DIYARBEKİR KALESINDEN NOTLAR-3
Hendek Olayları
Cumartesi…Hiç bu kadar tenha görmemiştim Diyarbakırı..Caddeler boş. Dükkanların bir kısmı öğle saatleri olmasına rağmen kapalı..
Babama ilaç almak için giriyorum eczaneye. Hal hatır soruyorum. “Tatil için bir yerlere gittin mi” diye soruyorum eczacıya. “’hocam iyi değilim, rezervasyonumu bile iptal ettirdim..İçimden gelmedi tatile gitmek..”
Z….caddesindeki berberle selamlaşıyoruz iki dakika oturuyorum..Bayramda İzmir’e gideceğini ama bayram ziyaretinden çok yeni bir dükkan bakacağını söylüyor. “iyi ki gideceğimiz bir İzmirimiz var” diyorum gayr-ı ihtiyari. Hemen berberdeki başka bir adam “yakında O da olmayacak hocam yakında O da olmayacak..”
Derin bir suskunluğa gömülüyoruz..Camdan dışarıyı seyrediyoruz anlamsız gözlerle…
Allahaısmarladık deyip ayrılıyorum..
Kapadığım Facebook hesabımın yeniden açıyorum. Kesif siyasal atıp tutmalar. Nefret cinnet ihanet.. Şu şunu dedi bu bunu dedi…Seçim yaklaşıyormuş…TV izliyorum…Uzmanlar konuşuyor konuşuyor konuşuyor.
Seçim yaklaşıyormuşş.
Ne yaklaşıyor biliyor musunuz?
Boşverin seçimi diyesim geliyor Yaklaşın birbirinize..yakın olun.
**
Yarabbi Birlik ve dirliğimizin bozulmasına fırsat verme diyorum…Yarabbi sen kalpleri elinde tutansın akılsız kavme acı; akıl, insaf ve izan nasip eyle..
Kan ve gözyaşını siyasete malzeme yapmak isteyen mel’unlara fırsat verme..duasını Dağkapıdan Urfakapıya kadar mırıldanıp duruyorum.
Sur olaylarının başladığı günlerde Urfa Kapı, Tek Kapı Çift Kapı her taraf kapatılmış Sur içine giriş çıkışlar polis kontrolünde. Mümkün mertebe o tarafa gitmiyoruz. Zaman zaman tek tip silah sesleri geliyor Suriçinden.
Evin bazı ihtiyaçları için Ofise oradan da Çift Kapı yönüne geçiyorum. fakat herkeste olduğu gibi bende de büyük bir tedirginlik var. Her silah sesinde irkilip “siper al” vaziyeti gibi refleksif bir biçimde eğilerek yoluma devam ediyorum. Dükkanların çoğu kapalı olmasına rağmen kasap arıyorum. Yönü …..Kapıya bakan bir yerde Açık bir kasap görüp içeri giriyorum. Orta yaşın çok üzerinde yaşlı denebilecek beş altı kişi oturmuş sohbet ediyorlar. Ben gelince sohbet kesiliyor. Kasaptan et istiyorum. “Oturun hemen hazırlayayım” diyor. Ben de boş bir sandalyeye oturuyorum. Herkes benimle merhabalaştıktan sonra yabancı olduğumu düşündüklerinden olsa gerek kaldıkları yerden sohbete devam ediyorlar. Belli ki yarım kalmış önemli bir konuşma..
Yaşlı diyebileceğimiz insanlar birbirlerine Surların arka tarafını göstererek Diyarbakır’ın geçmişine ilişkin yaşanmışlıklara dair birşeyler söylüyorlar. İşte “şurada Anzele çayı vardı, oradan çok büyük balıklar çıkardı, Cennet gibiydi buralar” filan diyorlar. Belli ki Sur olayları onları benden çok daha fazla yaralamış..
Sonra bir tanesi aniden bana dönerek “kardeşim yanlış anlama ama bir şey söyleyeceğim” diyor. Ben de “buyurun” anlamında başımı sallıyorum. “galiba diyor buranın yabancısısın.. yanlış anlama ben ırkçı falan değilim; bütün milletleri, ırkları seviyorum ama Diyarbakır’a bu Kürdo (Kürtler) geldi bütün her şey bozuldu” diyor. Donakalıyorum..
HDP nin kesif propagandasının esir aldığı bir şehrin vatandaşından farklı ve hatta çok uç bir ses duymak oldukça şaşırtıyor. Diyarbekir merkezinde yerlilerin Kürt olmadıklarını hatırlıyorum..Uzun çatışmalı yılların bölge şehirlerine yıktığı göçün şehirlerin demografik yapısını da dönüştürdüğünü biliyorum..
Ben de konunun Kürtlükle falan alakasının olmadığı şeklinde birkaç sosyolojik analiz yapmayı deniyorum. Ama adam Surlara ve … Kapı’nın önündeki polis barikatlarına bakarak aynı cümleyi birkaç kere tekrar ediyor.
Diyarbekirli, kırk yıllık çatışma sürecinin “mağdurlar şehrine dönüştürdüğü dünyanın en güzel ve kadim şehirlerinden birinin can çekişini çaresizlikle izliyor. Bir sorumlu arıyor elbette.. Üzülüyorum…
***
Hangi Devlet
Sivil topluma dayalı devlet mi yoksa belli güç odaklarının çıkar ilişkileri ekseninde varolan devlet mi? Cavabını bildiğim bu soruyu tekrar tekrar sormadan duramıyorum..
Ne Kadar Da Benziyor Her Şey Birbirine
İran-Zahedan
Muhammed İkbal ile ilgili bir kongreye davetli olarak İrana gidiyorum..Kongre İranın Sistan Belucistan Eyaletinin başkenti Zahedanda yapılacak.
Zaheden Sistan Belucistan eyaletinin baş şehri…Bir yanı Afganistan bir yanı Pakistan. Üç etnik unsur yaşıyor kentte.. Beluciler, Afgan sığınmacılar ve Sistaniler.. Beluciler Sunni.. Uçakta yanımdaki bir Belucun söylediğine göre Kürt asıllılar. Yani konuşmaları da aşağı yukarı Kürtçe…Bir de Afgan işgali ile buraya sığınmış insanlar var..
Zahedan havaalanına inerken kamerayı çalıştırıyorum.Hemen iki tane devrim muhafızı koşarak geliyor ve kamerayı vermemi istiyorlar..Bu duruma çok şaşırıyorum. Meğer bölgede bir Şii Sünni çatışması sözkonusu imiş.Camilerde bombalar patlıyormuş..Türkiye’den geldiğimi söyleyince kamerayı alıkoymaktan vazgeçiyorlar ve ben de onların itimadını boşa çıkarmamak için gözlerinin önünde çektiğim görüntüleri siliyorum.
O sırada aklıma Mehrabad havaalanı bekleme salonunda heyecanla TV ye koşturan insanlarla birlikte izlediğimiz görüntüler geliyor.. Cundullah örgütü liderlerinden olduğu söylenen Belucistanlı Abdülmelik Riginin İran polisi tarafından yakalanıp getirildiğinin görüntüleri TV de..İranın Öcalanı dediklerini öğreniyorum kimi Türkiye’deki gazetelerinden. Görüntülere bakınca hakikatten 1999 da Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişine benzer görüntüler var orada. Aynı maskeli kişiler eli kelepçeli şahıs ve küçük bir uçak.. Rigi haziran ayında idam ediliyor..
Rigi bir yabancı ajansa yaptığı konuşmada Sünni haklarından sözediyor. İnkar ve imha kelimelerini kullanıyor..Ve Cündüllaha karşı yapılan her operasyonu Sunnilere karşı yapılmış bir operasyon olarak alıyor..
Şimdi Rigi’nin Sünni kelimelerinin yerine Kürt kelimelerini koyun aşağı yukarı mesele aynı. Burada etnisite bağlamında bir kavga, orada mezhebi bağlamda bir kavga.. Ne kadar da çok benziyor her şey birbirine..
Bunu gördükten sonra kafamda beliren soru, bu kavganın yapay bir kavga mı yoksa esas bir kavga mı olduğu. Peki bunu nasıl anlayacağız.
Bir kere mezhep ya da dini kaygıyla ortaya çıkan bir hareketin camiye bomba koymasının hangi mezhep ve dinle alakası bulunabilir. Yani Şiilerin Sünnilere baskı yaptığını söyleyerek yola çıkanların Şii camilerine bomba koymaları bu hareketin aslında sorundan yola çıktığı halde sorunları ortadan kaldırmayı değil sorunları derinleştirmeyi ve kördüğüm etmeyi amaçladığını anlayabiliriz.
Ki bizde de Belediye otobüslerinin içinde insanlarla birlikte yakılmasının, dükkânların yağmalanmasının, çöpkutularına, parklara, kamusal alanlara bombalar konulmasının Kürtlerin sorununun çözme ile herhangi bir alakasını kurmak mümkün değildir.
O halde iki tür tavır var
Beluci bölgelerinde Sünnilerin sorununu öne çıkararak Sünnileri sorun haline getirme tavrı; Kürt bölgelerinde Kürtlerin sorununu çözme tavrı ile Kürtleri sorun haline getirme tavrı. Bu ikisi arasındaki derin fark bir hareketin yapay mı, yoksa asli mi olduğunu ortaya koyan önemli bir veri.
Afganistan ve Pakistan’da Beluciler içinde bir gurup Birleşik Belucistan için İranla savaşa kıyasıya devam ediyor. Zahedanın Sünni bölgelerinde Talibanın etkisi büyük. Medreseleri falan var. Yolda kuru yemiş satan bir çocuğa yanaşıyorum, hafız olduğunu, medreseye gittiğini söylüyor bana. Başla bakalım okumaya diyorum hemen “Elif lam mim” diye başlıyor..
Üniversitenin otobüsü bize şehri gezdiriyor ama rehberimiz Sünnilerin yoğun yaşadığı bölgede otobüs civarından ayrılmamamız gerektiğini ısrarla tembih ediyor.
ABD nin Taliban’a biçtiği bir misyon mu var bölgede kuşkulanıyorum.
Ancak Pakistan Beluci bölgesinden gelen akademisyenlerin İran’daki Şii akademisyenlere gayet samimi olduklarını görüyorum…
Cami Soruyoruz
Akşam namazı vakti Zahedan çarşısında, Artuklu Üniversitesinden asistan arkadaşım camii soruyor Sorduğu adam aniden hiddetleniyor ve kaba saba bağırmaya başlıyor. Sonra bize refakat edenler giriyor devreye. Burada camii sormayın camilerde bombalar patlıyor ve asla camiye gitmeyin diyorlar. Sünni bölgesiymiş orası. Biz de namazı bir pasajın üst tarafına yapılmış mescitte kılıyoruz.
Çarşıya tekrar indiğimizde bizi getiren otobüsü bekliyoruz..Oradan genç bir esnaf bize nereli olduğumuzu soruyor. Türkiye’den geldiğimizi söylüyoruz. Hemen içeri buyur ediyor. Demlikle çay koyuyorlar önümüze.
Yan tarafta bir devrim muhafızı bize bakıyor. Ben de onun omuzlarına dokunup “pehlivan pehlivan” diyorum gülüşüyoruz.
Dükkânda birkaç genç Sünni mi şii mi olduğumuzu soruyor. Biz Sünni olduğumuzu ancak mezhep ayrımı yapmamamız gerektiğini belirtiyoruz..Bizi buyur eden genç de böyle bir soruyu asla sormayın diyor..Bazı gençler Şiilerin putperest olduğunu namaz kılarken bile taşlara taptıklarını söylüyor.
Burada ciddi bir biçimde Selefi ve Vehhabi propagandanın olduğunu anlıyoruz. İranlıları Şirk ile suçlayan tekfirci bir algı mezhep kılıfı ile zemin bulmuş burada..
Biz de ittihadı-ı islamdan falan bahsediyoruz. Müslümanların bölünmüşlüğünün önüne geçmemiz gerektiğini söylüyoruz; Hak veriyorlar..
Tahrana Dönerken
Mehrabad havaalanından İmam Humeyni Havaalanına gitmek için yola çıkıyoruz. Taksici Azeri…Uçağımız gece 02.00 de..Yolda sol tarafta devasa bir camii görüyoruz. Işıklandırılmış. İlk anda Taç Mahali hatırlatan bir görüntüsü var gece olmasına rağmen Zümrüt yeşili izlenimi veren kubbeleri fark ediliyor. Bizi oraya götür diyoruz. Daha vaktimiz var..
Bir bölümü inşaat halinde olan büyük bir camii..Çok büyük bir avlusu var ve bahçeye bilet alınarak giriliyor. Taksiciye beklemesini söylüyor ve akşamın geç vakti olduğu için tenha olan camiye giriyoruz.Bayanlar yan taftan giriyor.. Ayakkabılarımızı bir görevli almak istiyor O da Azeri ve bizi hemen cami tarafına buyur ediyor. Cami girişinde bir devrim muhafızı ve bir sivil polis bekliyor. Elimizdeki kamerayı görünce bizi içeri gönderen görevliyi çağırıp bağırıyor azarlıyor …Neden bunları böyle içeri aldın diye…sonra adam mahcup bir biçimde bizim kamerayı teslim edeceğimiz yeri gösteriyor.Cep telefonu ve kameramızı teslim ediyoruz ama teslim ederken de teslim alanların “Ya Ali” nidasına karşılık vermemiz gerekiyor..Yanımdaki asistan arkadaşım “hocam ben ürkmeye başladım bir an önce burayı terk edelim” diyor…Ben de “içeri bir bakıp çıkalım” diyorum…Tekrar devrim muhafızının önüne geliyoruz.Masada kocaman bir Kuran ve dikkat ediyorum amme cüzünü okuyor… XR cihazından geçerek giriyoruz camiye…
Aniden İ.Humeyni ve S.Ali Hamaney’in resimlerinin olduğu bir bölme gözümüze çarpıyor..Orası bir anıtmezar..İki devrim önderi de camekanla ve parmaklıkla çevirilmiş bu yere rdefnedilmiş. Bir kısım insanlar uyuyor caminin içinde. Mezarların olduğu bölmeye bol miktarda para atılmış..Kimisi çocuğunun yüzünü sürüyor türbeye..
Biraz göz gezdirip hızla uzaklaşıyoruz.
İranda Türkiyeli olmanın avantajları çok fazla.Türkiyeli isen Sünni ya da Şii olman o kadar önemli olmuyor..
FETÖ’nün Yetiştirdiği Öğrenciler-2016 (Mart)
Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi son sınıflara felsefe dersim var. Sınıfa giriyor, öğrencileri selamlıyorum. Sol tarafta kız öğrenciler, sağ tarafta erkek öğrenciler oturuyor. Ortadaki sıraların boş olması dikkatimi çekiyor. Sebebini de sormuyorum; mahremiyetle ilgili göstermelik bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Çok da problem etmiyorum. Kızların bulunduğu tarafta arkada daha yoğun bir yığılma gözüme çarpıyor; onu da önemsemeyerek derse başlıyorum. Uzun süre ders anlattıktan sonra O bir tarafa öbeklenmiş kızların arasında bir parmak kalkıyor. Soru soracağını düşünerek «buyrun» diyorum. Parmak kaldıran: «hocam yoklama almadınız ne zaman alacaksınız?» diyor..Derse ilişkin bir soru ile muhatap olacağımı zanneden ben, son derece şaşırıyorum ve biraz da sitem ederek «bugün yoklama almayacağım dersi çok iyi dinlediniz ben zaten gelen arkadaşları biliyorum» falan şeklinde bir cevap veriyorum. Bu sefer yine aynı çocuk «O zaman biz boşuna mı geldik bu derse» demesin mi! Bu sefer sanki üstümden kaynar sular dökülüyor. «Buyurun çıkın yoklama almayacağım» diyorum. Bu sefer ne dese beğenirsiniz «biz burada hocamızı bekliyoruz»
Bir sonraki ders hocalarının dersi imiş. Yani kendi hocalarının, yani ekipten olan hocalarının..
İşte böyle…
Mahremiyet konusunda alabildiğine hassas, başörtülü ama ne insana, ne bilime, ne uzmanlığa, kısacası insanlığın tarih boyunca ürettiği en önemli değerlere zerre kadar saygısı olmayan bir Işık Nesli bu….
Ama aklıma; öğrencilerin nasıl bu kadar pervasız olabildiğini sorusu takılıyor.. Sonra onu da çözüyorum.. Eğer rektör, rektör yardımcıları, dekanlar, genel sekreter, personel işleri başkanı, öğrenci işleri şefi, hâkimler, savcılar vs. hepsi sizin Işık Neslinden ise, sizin ne herhangi bir şeye saygı duymanıza, ne de dersten kalma diye bir korkunuzun olmasına gerek yok.
Anlıyorum.
Öğrenim kredisi
Öğrenim kredisinden aldığı paranın bir kısmını ailesine gönderen öğrencilerin var olduğunu duyunca şoke oluyorum.
