“Biz Hangi Dünyada Yaşıyoruz?”

0
ideolojik-ve-siyasi-isaretler-1200x675

Aslında bu soru, Abdülkerim Suruş’un Türkçede yayımlanmış bir eserinden mülhemdir. O kitabı yıllar önce, üniversite yıllarımda okumuştum.

Biz Hangi Dünyada Yaşıyoruz?

İçinde yaşadığımız dünya, artık tek bir “dünya” olmaktan çıktı. Aynı gezegen üzerinde yaşıyor olsak da, her insan grubu kendi bilgi evreni, kendi gerçeklik koridoru içinde yaşıyor. Bu yüzden birinin “katliam” dediğine diğeri “savunma” diyebiliyor. Birinin gördüğü çıplak zulüm, diğerinin gözünde “haklı bir mücadele”ye dönüşüyor.

Bu durum, sadece ideolojik körlüğün değil, epistemolojik parçalanmanın da göstergesidir. Herkesin “doğru”yu başka yerden aldığı, herkesin “bilgi”yi kendi kaynaklarından emdiği bir çağdayız. Sosyal medya algoritmaları, politik söylemler, dini metinlerin seçici yorumları, milliyetçi anlatılar… Tüm bunlar, insanın gerçeklikle arasına görünmez duvarlar örüyor.

Hakikatin Parçalanması

Eskiden “hakikat bir tanedir” denirdi. Bugünse hakikat, binlerce görüntüye bölünmüş durumda. Herkes kendi “gerçekliğini” izliyor. Bu da insan vicdanını felce uğratıyor. Çünkü vicdan, ancak ortak bir hakikat alanında işler. Bir katliamı görenle, aynı olayı “meşru savunma” olarak gören kişi arasında artık yalnızca ahlaki değil, bilişsel bir uçurum oluşmuş durumda.

Gerçekler artık hakikate ulaşmak için değil, hakikatin yerine geçmek için kullanılıyor. Herkes kendi “hakikatini” gösteriyor — ve bu görüntüler, gerçeğin yerini alıyor. Artık insanlar ölümleri değil, ölümlerin gösterilme biçimini tartışıyor.

Dinsel ve İdeolojik Gerekçeler

İnsanın bir inancı savunması elbette anlaşılabilir; fakat inancın, masum bir çocuğun ölümünü meşrulaştırma aracına dönüşmesi, artık inançtan değil ruh hastalığından söz ettirir. Buna rağmen, kimi dini veya ideolojik metinlerin seçici yorumları insanları kendilerini “kutsal bir görev” içinde görmeye itiyor. Bu, tarihte de vardı — bugün sadece daha yüksek çözünürlüklü ekranlarda sürüyor.

İdeolojik dogmalar, insanı körleştirdiği gibi, vicdanın yankısını da bastırıyor. Böylece insan, ahlaki bir faillikten çıkıp, kendi inancının aracı hâline geliyor.

Bilgi Kaynaklarının Ayrılığı ve İnsanlığın Ölümü Yanılsaması

Birinin izlediği haberle, diğerinin izlediği haber arasında artık yalnızca fark değil, bir dünya uçurumu var. Bilgi akışları öyle kapalı sistemler hâline geldi ki, artık “öteki”nin acısı bize ulaşmıyor. Oysa acı, insan olmanın ortak dilidir. Eğer bu ortak dil kaybolursa, insanlık da kaybolur.

Bu bağlamda insan topluluğu denilen yapı için temel soru şu: Biz aynı dünyada mı yaşıyoruz?
Yoksa herkes kendi sanal dünyasının, kendi doğrularının, kendi dininin içinde mi yaşıyor? Yani insanlar, kendilerine sunulan ve ait hissettikleri koridorlardan aktarılan bilgileri sorgulamadan doğru kabul ettikleri için mi böyle davranıyorlar?

Bu yüzden belki de en büyük tehlike, bilgiye sahip olmamak değil; bilgiyi tek bir yöne hapseden sistemlerin içinde yaşıyor olmaktır. İnsan, kendini haklı göstermek için değil, doğruyu bulmak için bilgi aramalı. Aksi hâlde her katliam “savunma”, her zulüm “mukabele” adı altında meşrulaştırılır.

Aslında “insanlığın ölümü” diye lanse edilen durum tam da bunu ifade ediyor. Yani insanlık ölmüyor; insanlar farklı bilgi kanallarıyla yönlendiriliyor. İnsanlar vicdansız oldukları için değil, vicdansız insanlar tarafından yönlendirildikleri için böyle davranıyorlar. Konu tam olarak bu. Vicdansız ve ahlaksız insanlar, topluma bilgi aktarıyorlar; enformasyonu ellerinde tutanlar da çoğu kere yalnızca kâr amacı güden ya da psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler oluyor. Böylece toplumlar yönlendiriliyor, kutuplaşıyor ve sonunda biz “insanlık öldü” diyoruz. Halbuki insanlık ölmüyor; insanlar, kendilerine aktarılan bilgilerle hareket ediyorlar. Kitleler çoğu kere böyledir. Hele de enformasyon çağında, hakikati aramak çok daha ciddi bir çaba gerektirir; gerçekten de bu çağımızda epey zordur. Asıl sormamız gereken şey, bu enformatik bilgi kanallarını ellerinde tutan insanların elinden bu imkânları nasıl alabileceğimizdir.

Ortak Bir Dünya Arayışı

Eğer ortak bir vicdan alanı kuramazsak, insanlığın da geleceği olmaz. Çünkü insanlık, hakikatin değil, hakikati paylaşmanın meyvesidir. Bu bağlamda, meseleleri tarafgirlikle ve kendi koridorumuza hapsolarak ele almaktan kurtulmamız gerektiğine inanıyorum. Önyargılardan uzak, serinkanlı bir biçimde başkasını da dinleyerek ve daha adil bir değerlendirme yaparak, bu kısır döngüyü aşabileceğimize inanıyorum.

Bir yanıt yazın