dudağı arasına sıkıştırarak kendi pozisyonunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Örneğin barış görüşmelerinde bile sürekli “Öcalan’ın yol haritası”, “Öcalan’ın koşulları” gibi mevzular gündeme getirilerek lider figürü merkeze konmuştur. Bu durum rasyonel bir barış tartışmasını zorlaştırır, zira milyonların kaderinin tek bir hükümlünün insafına bırakılması gibi absürt bir görüntü ortaya çıkarır. Ayrıca lider miti, örgüt içi demokrasiyi tamamen yok eden, her türlü eleştirel sesi “öndere ihanet” diye susturan totaliter bir işleyiş yaratmıştır. Son tahlilde, uluslararası komplo, tecrit ve lider kültü söylemleri PKK’nın gerçeklerden kopuk bir propaganda balonu oluşturmasına yarayan araçlardır. Barış sürecinde bu balonun etkisinde kalmadan, olup biteni gerçekçi bir zeminde değerlendirmek şarttır. Örgütün dile getirdiği abartılı söylemlerin arkasındaki niyeti iyi analiz etmek, hem kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi hem de müzakere stratejisinin sağlıklı yürütülmesi için elzemdir.
Silahsızlanma Sürecinde Devletin Rolü
Bir terör örgütünün silah bırakma sürecinin başarıya ulaşması için devletin kararlı, ilkeli ve soğukkanlı tutumu belirleyici faktördür. Türkiye Cumhuriyeti devleti, PKK ile yürütülen terörsüz Türkiye adımlarında meşruiyet çizgisinden taviz vermeden hareket etmektedir. Devlet, terör örgütünü muhatap alırken dahi onu meşrulaştırmamak adına diline ve duruşuna özen gösterir; terör örgütünün muhatabı, milletin demokratik iradesini temsil eden hükümettir ancak görüşmeler tamamen hukuk ve anayasa çerçevesinde yapılır. 2013-2015 Çözüm Süreci buna örnek gösterilebilir: O dönem devlet, terörü sonlandırmak için Öcalan ve HDP heyetleriyle görüşmelere başlamış, hatta 2014’te çıkardığı bir kanunla (Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Kanunu) bu görüşmelere yasal zemin hazırlamıştır. Bu, devletin barış için attığı cesur bir adımdı. Ancak süreç boyunca hükümet, “silahların gölgesinde demokrasi olmaz” ilkesini vurgulayarak PKK’nın kesin surette silah bırakması gereğini hep dile getirmiştir. Nitekim 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklamada Öcalan, PKK’yı olağanüstü kongreye çağırarak koşulsuz silahsızlanma kararı almasını istediğini duyurmuştu. Devlet kanadı da bu açıklamayı temkinli iyimserlikle karşıladı. Ne var ki kısa süre sonra PKK kanadından net bir adım gelmediği ve sahada bazı terör eylemleri devam ettiği için süreç sekteye uğradı ve terör eylemleri yeniden başladı.
Geçmiş deneyimler devletin hafızasında önemli dersler bıraktı. Şimdi yürütülen yeni terörsüz Türkiye sürecinde bu dersler ışığında daha şeffaf ve denetimli bir yol haritası izleniyor. Özellikle envanter, teslimiyet ve denetim konularında devlet kurumları süreci yakından takip etmektedir. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in 12 Mayıs 2025’teki açıklamaları, devletin yaklaşımını net biçimde ortaya koymuştur: PKK’nın kendini feshetme ve silahları teslim etme kararının, örgütün tüm şube ve uzantılarını kapsayacak şekilde somut ve eksiksiz uygulanması gerektiğini, bu sürecin sahada devlet kurumlarınca titizlikle takip edileceğini vurgulamıştır. Bu sözler, devletin kısmi veya göstermelik adımları kabul etmeyeceğini, tam silahsızlanma dışında bir seçeneğin meşru görülmeyeceğini ortaya koyuyor. Gerçekten de devlet, silahların teslimi meselesinde kararlıdır: Tüm silahların, mühimmatın ve patlayıcıların örgütten alınıp imha edilmesi veya depolanması sağlanmalıdır. Bu yapılırken, terör örgütünün yurt içi ve yurt dışı bütün yapılanmaları (KCK çatısı altındaki farklı kollar dahil) sürece dahil edilmelidir. Aksi halde bir elde silah tutup öbür elde zeytin dalı uzatma ikiyüzlülüğü kabul görmeyecektir. Ömer Çelik’in ifadesiyle, ancak bu karar bütün boyutlarıyla hayata geçtiğinde “terörsüz Türkiye hedefi”ne somut olarak ulaşılabilecek ve yeni bir dönemin kapısı aralanacaktır.
Devletin rolü sadece izleyici veya şart koşucu olmakla sınırlı değildir; aktif olarak yönlendirici ve güvence verici bir misyon üstlenir. Bir yandan istihbarat ve güvenlik birimleri, örgütün gerçekten eylemsiz olup olmadığını, silah bırakma vaadine uyup uymadığını sürekli denetlerken, öte yandan hükümet yetkilileri süreci kolaylaştırıcı hamleler yapar. Örneğin terörle mücadelede başarı kazandıkça teslim olan terörist sayısının arttığı biliniyor – İçişleri Bakanlığı verilerine göre son yıllarda yürütülen ikna çalışmalarıyla çok sayıda PKK mensubu dağdan inerek teslim olmuştur. Bu hem askeri baskının hem de devletin şefkat elinin birlikte kullanıldığı bir stratejidir. Barış sürecinde de güvenlik güçleri tetikte olup provoke edici eylemleri önlerken, devlet adamları tereddüt yaşayan militanlara “teslim ol, adil yargılan, topluma karış” mesajını iletmektedir. Ayrıca devlet, toplumsal destek olmadan böylesi kritik bir sürecin ilerleyemeyeceğinin farkındadır. Bu yüzden kamu diplomasisi ve iletişim boyutuna da önem verilmektedir. Siyasi partiler arasında diyalog kurulması, muhalefetin sürece dair bilgilendirilmesi ve milli bir mutabakat sağlanması yönünde çabalar sürmektedir. Cumhurbaşkanı ve iktidar, bunu bir “devlet politikası” olarak benimsediklerini ve tüm meşru siyasi aktörlerin ortak akılla hareket etmesinin gerektiğini işaret etmektedir. Bu yaklaşım, geçmişte çözüm sürecine karşı çıkan kesimlerin de en azından terörün bitirilmesi hususunda aynı safta durmasını sağlamayı hedeflemektedir.
Devletin bir diğer kritik rolü, hukuki statü belirleme safhasında ortaya çıkar. Silah bırakan örgüt üyelerinin durumu ne olacaktır? Bu kişiler ceza mı alacak, affa mı uğrayacak, yoksa entegrasyon programlarına mı tabi tutulacaktır? Türkiye Cumhuriyeti, hukuk devleti kimliğiyle burada adil ama kapsayıcı bir yol izlemek durumundadır. Büyük suçların cezasız kalmaması adaletin gereğidir; ancak dağa çıkmış binlerce genci de tamamen hapse atmak toplumsal barışın aleyhine sonuçlar doğurabilir. Muhtemelen belirli kriterlere göre farklı muameleler söz konusu olacaktır: Eli kanlı teröristler, katliam planlayıcıları ve örgütün yönetici kadroları yargı önünde hesap verecek; doğrudan çatışmaya girmemiş veya zorla örgüte katılmış gençler ise daha hafif yaptırımlarla topluma kazandırılacaktır. Bu dengeleri kurmak kolay değildir ama devlet geçmişte de benzer süreçler yaşamış olmanın tecrübesine sahip. Örneğin 1980’lerde dağdan inen bazı militanlar pişmanlık yasasından faydalanıp yeni bir hayat kurabilmişti. Yine 2000’lerin başında çıkarılan kısmi af niteliğindeki şartla salıverme düzenlemeleriyle cezaevlerindeki örgüt mensuplarının bir kısmı serbest kalmıştı. Bütün bu uygulamalar, bir yandan örgütün insan kaynağını eritip teslimiyeti özendirirken diğer yandan adalet duygusunu tamamen zedelememeye çalıştı. Bugün de benzer bir titizlik gereklidir: Devlet, kanun gücüyle kimseye ayrıcalık tanımadan ama barışın önünü açacak hamleleri de cesurca yaparak süreci yürütmek zorundadır. Sonuçta, silahların gömülüp hukukun üstün kılındığı bir ortamda, devletin gücü ve merhameti birlikte sınanacaktır. Türkiye, terörle mücadelede meşruiyetten sapmadan, hem güvenliği hem adaleti tesis ederek dünyaya örnek olabilecek bir barış modelini hayata geçirme potansiyeline sahiptir.
Uluslararası Örnekler
Dünyada uzun yıllar terör estirip sonunda silah bırakan örgüt örnekleri bulunmaktadır. Bu örnekler, Türkiye-PKK sürecine hem ilham kaynağı hem de ders niteliğindedir. IRA (İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu) ve ETA (Bask Yurdu ve Özgürlük) bu bağlamda en çok kıyaslanan iki örgüttür.
IRA, Kuzey İrlanda’da 20. yüzyıl boyunca İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele yürüten bir örgüttü. 1969’da bölünerek “Geçici IRA” adı altında özellikle 1970’ler ve 80’lerde çok sayıda bombalı eylem ve suikast gerçekleştirdi. Yaklaşık 3.600 kişinin ölümüne yol açan bu çatışma, 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement) ile siyasi çözüme kavuştu. Anlaşma, IRA’nın silah bırakmasının da zeminini hazırladı. Ancak IRA hemen ertesi gün silahlarını teslim etmedi; karşılıklı güvensizlik nedeniyle süreç yavaş ilerledi. Yıllar süren müzakereler, araya giren krizler sonunda 2005 yılında IRA nihai olarak silahlarını tamamen imha ettiğini ilan etti. Bunu bağımsız bir komisyon denetledi ve doğruladı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Uluslararası Silahsızlanma Komisyonu Başkanı General de Chastelain, Eylül 2005’te IRA’nın tüm cephaneliğini yok ettiğini şu sözlerle dünyaya duyurdu: “IRA’nın silahlarının tasfiyesi artık tamamlanmış bir olgudur… İmha edilen silahlar IRA’nın cephaneliğinin toplamını teşkil ediyor”. Bu açıklama, tarafsız gözlemcilerin onayıyla geldiği için toplumda büyük güven yarattı. IRA, silah bırakmakla kalmadı, askeri yapılarını da dağıttı. 2005 sonrası hazırlanan bir raporda IRA’nın “askeri departmanlarının dağıtıldığı ve terör kapasitesinin ortadan kalktığı” tespit edildi. Sürecin şeffaflığı, Kuzey İrlanda’daki Protestan (Birlikçi) toplumun da ikna olmasını sağladı. Böylece IRA’nın siyasi kanadı Sinn Féin, terör gölgesi olmadan siyaset yapma imkânı buldu ve bugün Kuzey İrlanda yönetiminde ortak hükümetin parçası haline geldi. IRA örneği, silah bırakma sürecinde bağımsız denetim, kademeli ilerleme ve karşılıklı tavizlerin önemini gösteriyor. İngiltere hükümeti de süreci kolaylaştırmak adına anlaşma uyarınca cezaevindeki IRA mahkumlarının büyük kısmını serbest bıraktı, tartışmalı güvenlik uygulamalarını gevşetti. Yani barış için her iki taraf da adım attı ve neticede kalıcı bir çözüme ulaşıldı.
ETA, İspanya’nın Bask bölgesinde 1960’lardan itibaren faaliyet gösteren ayrılıkçı bir örgüttü. Diktatör Franco döneminde başlayıp demokrasiye geçildikten sonra da devam eden kanlı eylemleri neticesinde 800’den fazla can kaybına sebep oldu. İspanya devleti ETA’ya karşı tavizsiz bir askeri ve polisiye mücadele yürütürken, bir yandan da Bask bölgesine geniş bir özerklik tanıyarak siyasi zemini güçlendirdi. ETA, 2011 yılında kalıcı ateşkes ilan etti ve silahlı mücadeleyi bıraktığını duyurdu. Ancak örgütün elindeki silahların akıbeti belirsizdi. 2017 yılına gelindiğinde uluslararası sivil toplum girişimleri devreye girdi; “Barış Zanaatkârları” adı verilen arabulucular ve Uluslararası Doğrulama Komisyonu (IVC), ETA’nın silahlarını teslim etme sürecini kolaylaştırdı. 8 Nisan 2017’de ETA, elindeki silah ve patlayıcıların yerlerini gösteren bir listeyi Fransız yetkililere teslim etti. Bağımsız Doğrulama Komisyonu yaptığı açıklamada bu adımı ETA’nın fiilen silahsızlanması olarak gördüğünü belirtti. Gerçekten de Fransız polisi verilen koordinatlar sayesinde ETA’nın cephanelerini ele geçirip güvenlik altına aldı. İspanya ve Fransa hükümetleri başından beri “silah bırakma tamamlanmadan siyasi bir müzakere olmayacağını” net biçimde ortaya koymuşlardı. Nitekim silahların tesliminden bir yıl sonra, Mayıs 2018’de ETA örgüt olarak kendini feshettiğini ilan etti. Bu süreçte İspanyol devleti ETA liderlerine özel aflar sunmadı; pek çok üst düzey ETAmensubu uzun hapis cezalarını çekmek üzere cezaevinde kalmaya devam etti. Ancak ETA’yı silah bırakmaya iten en önemli faktör, halk desteğini yitirmesi ve güvenlik birimlerinin onu eylem yapamaz hale getirmesiydi. Sonuçta ETA da şiddetin çözüm getirmediğini kabullenmek zorunda kaldı. ETA’nın silahsızlanma sürecinde şeffaflık ve sivil toplum desteği dikkat çekicidir: Teslim edilen silahların listesi kamuoyuna açıklanmış, hangi tür silahlardan ne kadar bulunduğu bağımsız kişilerce doğrulanmıştır. Bu, örgüte sempati duyan kesimlerin de “artık silahlar gerçekten sustu” diyerek sürece ikna olmasını sağladı. ETA’nın bıraktığı boşluğu doldurmak üzere, Bask milliyetçisi siyasi partiler demokratik siyasette daha aktif rol üstlendiler. Bugün İspanya’nın Bask Özerk Bölgesi kendi parlamentosu ve hükümetiyle, silahlı çatışma gölgesi olmaksızın yoluna devam etmektedir.
IRA ve ETA örnekleri, her ne kadar Türkiye-PKK denkleminden tarihsel ve sosyolojik olarak farklılıklar barındırsa da, bazı evrensel çıkarımlar sunuyor: (1) Terör örgütleriyle yürütülen barış süreçlerinde şeffaflık ve tarafsız denetim, toplumun sürece güven duyması için vazgeçilmez. (2) Silah bırakma, genellikle bir günde olmaz; zamana yayılan, adım adım ilerleyen zahmetli bir süreçtir. Bu süreçte provokasyonlar olabilir, sabote etme girişimleri yaşanabilir – nitekim Kuzey İrlanda’da da İspanya’da da barış yolunda geri dönüşler, kırılmalar yaşandı – ama kararlı siyasi irade bu engelleri aşabilir. (3) Barış süreci başarıya ulaşınca ortaya çıkan manzara, herkes için kazançlıdır: Silahların sustuğu bir ortamda hem güvenlik güçleri hem siviller can kaybı riski olmadan yaşar, ekonomi canlanır, demokratik temsil güçlenir. (4) Silah bırakmış eski militanların toplumla barıştırılması için bazen hakikat komisyonları, mağdurlar için tazminatlar, ortak anma törenleri gibi toplumsal yüzleşme adımları gerekebilir. Kuzey İrlanda’da ve Güney Afrika’da bu tür yüzleşme süreçleri toplumsal barışa katkı sunmuştur. Türkiye’de de ileride benzer adımlar gündeme gelebilir; zira terörün 40 yılı aşkın mirası pek çok acı hatırayı barındırıyor. Bunların sağaltılması zaman alacak, fakat barış bu yüzleşmelerin önünü açacaktır.
Eleştirel Değerlendirme
Yukarıda ortaya konan görüşler ışığında, Türkiye ile PKK arasındaki terörsüz Türkiye ve silah bırakma sürecine dair farklı bakış açılarını saygılı ancak rasyonel bir şekilde değerlendirmek gerekiyor. Öncelikle şu gerçeğin altını çizelim: Terörle mücadele, yalnızca askeri yöntemlerle kazanılacak bir savaş değildir; toplumsal ve siyasi boyutları ihmal edildiğinde kalıcı başarı elde etmek zordur. Bu nedenle, ne sadece “ez ve bitir” söylemi ne de sadece “masaya otur ve uzlaş” söylemi tek başına çözüm getirebilir – her ikisinin dengeli bir birleşimine ihtiyaç vardır. Devlet uzun yıllar PKK terörüne karşı haklı bir öz savunma mücadelesi verdi, binlerce şehit verildi, terör örgütü büyük ölçüde etkisiz hale getirildi. Bugün gelinen noktada örgüt ilk kez topyekûn silah bırakıp dağılma kararı aldığını ilan ediyorsa, bunda elbette devletin kararlı mücadelesinin payı büyüktür. Askeri başarı zemini hazırlamış, örgütü masaya mecbur etmiştir. Ancak silahların susması için sadece güvenlik tedbirleri yetmez; dağa çıkışı besleyen sosyopolitik koşulların da ortadan kaldırılması gerekir. İşte bu noktada eleştirel bakış açısıyla şunu sormalıyız: Devlet, geçmişteki hatalarından ders alarak bölgede yaşayan Kürt vatandaşların meşru kültürel ve siyasi taleplerini karşılamada ne kadar ilerleme kaydetti?
Son yıllarda Türkiye’de Kürt kimliğinin ifadesi konusunda ciddi reformlar yapıldığı bir gerçektir – Kürtçe TV yayınları, seçimlerde Kürtçe propaganda serbestisi, yerleşim birimlerine eski isimlerinin iadesi, anadil öğrenimine yönelik kurslar vs. gibi adımlar atıldı. Bu reformlar, PKK’nın dayandığı tabanın temel bazı şikayetlerini gidermeye yönelikti. Eleştirel bir değerlendirmeyle bakıldığında, terör örgütünün argümanlarının önemli bir kısmı demokratikleşme adımlarıyla boşa çıkarıldı denebilir. Ancak hala atılması gereken adımlar olabilir; özellikle bölgede ekonomik kalkınmanın hızlandırılması, gençlere iş imkanları sunulması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, terör örgütünün istismar ettiği zemini iyice daraltacaktır. Unutmamak gerekir ki PKK, sadece silahlı baskıyla ayakta durmadı – aynı zamanda yıllarca süren ihmallerin, cehaletin ve yoksulluğun gölgesinde büyüdü. Dolayısıyla terörle mücadelenin toplumsal boyutu, eğitimden ekonomiye, kültürden psikolojiye kadar geniş bir yelpazede çalışmayı gerektiriyor. Bölge halkının devletine güveni ne kadar artarsa, terörün yaşam alanı o kadar daralır. Bu nedenle eleştirel akıl, barış sürecinde “devlet her şeyi yapsın, örgüt teslim olsun” gibi tek taraflı bir bakış yerine, “devlet ve toplum el ele vererek terörü besleyen şartları değiştirsin, örgüt zaten marjinalleşip bitecektir” şeklinde bütüncül bir perspektifi benimsemeyi gerektirir.
PKK cephesinden bakıldığında ise bazı özeleştirilerin yapılması şart. Örgüt yıllarca “Kürt halkının temsilcisiyim” iddiasıyla hareket etti, ancak en büyük zararı da bu halka verdi. Bölge insanı hem terörün ekonomik ve sosyal bedelini ödedi, hem de binlerce Kürt genci bu uğurda yaşamını yitirdi. Gelinen aşamada PKK’nın silah bırakma kararı alması kimilerince “geç kalmış ama olumlu” bir adım olarak değerlendiriliyor. Örgütün içinde ve çevresinde barış sürecine direnç gösteren unsurlar olabilir; bu unsurların “uluslararası komplo, liderimiz esir, mücadele bitmedi” gibi argümanlarla süreci baltalamaya çalışacağı öngörülebilir. Burada akılcı olan, PKK’nın siyasi uzantılarının ve sivil toplumdaki destekçilerinin de bu tarihi fırsatı heba etmemek için yapıcı bir tavır almasıdır. Eğer ki hala şiddeti övmeye, teröristleri kahramanlaştırmaya devam ederlerse, kamuoyunda oluşan barış kredisi hızla tükenir. Bu yüzden eleştirel bir göz, örgütün söylem ve eylemlerini takip edip, barış niyetinde samimi olup olmadığını sınamalıdır. Aynı şekilde devlet de güvenlik kurumları eliyle provokasyonlara karşı uyanık olmalı; “derin” unsurların veya üçüncü tarafların bu süreci bozmasına izin vermemelidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de barışın en büyük düşmanı, aşırılıklar ve provokatörler olacaktır. Sağduyu sahibi tüm kesimlerin, farklı politik görüşleri olsa bile, şiddetin son bulması gibi ortak paydada birleşmesi gerekir. Terörsüz bir Türkiye hedefi, iktidarı ve muhalefetiyle, Türk’ü ve Kürt’üyle topyekûn bir toplumsal mutabakat gerektirir. Bu mutabakat ne kadar güçlü olursa, marjinal şiddet yanlısı sesler o kadar etkisiz kalır.
Sonuç
Türkiye ile PKK arasındaki terörsüz Türkiye ve silah bırakma süreci, zorlu fakat umut dolu bir yolculuktur. Kırk yıldır silahların gölgesinde büyüyen bir nesil, belki de ilk kez kalıcı barış ihtimalini bu kadar yakından hissediyor. Elbette ki önümüzdeki dönem, sınamalarla dolu olacaktır. Silahların tamamen susup susmadığı, örgütün gerçekten dağılıp dağılmadığı, terörün finansman ve propaganda aygıtlarının durdurulup durdurulmadığı gibi konular yakından izlenecektir. Devlet, güvenlik ve adalet ekseninden taviz vermeden bu süreci yönetecek kurumsal tecrübeye ve iradeye sahiptir. Nitekim yetkililer “Fesih ve silahları bırakma kararının somut olarak hayata geçmesi, terörün tamamen bitmesi halinde yeni bir dönemin kapısı açılacaktır” diyerek kararlılığını ve ümidini dile getirmiştir. Halk da yılların yorgunluğu içinde barışa hasret kalmıştır; toplum vicdanı artık genç insanların dağlarda ölmesini, şehirlerde bombaların patlamasını istemiyor. Bu süreç, sadece hükümetin değil, hepimizin ortak çabasıyla başarıya ulaşabilir.
Barışın sağlanabilirliği konusundaki inancımızı diri tutarken realist olmayı da unutmamalıyız. Dünyadaki benzer süreçlerde tökezlemeler yaşanmıştır; Türkiye’de de sürecin kusursuz işleyeceğinin garantisi yoktur. Ancak geçmişin hatalarından ders alındığı ve toplumsal dayanışmanın korunduğu ölçüde, engeller aşılabilir. Devletin güvenlik güçleri teyakkuzda oldukça, aynı zamanda demokratik siyaset kanalları da açık tutuldukça, provokasyonlar püskürtülebilecektir. Bu topraklarda bin yıldır birlikte yaşayan Türkler ve Kürtler, nice badireyi omuz omuza atlatmıştır. Teröre karşı verilen mücadele de aslında bir nevi kardeşliği koruma mücadelesiydi; şimdi silahlar sustuğunda bu kardeşliği daha da pekiştirmek için önümüzde büyük bir fırsat duruyor. “Terörsüz Türkiye” ideali, yalnızca güvenlik anlamına gelmiyor – aynı zamanda demokrasi standartlarının yükseldiği, vatandaşların kendini özgür ve eşit hissettiği, ekonomik kalkınmanın hızlandığı bir ülke demek. Eğer ki PKK gerçekten silahları bırakır ve bu kararını uygulamada samimi olursa, Türkiye Cumhuriyeti de güvenlik içinde özgürlük dengesini daha rahat tesis edebilecektir.
Sonuç olarak, devletimizin güvenlik ve adaletle bu süreci başarıyla sürdürebileceğine dair güvenimiz tam olmalıdır. Terör örgütünün teslimiyetinin ardından, hukukun kılıcı suçlular üzerinde adaleti tesis ederken, devletin şefkat eli de dağdan inen insanları topluma kazandıracaktır. Bu ikili yaklaşım sayesinde, yılların yaraları belki hızla değil ama tedricen sarılacaktır. Silahların gömüldüğü, fikirlerin ve demokratik taleplerin konuşulduğu bir Türkiye, hem bölge halkı için hem ülkemizin tamamı için yeni bir dönemin kapısını aralayacaktır. Barışın filizlenmesi için belki de en kritik dönemeçteyiz. “Sulh, salahın yarısıdır” derler; yani barış, iyiliğin ve huzurun başlangıcıdır. Terörün gölgesinden çıkıp aydınlığa yürüyen Türkiye, kendi iç barışını güçlendirdikçe hem ulusal birliğini pekiştirecek hem de bölgesinde bir istikrar adası olarak yükselmeye devam edecektir. Güvenlik içinde özgürlük, adalet içinde barış ülküsü rehberimiz olsun; silahların sustuğu, terörsüz bir Türkiye’nin inşası mümkün ve yakındır.
Kaynaklar
Kemik, “TERÖRÜ TARTIŞMAK: TANIM SORUNU, GENEL ÖZELLİKLERİ VE ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN ANALİZİ”, Artuklu Kaime, c. 4, sy. 2, ss. 165–187, 2021.
PKK. T.C Dışişleri Bakanlığı. https://www.mfa.gov.tr/pkk.tr.mfa#:~:text=PKK
Adıyaman Barosunun 15.03.2016 tarihli Basın Açıklaması. https://www.adiyamanbarosu.org.tr/Detay/basin-aciklamasi-68447
15 Şubat komplosunu unutmuyoruz… https://www.hdp.org.tr/tr/15-subat-komplosunu-unutmuyoruz/5908
B. Aluçlu, “PKK’NIN SÖYLEM SERÜVENİNDE ÖNDERLİK”, Akademik Hassasiyetler, c. 7, sy. 14, ss. 321–339, 2020.
