ÜLFET, KAYNAŞMA
Sözlükte “alışmak, birleşip kaynaşmak, sevmek” anlamındaki ilf (elf) kökünden türeyen ülfet insanların birbirine ilgi ve sevgi duymasını, destek olmasını sağlayan, toplumsal uyum, birlik ve beraberliği güçlendiren kaynaşma ve birlikte yaşama eğilimini ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “elf” md.; Lisânü’l-ʿArab, “elf” md.; Gazzâlî, II, 157, 158). Aynı yahut yakın mânalarda i’tilâf/teâlüf (uzlaşma), üns/müânese (kaynaşma), ihtilât (birlikte yaşama), muâşere, sıla/tevâsul, mücâlese (bir arada bulunma); bunların karşıtı olarak da teferruk (ayrışma), teferrüd (tek başına yaşama), ihtilâf, tekātu‘ (birbirinden kopma), tedâbür (birbirine sırt çevirme), tebâyün (zıtlaşma) ve hicret gibi kavramlar kullanılır (meselâ bk. Mâverdî, s. 148-150; Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa, s. 369). Tasavvuf kitaplarında kişinin insanlar arasına karışması daha çok ihtilât, yalnız yaşaması uzlet terimleriyle, sâlikin kalbinin Allah’la birlikteliği ve sırf O’nunla meşgul olması üns, Allah’tan uzak kalması vahşet kelimeleriyle anlatılır.(DİA).
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Ali İmran, 3/103). Kur’an’da ülfet kavramı iki yerde geçmektedir. Bu âyette müslümanlar Allah’ın dinine ve kitabına sarılıp tefrikadan kaçınmaya çağrıldıktan sonra asırlardan beri birbiriyle çatışma halinde bulunan Arap topluluklarının Allah’ın kalplerine verdiği ülfet sayesinde kardeş oldukları belirtilmektedir. “Müminlerin gönüllerini birleştiren de O’dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti. O izzet ve hikmet sahibidir.“(Enfâl, 8/63). Cenab-ı Allah bu âyetinde de Hz. Peygamber’e hitaben, “Dünyanın bütün servetlerini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin” ifadesiyle aynı çatışmacı ve ayrıştırıcı kültüre işaret edilmiş ve Allah’ın kalplerine koyduğu ülfetle onları kaynaştırdığını bildirmiştir.
Hadislerde de ülfet kavramı geçmektedir. Resûl-i Ekrem’in ashabına öğrettiği bir duada, “Allahım, kalplerimize ülfet ver, aramızı düzelt!” ifadesi de yer almaktadır. (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 178). Peygamberimiz mümini “başkalarıyla ülfet eden kimse” diye tanımlamış ve başkalarıyla ülfet etmeyen, kaynaşmayan kimsede hayır bulunmadığını bildirmiştir. (Müsned, II, 400; V, 335). Münafıkların özelliklerini belirttiği bir hadisinde, “Kibirlidirler, ne onlar başkalarıyla ne başkaları onlarla ilişki kurabilir” demiştir (Müsned, II, 393). Başka bir hadiste, insanlarla bir arada yaşayıp sıkıntılarına katlananların, müslüman kardeşinin sıkıntılarına katlanmayanlardan daha çok sevap alacaklarını belirtmiştir (Müsned, II, 43). Peygamberimizin bu konularda çok dikkatli davrandığı, insanlarla olan ilişkilerde cok dikkatli davrandığı, inceliğe ve yumuşaklığıa dikkat ettiği bilinen bir gerçektir. Hz. Peygamber insanların en yumuşak huylusu, en müsamahakârı, en cömerdi ve en afifiydi. Herkesin davetine icabet eder, insanlarla hediyeleşir, fakirlerle birlikte otururdu. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılırdı. Hiç kimseye sıkıntı vermez, özür dileyenin özrünü kabul eder, insanlarla şakalaşırdı. Herkese karşı güler yüz gösterirdi. İnsanların ihtiyacını karşılar, birinin ihtiyaç için geldiğini hissederse namazını kısa tutup ihtiyacını sorardı ve isteyen hiçbir kimseyi de boş cevirmemiştir.
İslâm dini toplumsal kaynaşmanın, uyum içinde birlikte yaşamanın gerekliliği ve faydaları üzerinde ısrarla durmuştur. İslâm’ın insana başkalarıyla iyi ilişkiler ve dostluklar kurmayı öğütlediğini, hayattaki güzelliklerin büyük bir kısmının insanlarla dostça bağlar kurup yardımlaşmaktan doğduğunu belirtmiştir. İnsan sosyal bir varlıktır. Dolayısıyla başkalarıyla birlikte yaşamak zorundadır. Hiç kimse yetkinliğini tek başına yaşayarak kazanamaz. İhtiyaçlardan dolayı farklı insan grupları ile birleşip kaynaşmak, bir bedenin organları gibi toplum fertleri arasında birlik ve ülfete dayalı ortak hayatın oluşturulması gerekmektedir. Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde etraflıca incelediği ülfeti huzur ve mutluluğa ulaşmanın başlıca şartlarından biri olarak görür. Ülfet insanlar arasında duygu bağını sağlayan bir motiftir. Zira insanların ilkel tabiatları başkalarına eziyet etmeye meyillidir. Fertler arasında ülfet bağı kurulmazsa düşmanlık ve kıskançlık duyguları hayatı çekilmez duruma getirir. Mâverdî ülfet sebeplerini beş başlık altında inceler: Din, akrabalık, hısımlık, sevgi, iyilik etme. Din toplumda dayanışmayı sağlar, fertlerin birbirinden uzaklaşmasını önleyen ahlâkî bir işleve sahiptir. Hz. Peygamber’in müslümanları birbirine sırt çevirmekten, birbirini kıskanmaktan sakındıran, küskünlüğü üç günden fazla sürdürmeyi doğru bulmayan hadisi (Müsned, I, 3, 5, 7; Müslim, “Birr”, 24) dinin bu işlevine işaret eder. Resûlullah’ın Araplar arasında çok derin kopmaların, ayrılık ve düşmanlıkların yaşandığı bir dönemde gönderilmiştir. Onun tebliğ ettiği din sayesinde düşmanlıkların güçlü kardeşliğe dönüşmüş ve aralarında dayanışma ruhu oluşmuştur. Soy birliği aile ve akrabalar arasında dayanışma duygusunu besler.
Ülfet, konuşma, dostluk, arkadaşlık, cana yakın olma; “münasip kimselerle güzel bir şekilde görüşüp konuşma” anlamında bir terimdir. Ülfetin karşıtı uzlet’tir. Uzlet, insanlardan uzaklaşmak, bir köşeye çekilip kendi başına yaşamak demektir. Uzlet insan yaratılışına ters düşer. “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hücûrat, 49/13). Allah Teâlâ bizi, birbirimizle görüşüp tanışmak için yaratmıştır. Şu halde, geçerli dinî bir sebep olmadan inanların toplumun dışında yaşamak istemeleri doğru değildir. Toplumun içinde, fakat, onlarla hoşça geçinerek hayatlarını sürdürmeleri dinî ve ahlâkî bakımdan daha uygundur. Peygamber (s.a.s) insanlardan kaçmamış, tam aksine onların içine girmiş, beraber yaşamış ve kendileri ile en güzel şekilde münasebetler kurmuştur.
Allah Teâlâ mü’minlerin kalplerini birleştirmiş, onların gönlüne dostluk ve ülfet doldurmuş ve bundan dolayı kardeş olduklarını belirtmiştir.(bkz.Âli İmran, 3/103). Bunun devam ettirilmesi Müslümanların görevidir. Peygamberimiz de bir hadis-i şeriflerinde; “Mü’min ülfet eden ve kendisi i!e ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı insanlara yararlı olanıdır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 4, 5, 335) buyurmuştur. Başkalarını sevmeyen kimselerin diğer insanlarla ülfet etmesi mümkün değildir. Çünkü sevgiden yoksun gönüller başkaları ile konuşup görüşmek, dostluk kurmak, başkalarına sevgi beslemek istemezler. Bundan dolayı ülfet, Allah Teâlâ’nın kullarına bağışladığı büyük bir nimettir. İnsan bu nimetin kadrini bilmeli, hakkını vermelidir. Zira, bu nimetten mahrum olanlar uzlete çekilmek, diğer insanlardan uzaklaşmak, yalnız ve sıkıntılı bir hayat geçirmek zorunda kalırlar. Bu da insan tabiatına ters düşer. Halbuki ülfet insanları birbirine yaklaştırır, düşmanlıkları yok eder, dostlukların doğmasına vesile olur, düzenli işleyen bir cemiyet hayatının doğmasını mümkün kılar. “Seni aldatmak isterlerse, bil ki şüphesiz Allah sana kâfidir. Seni ve inananları yardımıyla destekleyen, kalplerini uzlaştıran O’dur. Eğer yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen bile, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın, ama Allah onları uzlaştırdı. Doğrusu O, güçlüdür, hakîmdir” (Enfâl, 8/62-63).
“Yalnızlık Allah’a mahsustur.” Müslüman halkımız buna inanır; tek başına ve sürekli yalnız yaşayanların pek de sağlıklı olmadığına hükmeder. Doğrusu budur zaten. “Zekeriyya’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).” (Enbiya, 21/39). Hz. Zekeriyya Allah’a kendisini yalnız bırakmaması için dua ediyor ve Cenab-ı Allah ona yaşlı olduğu halde Yahya (as)’ı vermişti. Ancak uzlet, yalnız başına kalmanın da yararları var elbette. Peygamberimiz (sav)’in vahiy gelmeden önce yalnız yaşamayı tercih etmesi, Hira mağazasında uzlete çekilmesi adeti idi. Yalnız kalıp derin düşüncelere dalıyor, belki ilerideki görevine, peygamberlik görevine hazırlanıyordu. Yalnızlığı iki şekilde değerlendirebiliriz. Birincisi, kendisini daha olgunlaştırmak için yaşanan bir uzlet hâli, ikincisi ise nefsi ile baş başa kalabilmek için uygulanan yalnızlık. Tasavvuf büyükleri; uzlet hâlini yaşamak isteyen kişinin, önce sağlam bir şekilde itikat ilmini öğrenmesini, sonra ibâdet ve tâat işini sağlam temeller üzerine kurabilmesi için, fıkıh ilmini öğrenmesini şart koşmuşlardır. Tasavvufta uzlet hâli; bedenin belli nimetlerden uzak tutularak, rûhî ve kalbî derinliğin artırılması ve böylece hem rûhen, hem de ahlâken daha olgun bir hâle gelinmesi maksadı ile yapılmaktadır. Ancak günümüzde, yalnız kalma isteği; nefsin istek ve arzularına daha fazla zaman ayırmak için yapılır hâle gelmiştir.
İnsanın fıtratına uygun olan İslâm dîni; topluluk ve cemaate, birlikte yaşamaya önem vermiştir. Toplu hâlde yaşarken; adâlet, eşitlik, ortaklık, içtimâî yardımlaşma, hizmet ve kanunlara riâyet ederek, nizam ve intizam içerisinde yaşamaya da dikkat etmiştir. Eski insanlar ne kadar yalnızlıktan kaçıp uzaklaşmışsa, yeni nesil o kadar yalnız kalma meraklısı olmuştur. Bu hâllerinden pek de rahatsız değiller. Çünkü yeni nesil, yalnız olduğunun ve yalnız kaldığının farkında da değil; çünkü kendilerini avuttukları teknolojik âletleri, yalnız olduklarını fark ettirmiyor. Yeni neslin ellerindeki teknolojik âletler; bir kişiyi ömrü boyunca belki de bir araya gelemeyeceği, yüzlerce, binlerce insanla aynı ortamda, bir araya getirmeye yarasa da, konuşup dertleştikleri kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu yalnızlığı, özellikle toplu taşıma araçlarında daha iyi gözlemleyebiliyoruz. Eskiden bir araca bindiğinizde, eğer nâmahrem bir durum yoksa boş olan koltuğa geçer otururdunuz. Şimdilerde, bir araca bindiğinizde, herkesin ayrı ayrı koltuklara oturduğunu görüyor, somurtan yüzler ve sıkıntılı sîmâlar ile karşılaşıyorsunuz. Bu insanlar ya elindeki telefon ile uğraşarak kendini meşgul ediyor ya da kulağına taktığı kulaklık ile çevresinden irtibatını kesip, kendi iç âleminde yolculuk yapıyor.
Teknoloji; bir yandan işlerimizi kolaylaştırıp hiç tanımadığımız insanlarla bile irtibatımızı sağlarken, diğer taraftan farkında olmadan bizi yalnızlaştırıyor. Teknolojik imkânların kullanılmasında, elbette bir kötülük yok. Ancak, her şeye ölçü koyan bir inancın mensuplarının bu imkânları kullanırken ölçüsüz davranmasında ciddî problemler var. Birbirleri ile selâmlaşmayan, -meşrû dairede kalmak kaydı ile- sohbet etmeyen insanlar; belli bir zaman sonra, iç âlemlerinde, kendilerini bekleyen tehlikeler ile karşı karşıya kalabiliyorlar. Ferdiyetçilik, bireyselleşme günümüzün en önemli ve çok yaygın hastalıklarından biridir. Bireyselleşme, ferdiyetçilik başkasıyla ilişki içerisine girmez. Yalnız yaşamayı tercih eder. Bu tür insanlar bencilleşir, kimseyle görüşmek istemez. Başkasının sıkıntısını paylaşmak, gerektiğinde yardım etmek istemez. Bencil, egoist ve tamamen kendini düşünen bir kişiliğe bürünür. Bu nedenle insanların içinde yaşamak, onların sıkıntılarına katlanmak, gerektiğinde yardımcı olmak zor olsa da tercih edilmesi gerekir. İnsan sosyal bir varlıktır, birlikte yaşadığı zaman tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir.
Alışkanlık anlamına gelen ülfet, bazı insanların yaşamlarında sahip oldukları veya gördükleri varlıklardaki kusursuz detayları, mucizeleri, güzellikleri ve bunların Yüce Allah’ın eşsiz ilmi ve sanatı olduğunu kavramalarını engelleyen bir perde olabilir. Din ahlakından uzak yaşayan toplumlarda insanların yaptığı en büyük hatalardan biri, dikkatlerini bir konu üzerinde yoğunlaştırıp derin düşünmeye vakit ayırmamalarıdır. Bunun nedeni ise gün içerisinde tüm dikkatlerini yaşadıkları küçük olaylara vermeleridir. Böylece zihinlerini bunlarla yorarak, zamanlarının büyük bir bölümünü bu düşüncelerle harcamış olurlar. Çoğunlukla evleri, işleri, okulları ya da aile içi herhangi bir konu ile sınırlı olan düşüncelere tüm vakitlerini harcayan bu kişiler zamanla, yalnızca ilk defa karşılaştıkları bir durum karşısında güzellikleri ve harikalıkları fark edip etkilenebilecek hale gelirler. Kuşkusuz bir insanın evi ya da ailesiyle ilgili herhangi bir konuya vakit ayırarak bu konu üzerinde düşünmesi güzel bir davranıştır. Ancak burada kastedilen bir insanın dünya hayatının aldatıcı temposuna kapılarak çevresindeki yaratılış delilleri ve Allah’ın sonsuz ilminin delilleri karşısında tepkisiz kalmasıdır.
Yahya Kemal bir şiirinde:
“Ülfet belalı şey, fakat uzlet sıkıntılı
Bilmem nasıl geçirmeliyim son on beş yılı” diyor.
Ülfet zor şey. Ancak insanlarla bir arada yaşamak zorunluluğumuz var, aynı zamanda buna muhtacız da. Bundan dolayı başkalarının sıkıntılarına katlanmak, insanlara yakınlaşmak, insanlarla kaynaşmak ve insanları sevmek ve gerektiğinde onların ihtiyacını karşılamak, onlara yardımcı olmak gerekiyor. Bunları yaparken haktan, adaletten ayrılmak, haksızlığa, zulme sessiz kalmak gerekmiyor, bilakis en yakınımız olsa bile adaletten, hak ve hukuktan ayrılmamamız gerekiyor.
