AVRUPA, AKADEMİA VE SİYASA: FARKLI KARŞIT ÖTEKİ
Bazı Avrupa ülkelerinde ders verdim. Avrupalılar her yerde olduğu gibi ders vermen için seninle ilgili bütün bilgileri istiyorlar. CV’ni gönderiyorsun seni tanıyorlar. Avrupa üniversitelerinde gördüğüm en önemli özellik seninle ilgili herhangi bir ön yargı taşımıyor olmaları. Senin uzmanlığına değer verip, senden istifade etmeye çalışıyorlar. Senin şu ya da bu ideolojiye mensup olman, şu din ya da şu mezhebe mensup olman onları çok ilgilendirmiyor. alanında senden ne kadar istifade edecekler ona bakıyorlar.
İkinci bir özellik Avrupalıların kendilerine kendilerini anlatmanı istemiyorlar. Mesela Almanya’da Hegel anlatman çok cazip gelmiyor. Eğer Türkiye’den gitmişsen onlara Alman felsefesini anlatmana çok değer verdiklerini söylemek mümkün değil..
Irklar, mezhepler, klikler ile hayata bakmıyorlar. Bir alanın uzmanı olman yetiyor..
Bu yüzden Avrupa’da sorunu sadece buralı insanlar; buradan gidenler insanlarla yaşıyorsun. Türkiye kökenli insanların büyük bölümü “zenciler birbirine saygı duymaz” ilkesi ekseninde mankurt bir anlayış ile yaklaşıyorlar. Beyaz adam olmadığın için ne saygıyı, ne de insanlığın en asgari niteliklerini hak ediyorsun.
Bu anlayış 1. Dünya harbi öncesi çöküş döneminden kalma bir kompleksle ilgili olduğu gibi henüz birey olma aşamasına ulaşamamış bir sosyal dokudan(aşiret, köy, getto) gelmiş olmanın sonucu.
Buradan Batıya yerleşmiş akademisyenlerin çoğu bu yüzden son derece niteliksiz; kendini sevmeyen kendine saygı duymayan hasarlı tipler. Bu yüzden kendilerine kendilerini hatırtlatan her şeyden nefret ediyorlar. En ciddi, ülke ve Müslüman düşmanları maalesef bu zavallılar arasından çıkıyor.
Batı medyasını ülke ile ilgili olumsuz yönlendirenler de maalesef bu tipler. Bu tipler egemen anlayış tarafında korunup kollanıyor ve ciddi anlamda besleniyor.. Bir kısmının o ülkenin gizli servisleri ile çalıştığı konusunda da ciddi duyumlar aldığımı söylemeliyim..
İki Batı olduğunu kabul etmek durumundayız.. Egemen politik anlayış ve sıradan Avrupa insanı(işçi köylü, akademisyen )
Batıda asırlar boyu her alanda kendini hissettiren İslamafobiyi de kullanarak kendilerinin Batı için ne kadar tehlikesiz olduğunu ispat için her boyayı boyamaya hazır bir mankurt taifesi daha çok siayasal egemenlerle ilişkili oluyor. Bir kısmı ülkede hiçbir baltaya sap olamamış niteliksiz insanlar olduğundan kendilerine orada bir alan yaratma çabası içinde egemen politik gücün verdiği görevleri ifa etmede son derece hevesli oluyor.
Amerikan üniversitelerinden bir akademisyene attığım maile İngilizce cevap veren Türk akademisyenle karşılaştığım gibi, “Avrupa İslamı yaratacağım” diyene de “Türklerin Kürtleri katlettiğini ve soykırım yaptığını” söyleyene de Sivastan öbür tarafın Kürdistan olduğunu kitaplarına alana da rastladım.
Avrupa’da beni en çok rahatsız eden özellikle Viyana’da Avrupalılara Türkleri kötüleyen bu Türkiyeliler oluyor..Ülkesini seven insanları da bir biçimde yerel hükümete gammazlayarak görevlerini yapmada kusur işlemiyorlar.
Çok ciddi bir kaç olayla karşılaştım. Yani kendi insanından, kendi toplumundan nefret eden bir hastalıklı insan modeli hükümetlerin siyasal emellerine alet olmayı peşinen kabullenerek ve bundan da çoğu kere rant devşirerek hatta o ülkenin gizli servisleriyle ilişki kurarak bir tür gammazlık yapan insan müsveddeleri ile karşılaştım.. Bu tipler Avrupa’ya gidince Avrupalı da olamıyorlar. Ezikliklerini kendileri ile aynı statüde gördükleri insanı düşman görerek efendilerine hizmet etmekle gidermeye çalışıyorlar.
Oradaki Türkiye’den giden bazı muhaliflerin de akademia’yı ve diğer alanlarda Türkiye’nin imajını olumsuz yönde yalan yanlış bilgilerle etkilediklerini gördüm. Akademisyenler ve onlarla çalışan master; doktora öğrencileriyle konuştuğumda çok ciddi bir biçimde Türkiyeye ilişkin algı problemi yaşadıklarını gördüm..
İkinci bir insan modeli de devletimizin para verip gönderdiği elçiler, kültür ataşeleri ve Türkiye’den destek gören kimi sivil toplum kuruluşları olarak Avrupada bulunuyor..
Büyükelçilikten bazı sivil toplum kuruluşlarına kadar birçok niteliksiz insan, şu ya da bu ilişkileri ile Avrupa’ya gelip belli yerler elde eden kimi tipler maalesef hem Türkiye’nin imajına, hem orada Türkiye’den giden insanların sorunlarını çözme noktasında ciddi problemler yaratıyor.
Türkiye’yi temsil etmesi için gönderilen Türkiye’den maaş alarak oralarda bulunan ancak oralarda yedi sülalesi ile piknik yapan insanların bu alanda hiçbir şey yapmadıkları görülüyor. Kahreden bir gerçek de buydu benim için. Bu konuları gündeme getirdiğimde sanki onların makamlarını ele geçirecekmiş gibi bir hava estirerek üniversite ortamında bile aleyhimizde Avrupalıları doldurmaya çalıştıklarını da gördüm..
Bu yüzden dostlar ,Batıyı ve Avrupayı suçlamaktan vazgeçerek kendi toplumumuzun bir kimlik krizi yaşadığını, birey olmanın, bilgiye; uzmanlığa saygı duymanın, önyargılarla değil, fikir sahibi olmakla hayata bakmanın akedemiadan politikaya politikadan sosyal hayata nasıl yerleşeceğinin cevabını aramamız gerekiyor.
Gelelim Ülkemize
Bu ülkede, liselerde görev yaptım, üniversitelerde görev yaptım. Eğitimin birçok kurumunda çalıştım. Gördüğüm manzara, uzmanlığın, bilginin, samimiyetin hiçbir değer taşımadığı bir siyasal ve bilimsel alanın varlığı idi.
Eğer bir ideolojik kampa üye değilseniz o ideolojik kampta olmadığınız için sizi belli kalıpların içerisinde sokarak yargılayacaklardır. Çoluğundan çocuğuna kadar hepsi sizi tanımadan, sizi anlamadan yani sadece Müslüman olmanız veya şu mezhep veya meşrepten olmanıza bakarak yargılayacaklardır.
“Bu kişi bir alanın uzmanıdır, kendisinden bir şeyler öğrenelim” diye bir algı bu ülkede söz konusu değildir.
Fetö’cüsünden en uç marjinal gruplara kadar bir sürü öğrencim oldu.. Bir ideolojik kampın etkisinde ilkokul mezunları tarafından yönlendirilen üniversite okuyan öğrenciler bunlar. İçlerinde bana felsefe öğretmeye kalkan da oldu, din öğretmeye kalkan da.
Aydınlanmanın parolası olan “akletme cesaretini göster” buyruğunun aksine kendi örgütleri, kendi partileri, kendi cemaatleri, kendi ideolojik kampları dışında hiçbir şeye zerre kadar ne saygı duydular; ne öğrenmek istediler. Bu alanda herhangi bir gayret de sarf etmediler. Onlar kalıp düşüncelere; kalıp fikirlere değer verdiler. “Bir insandan nasıl istifade ederimin” peşine düşmediler.
İşte bu toplumun okumuşlarının kahir ekseriyetinin Avrupa ya da Batı dünyası ile boy ölçüşememesinin, geri kalmış olmasının, zavallı, düşük olmasının, yoz olmasının sebebi budur.
Bu tipler yukarıda da belirttiğim gibi Avrupaya da gitseler aynı kalıyorlar. Avrupalının beslemesi olmayı kabullenmelerinin sebebi de bu. Yüzyıllarca kalsalar bile Avrupa akademiasından zerre kadar nasip almıyor; en kolay yolu, yani beyaz adamın gözüne girmenin yolunu seçip kendi ülkelerine düşman olarak rant devşirmeye çalışıyorlar.
Avrupa’da beş para etmeksizin değerli olmanın yolunun Avrupa üniversitelerinden geçmediğini biliyorlar. Bu yüzden Türkiye’den edindiği algıları orada batının hizmetine sunuyorlar. Biz ve Onlar turşusunu satmaya devam etmeleri Batı ile Doğu arasındaki münasebeti bozduğu gibi akademia’ya da herhangi bir katkı sunmuyor..
Ben Ve Bizimkiler
Bu ülkedeki durumun Avrupaya yansıması böyle. Peki burası nasıl?
Benim görev yaptım yerlerde ben gitmeden önce zaten benim de ilgili bütün bilgiler oraya akıyor; insanlar beni görmeden beni tanıyorlar. (!) mesela odası benim karşımda olan akademisyenlerden bir kısmı “hoş geldin” demeyi bırak “selam” bile vermiyor. Tanıyor mu? Hayır..Buradan Onun hangi anlayışa sahip olduğunu anlıyorum.. Onun ötekisi olduğum için aslında ben onun için zararlıyım… Ben onun gibi değilim.
İşte aslında kafadaki kalıp bu. Böyle bir kafayı üşenmeden taşıyan koca bir akademik dünya var… Son seçim sürecinde de bunu görmedik mi; gördük.. Falan partili olmazsan aptalsın, veya işte falan partili olursan aptalsın vesaire..
Bu algıya sahip olmak için tahsilli olamaya gerek var mı? Felsefe, sanat, siyasetle uğraşmaya gerek var mı? Platona Aristotelese, Freuda Jung’a gerek var mı? Bunları okusan da okumasdan da aynı kalıpla bakmıyor musun hayata..O zaman akademinin anlamı ve amacı ne? Doçent ya da Profesör olmaya gerek var mı?
Bilimin zemini bilimsel olmak zorunda değil mi?
Bu yaklaşımı aşmadan asla bir yere varmak mümkün mü? Bu toplumun aydınlanması mümkün mü? Farklı olanın düşman ve karşıt görüldüğü hastalıklı anlayış ne bilime, ne felsefeye, ne sanata gelişme alanı bırakıyor. Yan komşundan bir şey öğrenmeyeceksen onunla sağlıklı ilişki kuramayacaksan, bu sadece ideolojik değil psişik bir probleme de işaret etmez mi? Öğrendiğin bilim sana “hoş geldin” veya “selam” demeyi öğretmiyorsa bu dünyada hangi boşluğu kapattığını ciddi ciddi düşünmeli değil misin.
Büyük İslam medeniyetine baktığımızda Müslümanların bilimde öğretmenlerinin çoğunun Suryani ve Yahudi oldukların görmemiz bir şey ifade etmiyor mu?
Batı: Farklılık, Karşıtlık
Batı her farklıyı karşıt görmüyor. Batıdaki genel insan ortalama insani anlayış böyle. Ama bu ülkede uluslararası bir entelektüel bile ortaya çıkmıyor. Neden ? Çünkü herkes mahalli sanatçı olmayı seçiyor.. Aşiret ve akrabalık ilişkilerini ideolojik ilişkiler içinde yeniden üretiyor.Birey olmayı bile tadamıyor… Bir örgütün elemanı, örgütün elemanı olduğu için alkışlanıyor, örgütün(cemaatin) elemanı olduğu için, belli makamları tutabiliyor. Yani akademik performanstan kaynaklanan bir teveccüh yok. Dolayısıyla öğrenciler de bu şekilde yönlendiriliyor.. Yani öğrenciler de kendi örgütlerinin kendi ideolojik kamplarının dışındaki herkese öteki gözüyle bakıyor. Dolayısıyla sen ağzınla kuş tutsan dünyanın en büyük filozofu olsan dünyanın en büyük bilim adamı olsan hiçbir değer taşımıyorsun.
Çünkü “dört tarafımız denizler beş tarafımız düşmanlar ile çevrili” algısı ile üretilen nevrotik anlayış bütün cemaatlerin örgütlerin beslendiği zemini oluşturuyor. Bu siyasal tutum bütün eğitim kurumlarında daha ilkokuldan itibaren aşılanıyor.
İlkokul mezunlarının yazılarını okuyup benden yer yer kaçan üniversite öğrencileri ile de karşılaştım, benim talebe bile yapmak istemeyeceğim adamların önüne diz çöküp ilim tahsil ettiğini zanneden zavallılarla da.
Okuma Parçası
Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi son sınıflara felsefe dersim var. Sınıfa giriyor, öğrencileri selamlıyorum. Sol tarafta kız öğrenciler, sağ tarafta erkek öğrenciler oturuyor. Ortadaki sıraların boş olması dikkatimi çekiyor. Sebebini de sormuyorum; mahremiyetle ilgili göstermelik bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Çok da problem etmiyorum. Kızların bulunduğu tarafta arkada daha yoğun bir yığılma gözüme çarpıyor; onu da önemsemeyerek derse başlıyorum. Uzun süre ders anlattıktan sonra O bir tarafa öbeklenmiş kızların arasında bir parmak kalkıyor. Soru soracağını düşünerek «buyrun» diyorum. Parmak kaldıran: «hocam yoklama almadınız ne zaman alacaksınız?» diyor..Derse ilişkin bir soru ile muhatap olacağımı zanneden ben, son derece şaşırıyorum ve biraz da sitem ederek «bugün yoklama almayacağım dersi çok iyi dinlediniz ben zaten gelen arkadaşları biliyorum» falan şeklinde bir cevap veriyorum. Bu sefer yine aynı çocuk «O zaman biz boşuna mı geldik bu derse» demesin mi! Bu sefer sanki üstümden kaynar sular dökülüyor. «Buyurun çıkın yoklama almayacağım» diyorum. Bu sefer ne dese beğenirsiniz «biz burada hocamızı bekliyoruz»
Bir sonraki ders hocalarının dersi imiş. Yani kendi hocalarının, yani ekipten olan hocalarının..
İşte böyle…
Mahremiyet konusunda alabildiğine hassas, başörtülü ama ne insana, ne bilime, ne uzmanlığa, kısacası insanlığın tarih boyunca ürettiği en önemli değerlere zerre kadar saygısı olmayan bir Işık Nesli bu….
Ama aklıma; öğrencilerin nasıl bu kadar pervasız olabildiğini sorusu takılıyor.. Sonra onu da çözüyorum.. Herneyse…
EK-1
Tehlike ve Düşman Algısı
Okula başladığımızda bize ilk öğrettikleri şey “üç tarafımızın deniz beş tarafımızın düşmanlarla çevrili” olduğuydu. Sonra büyük kurtarıcının bizi nasıl kurtardığını ve onun insanüstü özelliklerini anlattılar. Düşman her yerde idi ve hepimiz vatanı kurtarmak için varlığımızı Türk varlığına armağan etmeliydik.
Memleketin hep tehlike ve tehdit altında olduğunu hissederek büyüdük; böyle büyütüldük. Bu tehditleri bertaraf etmek için örgütler kurduk; sağcı olduk; solcu olduk. Ama hep bize benzemeyeni; bizden farklı gördüğümüzü bir biçimde tehdit ve tehlike gördük. Kendimizi büyük kurtarıcı olarak görerek farklı olanı denize dökme azim ve kararlığını hayatımızın her safhasında göstermeliydik. Devletin öğrettiği bu ahlak her yanımıza sinmişti. Ne kadar da çok devlete benzemiştik. Devlet, öğrettiği ile kendisini bile ihanet içinde görmemizi sağlayacak bir ahlakı bize aşılamıştı. Devlet de düşmanların elinde idi ve kurtarılması gerekiyordu. Sonunda kafasında ürettiği vatanı daima kurtarmayı düşünen bir hasta nesil yetiştirmiştik.
Hatta bu ahlakın doğruluğunu ispat için yapay karışıklıklar çıkarabilecek hasta bir nesil yetiştirdik.
Bu ahlak kendi vatanımız içinde kan, gözyaşı ve kitlesel göçleri armağan etti bize.
Asırlarboyu barışın ve esenliğin yurdunda yaşıyor olmakla övünen bizler gâvur(!) dediğimiz insanlardan bile geri düştük. Bu gerçeği gizlemek için tarihe sığınmayı seçtik. Çanakkale’de omuz omuza savaşmaktan söz ederken bile sağlıklı bir dost ve düşman algısının çok uzağında idik. Yine birilerinin vatana saldırmak için bize komplolar kurduğu şeklindeki o bildik paranoyaya yaslandık. Hep savaş şartlarında yaşıyormuş yanılsaması meselelere yaklaşımımızda da savaşın söylemlerini kullanmamızı getiriyordu.
Oysa Çanakkale’de savaştıklarımıza benzemek için bir yığın devrimler yapmamış mıydık? Okullarımızda düşman diye bellettiklerimizle aynı birliğe üye olmak için az mı alınteri dökmüştük.
Eğitim mi Şartlandırma mı?
Küçükken ayı oynatıcılarının ayıları nasıl oynattıklarına şaşardım. Sonra onları nasıl eğittiklerini(aslında şartlandırdıklarını) öğrendim. Kızgın bir sac’ın üstüne çıkarıp def çalıyorlar ayı da ayağı yanmasın diye bir ayağını kaldırıp öbürünü indiriyor. Bir süre sonra her def sesi duyduğunda ayağının yandığını zannederek ayaklarını kaldırıp indirmeyi sürdürüyor.
Şartlandırma muhakemenin olmadığı tamamen içgüdülerin egemen olduğu bir arızi durumdur. Şartlandırma belli işaretlerin, belli seslerin, belli görüntülerin arkasına bakma yetisinin elinden alındığı bir öğretme biçimidir. İnsanı kendine yabancılaştıran en önemli unsurlardan biridir şartlandırma.
Ne Yapmalı
Eğer geçmişimizde bir arada yaşama pratiğinin olduğunu varsayıyorsak bu pratiği sağlayan unsurların ne olduğunun ortaya konulmasını ve eğitim sistemine temel yapılmasını sağlayacak tedbirleri almak zorundayız.
Yok eğer bir arada yaşama pratiğinin Batı dünyasının yaşama modelinde olduğunu görüyorsak Batılıları her an memleketimize saldıracak ve memleketimizi bölecek düşmanlar gibi gösteren bir anlayıştan da sıyrılmamız gerekmektedir. Onların tarihsel tecrübelerinden istifade edecek bir anlayışın ta ilk mektepten itibaren insanlarımıza aşılanması gerekmektedir.
Tehdit algısını diri tutanları besleyen ahlak ile hesaplaşmadan memlekete barış huzur ve esenliği getirmek mümkün değildir. Bu ahlak ile hesaplaşmadan hiç kimseyi vatanı kurtarma çabasında olduğu için suçlama hakkına sahip olamayacağımızı bilmemiz gerekmektedir.
Büyük sorumluluğumuz “üç tarafımız denizler beş tarafımız düşmanlarla çevrili” şeklinde kurtuluş savaşı ortamının söylemlerini eğitim sistemimizden çıkarmak ve yeni bir aklın inşasına katkı sunmaktır.
Yeni akıl insanları ve yaşadığımız toplumu bir arada tutan dinamikler üzerine inşa edilmelidir. Bu dinamikler insanlığın hafızasında ve yaşama pratiğinde mevcuttur.
Eğer yaşadığımız toplum çok daha vahim durumda değilse bu, tehdit algısına dayalı ahlakın halk ahlakına henüz galebe çalmaması sebebiyledir.
Millet ahlakı diyebileceğimiz bu ahlak yabancısı olduğumuz bir gerçeklik değil, asırlar boyu pratize ettiğimiz bir hakikattir.
