DİNSEL TAKINTILARIN YIKICILIĞI DOLAYIMINDA FREUDU ANLAMAK..

0
image561_6

Her şeyi kendini tatmin etmek için yaptın. Mutmain olmaktan bahsetmiyorum.. Kendi zavallılığını Tanrı ile tamamlamaktan  bahsediyorum. Ezikliğinin ürettiği kibir ile egonu gizlemek için tevazu sözcüklerini ustaca dizdin arka arkaya..
Kur’an okudun, slogan attın ama neden sonra bir futbol taraftarının takımına olan bağlılığı kadar bile Tanrıya bağlı olmadığını acı bir biçimde anladın.
Aslında bütün kavgan bir kemik ve tatmin edilmemiş cinselliğinin kavgasıydı… Ve sen insan olma yürüyüşünde  içgüdüsel basamakta kaldın. Bundan utandığın için yani hayvan olmaktan utandığın için aklını hayvanlık yönünü gizleme noktasında kullandın. Bu işe  çoğu kere Tanrıyı da bulaştırdın.Neden böyle yaptın?

Kaygı Ve Put

Hakikat insana içkindir. Ancak hakikati dile getirmenin önünde çok ciddi engeller vardır.Bu engellerin temelinde ise kaygı vardır(kaygı korkunun insani olanıdır) İnsanların çok zıt ve aykırı fikirlere savurlamasının temelinde yine kaygılar vardır.

a-Yaşamı kaybetme

b-İtibar kaybetme

c-Mal kaybetme

d-Taraftar kaybetme  , gibi sıralayacağımız hususlar ..

Hakikat insana içkindir dedim ya..O halde hakikati belli kaygılarla gizlemek insanın kendisi ile ters düşmesi anlamına gelmez mi? Bu durum da ruhsal bir karmaşaya-rahatsızlığa yol açmaz mı? Elbette açar.. Hakikati dile getirmekten kaçınmanın bedeli insanın sonsuz vicdan huzursuzluğudur. İşte bütün yapay dinler, yapay tanrılar, yapay kutsallar bu azaptan kurtulmak için üretilmiş geçici enstürmanlardır.

Kuranın kendilerini unutanlardan sözetmesinin anlamı da budur. İnsan kaygılarına esir olduğunda kendini unutmayı seçmektedir. Kendini unutma çabasında kendinden yeni bir ben yaratmaya çalışmaktadır. Hevasını ilah edinmenin anlamı budur(Allahüalem).

İnsan içindeki hakikati bastırmak için kendini yaratmaya soyunur; bir tür yaratıcılığa soyunur.. Oysa onun yarattığı ben yabancıdır. Varoluşçuların yabancılaşma derken belki de söylemek istedikleri budur. Heideggerin varlığın kendini yaşam içinde varetmesi(desein)ni (kimlik kazanmasını) biraz ileri götürürsek Varlık kendini ya kendi olarak varedecek ya da kendine aykırı bir yeni ben yaratacaktır.. Ya kendini unutacaktır(ki insan unutkan demektir bir anlamıyla) Ya da kendini bilecek; hatırlayacak farkedecektir. Sokratesin “kendini bil” buyruğunu bilgeliğin başlangıcı saymasının anlamı bu olsa gerektir. Zaten Kutsal kitapların ortak adı da zikr değil midir. Yani hatırlama, hatırlatma…

Dinsel ve Ahlaki Takıntıların Din ile İlgisi Var mı?

Böyledir; bazı insanlar silik ve  zavallıdırlar. Kendi başlarına bir değer ifade etmediklerini bildikleri için yanlarına yüce kavramları alırlar.. Allah, Kitap, Vahiy, Adalet gibi yüce kavramlar olmadan ne piyasaya çıkabilecek cesaretleri, ne kimlikleri vardır.
Bir tür putperest tavrıdır bu. Süblimasyon (yüceltme) bu insanların temel yaklaşımıdır.. Tanrılaştırılmış liderler, uçan azizler- büyükler, süper insanlar hep bunlar tarafından yaratılır. Aslında bütün bu yarattıkları şeyler kendi eksikliklerini tamamlama çabasıdır. Tanrı ile tamamlanacaklarına Tanrıyı kendilerine kul ederler. Tanrıyı bir aparata dönüştürdüklerini  bir dönem sonra unuturlar ki işte buna kendini unutma denir.

Cinsel Zaaflar, Fiziksel Ve Ruhsal Güçsüzlük

Kişisel zaaflar iki boyutta kendini gösterir: birincisi cinsel tatminsizlik ikincisi güç ve kuvvet noktasında zayıflık ve acizlik. Cinsel tatminsizlik ve cinsel objeye ulaşamama sıkıntısı beraberinde ahlaki kavramların yüceltilmesi yani süblime edilmesini getirir. Bu tip insanlar ahlakı daima cinsellikle sınırlandırır ve sürekli cinsellikle ilgili ayıplardan, utanma duygusundan sözderler..Genellikle erkek egemen cinsel tatminsizlik gündem olarak kadınların kıyafetini, çıplaklığın kötülüğünü öne çıkarır.

 Aslında ahlakı cinselliğe hapsetmeleri ve bu konuyu abartılı bir biçimde daima gündemde tutmalarının sebebi çoğu kere en temelde tatmin edilmemiş cinsel dürtüler ve ulaşılamamış cinsel hedeflerdir.

İkinci boyut olan kendi zayıflık, acizlik, korkaklık ve güçsüzlük hissi de daha çok Tanrısal kavramları, mega anlatıları öne çıkarma ile belirir. Tanrıdan sözetmeden söz söyleyemez, Tanrıyı işe karıştırmadan kimsenin yüzüne bakamazlar. Kendilerinden üstün gördüklerine böylece galabe çalmayı hedeflerler. Mızraklarının ucuna Kur’an takanların da aynı ruhsal zemine sahip oldukları söylenebilir.

Kısacası silik, zavallı, aciz ve liyakatsizlerin bu söylemleri din taraftarlığı ve ahlak savunuculuğu gibi görünse de aslında çoğu kere ne dinle ne ahlakla ilgilidir. Aslında Freud’un da yanılgısı da burada başlar. Buraya kadar Freud’un söyledikleri çok önemlidir. Freud din ve ahlak maskesi ile ortaya konan bu pratikleri din ve ahlak olarak tanımlar. O, güçsüzlük ve yetersizliğin Tanrı ve din fikrini ürettiğini söyler.. Oysa burada din ve ahlak değil, dinin ve ahlakın gücünden faydalanmak söz konusudur. Neden mi? Şundan: Acizlikten hiçbir zaman güç ve kuvvet çıkmaz.  Yani acizliğin, zavallılığın güç ve kuvvet üretmesi ontolojik olarak mümkün değildir… Acizlik başkasına dayanmadan varolmayı imkansız kılar. Bu da dinin ve ahlaki değerlerin asli ve sağlam bir zemine sahip olduğunun en önemli delilidir. Eğer din ve ahlak güçlü olmasaydı acizlik kendini din olarak  veya ahlak olarak öne çıkaramazdı.. Acizlik (duygusu) ortaya koymayı değil, varolandan istifade etmeyi getirir.. Ortaya koymak, üretmek ve yaratmak daima bir güç ve kudreti gerektirir. Yaratmak üretmek için kendini güçlü görmek ve kendine inanmak olmazsa olmazdır. O halde,  acizlik hissi din ve ahlakı üretmemiş ama hayatın derininde kökleri olan din ve ahlakın gücünden faydalanmıştır denilmelidir.

Kendini merkeze koyarak ahlakı ve dini kendi eksikliklerini tamamlama noktasında kullanan tavır müşrik tavırdır. Çoğu bunu fark etmeyebilir. Bu anlamda ve bu çerçeve içerisinde kendini mümin zanneden birçok insanın aslında kendini unuttuğu söylenebilir.

Aslında her yüceltme çoğu zaman kendi dışındakini değersizleştirme hamlesidir..Skolastik anlayışın insanı suçlu, günahkar ve değersiz görmesi de bu tür hastalıklı tutumun dışa vurumudur. Tanrı ile İnsan arasına kalın duvarlar ören bu tutum Tanrının araçsallaştırılmasının en somut örneğidir. Yaratılanı yüceltip yaratılanı değersizleştirmek ontolojik bir çelişkidir. Çünkü mevcudat değerini Tanrıdan ve Yüce olandan almaktadır. Burada ontolojik bir değerden sözettiğim unutulmasın. İnsan ancak eylemleri ile yüce ya da aşağı olur varlık yapısı olarak değil..

Peki asli söylem ile süblimasyona dayalı söylem arasındaki ayrım nasıl ortaya çıkar. Bu ayrımı bize Kur’an söyler.. Merkezinde kişinin zaaflarının değil yüce’nin, en üstün iyinin olduğu yaklaşım dinin ve ahlakın hedeflediği yaklaşımdır. Dini araçsallaştırmayan tavır kendi ontolojisindeki gücü, kuvveti fark ederek bütün güçsüzlüklerden bütün zaaflardan sıyrılmış bir biçimde “la ilahe illallah” diyerek hayata atılır.. Yüceltmeyi değil, yüceye boyun eğmeyi esas alır..

Bütün bunları dilinde mega anlatılar olan ideolojik çevreler için de söylemek mümkün…Maddeci olsalar bile çok büyük Tanrılar yaratmaktan geri durmazlar. Tanrıyı, kutsalı yücelerde görüp kendi dışında herkesi kusurlu, günahkar, ayıplı ve aşağı gören tavır dinsel olanla değil ruhsal rahatsızlıklarla ilgilidir..Aynı şey insanı yüceltip Tanrıyı ve Kutsalı aşağılara çeken tavırda da görülebilir Bu da tersine bir yüceltmedir. Ancak bu çoğu kere fark edilmez.

Bu sebeple kişinin kendini tanıması çok önemlidir. Neyi aradığını bilmesi çok önemlidir. Cinsellikle ilgili problemi gizlemek adına yüce kavramlara yaslanarak bir başkasını düşmanlaştırmak yerine duygularını dile getirerek aşkını ilan etmek; güçsüzlük ve zavallılığı aşmak için Allaha dua ederek kendinden ileride olan insanlara kulak vermeyi seçmek en sağlıklı yoldur.

Dinsel takıntıların beslendiği zemin olan ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı dinsel dilden ve çevreden uzaklaşmak da bir başka çözüm şeklidir.

Allahın kelamını sadece kendimiz için okumak bir şeyleri düzeltmek ve devirmek amacından kurtularak okumak gereklidir.

 

Bir yanıt yazın