Zülfü Livaneli Romanlarında Egemen Paradigma, Sosyalist Algı ve Kültürel Temsil

0
Dunyanin-En-Iyi-100-Kitabi-Listesinde-Zulfu-Livaneli-Var

Özet

Zülfü Livaneli,  yalnızca sanatsal kimliğiyle değil, toplumsal meseleleri gündeme taşıyan biri olarak da dikkat çekmektedir. Romanlarındaki  temalar, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal farklılıklarını karşıtlık olarak sunmayı hedefleyen bir figür. Bu da Onun Batı edebiyat piyasasında da kabul gören liberal değerlerin taşıcısı olarak görünmesini sağlamaktadır.  Bu bağlamda Livaneli’nin eserlerine egemen anlayışın üç boyutta kendini gösterdiği söylenebilir.  : (1) Türkiye’de sosyalist gelenekten gelen  diyalektik anlayış ekseninde çatışma mantığı, (2) Batı edebiyat piyasasının azınlıklar, kadın hakları, mülteciler ve kimlik politikaları üzerinden ürettiği egemen paradigmanın kabulü, (3) Edward Said’in Oryantalizm çerçevesinde Batı’nın kafasındaki “Doğu imajının pekiştirilmesi”. Yazı, Livaneli’nin romanlarını sadece edebî ürünler olarak değil, aynı zamanda hem ülke içinde hem de yurtdışında toplumsal mühendislik çabalarının bir parçası olarak değerlendirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Zülfü Livaneli, sosyalist gelenek, diyalektik mantık, egemen paradigma, Orientalism, kültürel temsil

Giriş

Türkiyede roman, genel anlamda yalnızca bir sanat biçimi değil, aynı zamanda toplumsal çatışmaların dile getirildiği bir platform olarak algılanmıştır. Özellikle Batılılaşmanın bir ürünü olarak öne çıkmıştır.

Bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireye yöneliş gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak çıkmadı ortaya. Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başladı; yani Batılılaşmanın bir parçası olarak.”

“Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat gibi, romanı ilk deneyen yazarlarımızın edebiyat ve roman ile ilgili yazılarını okuyacak olursak görürüz ki Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatımızı ve özellikle anlatı türündeki yapıtlarımızı da geriliğin bir işareti sayarlar.”

“Demek oluyor ki bu yazarlarımıza göre eski hikâye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçişti. Batı’dan, uygarlaşmanın bir gereği olarak aldığımız bu roman türü, aynı zamanda bizi uygarlığa götürecek araçlardan biri olarak kullanılacaktır.” (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 (İstanbul: Nakkal Elektronik Yayıncılık, 2012), Bölüm I: “Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunsalı”, s. 15–20.)

Özellikle sosyalist gelenekten gelenler, Marksist diyalektiğin etkisiyle, hayatı “çatışmalar toplamı” olarak anlarlar. Bu anlayış, edebiyatın temel işlevini, hayattaki farklılıkları çelişki, çelşkiyi de çatışkı olarak kabul eder.  Onlara göre çelişki ve çatışkı hayatın itici dinamiği olmakla değişimin ve devrimin önünü açan bir işlev görür.  Zülfü Livaneli’nin romanları bu anlayışa hizmet eden konuları özenle gündeme taşır. Bunu yaparken Batının son yüzyılda dünyaya dayattığı değerlere de ters düşmek istemez. 

1. Sosyalist Algı ve Çatışma Mantığı

Marksist estetik, sanatı toplumsal çelişkilerin yansıması olarak değerlendirir. Georg Lukács’a göre roman, “çağdaş dünyanın epik biçimi”dir; çünkü modern insanın parçalanmışlığını ve çelişkilerini temsil eder.[1] Terry Eagleton da edebiyatın “ideolojinin bir formu” olduğunu, dolayısıyla sınıf çatışmalarının dolaylı da olsa her metne yansıdığını belirtir.[2]

Türkiye’de sosyalist gelenek, bu kuramsal zemini devralarak toplumdaki her türlü ayrışmayı — sınıfsal, etnik, mezhepsel, cinsiyet temelli — “devrimci dinamik” olarak görmüştür. Bu nedenle edebiyat, çoğunlukla çatışmalı alanlara odaklanmış ve onları görünür kılarak bilinç yaratmayı amaçlamıştır. Livaneli’nin romanları da bu çizginin izlerini taşır:

Serenad → Müslüman toplum–Yahudi azınlık gerilimi,

Huzursuzluk → Ezidiler ve mülteciler üzerinden mezhep ve etnik çatışmalar,

Leyla’nın Evi → kadın–erkek, gelenek–modernlik karşıtlığı,

Son Ada → birey–otorite çatışması ve çevre sorunları.

Her bir roman, “çatışmadan bilinç yaratma” estetiğini sürdürmektedir.

2. Batı Paradigması ve Edebiyat Piyasası

Livaneli’nin romanlarının Batı’daki karşılanışı, liberal-insani değerler paradigmasıyla uyumludur. Batı kamuoyu ve edebiyat piyasası özellikle şu temalara yüksek duyarlılık göstermektedir:

Azınlıklar ve tarihî trajediler (Serenad),

Mülteciler ve dini azınlıklar (Huzursuzluk),

Kadın hakları ve ataerkil yapılar (Leyla’nın Evi),

Otoriterlik, baskıcı yönetimler ve demokrasi sorunları  (Son Ada).

Örneğin, Serenad’ın Almanca baskısında “Türkiye’nin karanlık tarihi”(!) görünür kılınmaya çalışılmış , İngilizce baskısında ise doğrudan “Turkey’s complicity” (Türkiye’nin suç ortaklığı) ifadesi öne çıkarılmıştır. Benzer biçimde Huzursuzlukta, “Yezidi kadınların IŞİD zulmüne ilişkin tarjedisi Türkiyenin sessizliği” olarak Batıya pazarlanmıştır. Bu tasvirler, Livaneli’nin eserlerinin Batı için “Doğu’nun geri ve bayağı yüzünü” temsil eden metinlere dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır.

3. Kültürel Temsil: Edward Said’in Oryantalizm Perspektifi

Edward Said, Batı’nın Doğu’yu tasvir biçimlerini eleştirerek, Doğu toplumlarının çoğunlukla “mağdur, geri kalmış, kurtarılmaya muhtaç” imgeler olarak sunulmasının ciddi anlamda sorunlu olduğunu ifade etmiştir. .[3] Livaneli’nin romanlarının tam da bu algı üzerine inşa edildiği söylenebilir. Livanelinin romanları Batı’nın Doğuyu ve özellikle Müslümanları sürekli sorun kaynağı ve çatışma üreten bir zemin olarak sunması amacının altını çizdiği yadsınamaz. Romanlarda azınlıkların, kadınların dezavantajlı durumlarının , mülteci sorunlarının ve mezhep çatışmalarının sürekli öne çıkarılması, Batı’nın Doğu’yu görmek istediği imgelerle örtüşmektedir. Bu durum, romanların Batı dillerine  çevirilmesi ve ödül mekanizmaları tarafından desteklenmesini ve ödüllendirilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu bağlamda Livanelinin, şöhretini sanatsal bir değere değil egemen emperyal paradigmaya hizmetine borçlu olduğu söylenebilir. 

Sonuç

Zülfü Livaneli’nin romanları, üç boyutlu bir bağlamda ele alınabilir:

1. Sosyalist gelenekten devralınan diyalektik mantık, romanların çatışmaları merkeze almasını gerektirir..Tam olarak ideolojik bir tutumdur bu..

2. Batı piyasasının beklentilerini esas alır: Bu çatışmalar, Batı’nın liberal-insani değerleri pazarlamasını ve doğuyu özellikle müslümanları ilkellik algısı ekseninde mahkum etmesini getirir. 

3. Kültürel olarak : Edward Said’in işaret ettiği oryantalist bakış açısıyla uyumlu Batı’ya “Doğu’nun sorunlu yüzünü” yansıtmaya çabalar..

Bu nedenle Livaneli’nin romanları yalnızca edebî metinler değil, aynı zamanda hem içeride hem de dışarıda toplumsal mühendislik işlevi gören anlatılar olarak değerlendirilebilir.

Kaynakça

[1]: Georg Lukács, The Theory of the Novel (Cambridge, MA: MIT Press, 1971).
[2]: Terry Eagleton, Marxism and Literary Criticism (London: Routledge, 2002).
[3]: Edward W. Said, Orientalism (New York: Pantheon Books, 1978).

Bir yanıt yazın