ÜMMET BİLİNCİ İLE ETNİK KİMLİK ARASINDA DENGE

images-3

İslâm düşüncesinde ümmet bilinci, iman temelli bir üst kimlik olarak müslümanları bir araya getirirken; etnik kimlik, bireyin fıtrî ve sosyokültürel aidiyet alanını ifade eder. Tarih boyunca Müslüman toplumlarda bu iki kimlik alanı arasında zaman zaman gerilimler yaşanmış, özellikle modern dönemde milliyetçilik ideolojileri ümmet bilincini zayıflatıcı bir rol oynamıştır. Aslında ümmet bilinci ile etnik kimliğin çatışan değil, doğru bir hiyerarşi içinde ele alındığında birbirini tamamlayan unsurlardır. Kimlik meselesi, hem klasik hem de modern İslâm düşüncesinin temel tartışma alanlarından biridir. İslâm’ın evrensel mesajı, insanları iman ekseninde birleştiren ümmet bilincini esas alırken, insanın ait olduğu etnik ve kültürel kimliği de inkâr etmez. Ancak tarihsel süreçte etnik aidiyetlerin siyasallaşması, ümmet bilinci ile etnik kimlik arasında bir gerilim algısının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kur’an’da ümmet kavramı, yalnızca sosyolojik bir birlikteliği değil, aynı zamanda ahlâkî ve imanî sorumluluğa dayalı kolektif bir bilinci ifade eder. “Ümmet” kelimesi Kur’an’da farklı bağlamlarda kullanılsa da, müminler söz konusu olduğunda ortak inanç ve değerler etrafında şekillenen bir topluluğu tanımlar. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Beyrut: Dâru’l-Kalem, 1992, s. 25). “Şüphesiz bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim; bana kulluk edin.” (Enbiyâ, 21/92). Bu ayet, ümmet bilincinin temelinin tevhid olduğunu göstermektedir. Ümmet, kan bağına değil, iman bağına dayalıdır. Hz. Peygamber (sav) de bu bilinci pekiştirmek amacıyla cahiliye döneminin kabileci anlayışını reddetmiş ve asabiyeti kesin bir dille eleştirmiştir. (İbn Haldûn, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yay., 2018, I, 311).

İslâm, insanın etnik kimliğini reddetmez; bilakis onu Allah’ın yaratma düzeninin bir parçası olarak görür. Kur’an’da etnik farklılıkların hikmeti şu şekilde açıklanmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanıyasınız diye sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik.” (Hucurât, 49/13). Buna göre etnik kimliğin üstünlük aracı değil, karşılıklı tanışma ve toplumsal düzenin sağlanması için var olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla etnik kimlik, İslâm açısından meşru bir aidiyet alanıdır; ancak bu aidiyetin iman kardeşliğinin önüne geçirilmesi asla kabul edilmez. Hz. Peygamber’in en sert şekilde eleştirdiği toplumsal hastalıklardan biri asabiyettir. Asabiyet, kişinin kendi kavmini haksız da olsa desteklemesi anlamına gelir. Bu anlayış, modern dönemde etnik temelli milliyetçilik ideolojileriyle yeni bir biçim kazanmıştır. “Irkçılığa çağıran bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 112). İslâm, etnik kimliğin kutsallaştırılmasını açıkça reddetmektedir. Zira etnik kimlik mutlaklaştırıldığında, ümmet bilinci zedelenmekte ve Müslümanlar arasında parçalanma ortaya çıkmaktadır.

İslâm’ın ilk toplumsal modeli olan Medine toplumunda, farklı etnik kökenlerden sahabeler ümmet potasında eşit bireyler olarak yer almıştır. Bilâl’ı Habeşî, Selmân’ı Fârisî ve Suheyb’i Rûmî gibi sahabeler, etnik kökenleriyle değil, iman ve takvalarıyla değer görmüştür. Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde dile getirdiği şu ifade, bu dengeyi en açık biçimde ortaya koymaktadır: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvadadır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411). Modern ulus-devlet anlayışı, etnik kimliği siyasal bir kimliğe dönüştürerek ümmet bilincini geri plana itmiştir. Bu durum, Müslüman toplumlarda hem dinî hem de toplumsal parçalanmayı beraberinde getirmiştir. (Ali Bulaç, İslam ve Milliyetçilik, İstanbul: Beyan Yay., 2016, s. 87–102). Sağlıklı ve doğru yaklaşım, ümmet bilincini üst kimlik, etnik kimliği ise bu üst kimlik içinde korunması gereken alt kimlik olarak konumlandırmaktır. İslâm düşüncesinde ümmet bilinci ile etnik kimlik arasında ontolojik bir çatışma bulunmamaktadır. Sorun, etnik kimliğin mutlaklaştırılması veya tamamen inkâr edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kur’an ve Sünnet, ümmet bilincini iman merkezli bir üst kimlik olarak belirlemiş; etnik kimliği ise fıtrî ve kültürel bir gerçeklik olarak kabul etmiştir. Bu denge, Müslüman toplumların birlik ve dirliği açısından vazgeçilmezdir.