SORUMLULUK
Sorumluluk (Arapça mes’ûliyyet) hukukta “uyulması gereken bir kurala aykırı davranışın hesabını verme, tazminatla yükümlü tutulma, işlenmiş bir suçun gerektirdiği cezayı çekme” anlamlarına gelir. Kur’an’da ve hadislerde “sorumlu” mânasında mes’ûl kelimesi yanında aynı kökten türeyen “sorguya çekilme, sorumlu tutulma” anlamındaki fiiller sıkça geçer. Sorumluluk kısaca, “Bireyin uyum sağlaması, üzerine düşen görevleri yerine getirmesi ve kendine ait bir olayın başkaları üzerindeki etkilerinin sonuçlarını üstlenmesi, başkalarının haklarına saygı göstermesi ve kendi davranışının sonuçlarına katlanıp sahip çıkabilmesi” olarak ta tanımlanmaktadır. Bu nedenlerle sorumluluk geniş bir muhtevaya sahip ve bir çok alanı kapsayan özelliklere sahip önemli bir kavramdır.
“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız.“(A‘râf 7/6). Peygamberlere sorulacak olan, tebliğ görevlerini yerine getirip getirmedikleri; ümmetlere sorulacak olan da bu tebliğlere uyup uymadıkları veya neden uymadıklarıdır. Yüce Allah peygamberlerin mâsum olduklarını bilmekle beraber, bu gerçeği bir defa da hesap gününde ortaya koyacak; bu suretle inkâr edip âsi olanların bu suçlarının, peygamberlerin tebliğlerinde kusur etmelerinden değil, tamamen kendilerinden kaynaklandığını tescil ve ilân edecektir. “Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu yapardı. Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız.” (Nahl 16/93). İnsanların, dinî ve ahlâkî bakımdan farklı inanç ve davranışları benimseyip uygulayarak farklı gruplar oluşturacak şekilde yaratılmaları bir imtihan gereği olup hayat bu imtihanla anlam kazanmaktadır. Ama bu imtihanın sonunda da bir sorumluluk vardır. İnsan başıboş bırakılmamış, bir amaç ve gaye için yaratılmıştır.
İnsanlar, diğer görevleri yanında ahde vefâ gösterip göstermedikleri, yeminlerini tutup tutmadıkları hususunda da yüce Allah tarafından mutlaka sorguya çekileceklerdir. Çünkü, ahdini ve yeminini bozmak, birey açısından bir ahlâk ve karakter bozukluğunu ifade ettiği gibi toplumsal hayat bakımından da bir güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı doğurmakta, bu da hem mânevî hem de maddî bakımdan daha başka vahim sonuçlara yol açmaktadır. Yani ahde vefa, sözünde durma konusu sâdece bireyi ilgilendirmez, aynı zamanda toplumdaki diğer fertleri de ilgilendirir. Zîrâ söz verme, sözleşme farklı bireyler arasında olur. “Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur.” (İsrâ, 17/34). Allah’ın her emri, her nehyi ahiddir. Kulun sözünde durması gerekir. Çünkü söz sorumluluk gerektirir. “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36). Bilgi sahibi olmadan tahmine göre herhangi biri için maddî veya mânevî zarara yol açacak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır. İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanır. Âyette bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması gerektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir.
Sorumluluk insanın iç alemiyle ilgili bir konudur. İnsanın kendi vicdanından emir alma yetisidir. ( Nurettin Topçu, Felsefe (Lise 3 ders kitab), s. 82, İstanbul, 1982). Sorumluluk, bireyin yaş, cinsiyet ve gelişim düzeyine uygun olarak yüklendiği ve yüklenmek zorunda olduğu görevleri yerine getirmesidir. Bu duygu, erken çocukluk devrelerinden itibaren çocukta gelişir. Her anne-baba çocuğunu kendi ayakları üstünde duran bir birey olarak yetiştirmek ister ama sorumluluk kendiliğinden gelişen bir yeti ya da beceri değildir. Hayat ile ilgili diğer değerler gibi sorumluluk da çocuğun öncelikle anne-babasından daha sonra sosyal çevresinden öğrendiği, geliştirdiği bir beceridir. Sorumluluk kazandırmanın en uygun olduğu belli bir yaş yoktur, ama çocuğun kendi başına bir işi yapmaya istekli ve hazır olduğu zamanlar vardır. Bu zamanlarda ona gerekli imkanlar hazırlanmalıdır. Sorumluluk sahibi kişiler; kendi kararlarını verebilen, karar alırken ellerindeki kaynakları kullanabilen, değer yargılarını gözeten, bağımsız davranabilen, kendine güvenli, başkalarının haklarını çiğnemeden kendi ihtiyaçlarının karşılayabilen kişilerdir.
Özgürlük genel anlamıyla, belirli sınırlar dahilinde diğerlerinin özgürlüklerini kısıtlamadan kişinin dilediğini yapabilmesidir. Sorumluluk ise kişinin tüm yapıp ettiklerinin ürettiği sonuçlarıyla birlikte sahiplenmesi ve sonucuna rıza göstermesi durumudur. Özgürlük ve sorumlulukların sınırlarını içsel ve dışsal kaynaklar bakımından iki türlü ele alabiliriz. İçsel kaynaklarda, her şeyden önce kişinin yapıp ettiklerinden kendisinin sorumlu olması durumu karşımıza çıkar. Bu bakış açısında özgürlüğün temelinde kişiye ait içsel süreçlerden bahsedebiliriz. Fakat yapıp ettiklerimizden her şeyden önce kendimizin sorumlu olduğu düşüncesi, toplumsal bağlardan yalıtılmış soyut bir bireyciliği de işaret ediyor. Bu da, diğerlerine karşı sorumluluğu arka plana atabiliyor. Dışsal kaynaklar ise özgürlüğün gerçekleşmesinde diğerlerinin varlığına duyulan ihtiyacı işaret eder. Bu da kişinin kendi sorumluluğunu üstlenmesinin önüne geçen, onu pasif konumda tutan bir süreçtir. Dolayısıyla özgürlük ve sorumlulukları birbirinden ayırmadan birbirinin tamamlayıcısı olarak görmek gerekir. Zira biri olmadan diğerinin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Bu bakımdan, ergenlikteki özgürlüklerin sınırları kişinin ne kadar sorumluluk üstlenebileceğiyle doğru orantılıdır.
Sorumluluk da tıpkı irade gibi, ahlak felsefesinin temel kavramlarından biri olan özgürlük ile yakın bağlantılı bir kavramdır. Sorumluluk kişinin kendi karar ve davranışlarının sonuçlarını üstlenmesine ve doğacak olumlu ve olumsuz etkilere katlanmaya hazır olmasına işaret etmektedir. Bireysel özne ya da tüm bir toplum, herhangi bir olay ve davranışın sonuçları konusunda kendisini sorumlu görmese bile vicdani bir duygulanım ve davranış içine girebilir. Dahası insanın sorumluluk ve vicdan sahibi olması kendisini gerçek anlamda özgür hissetmesiyle doğru orantılıdır. Fakat vicdan sorumluluktan farklı olarak özgürlükten daha bağımsız bir seyir izler. Sorumluluk ise mutlak anlamda özgürlüğü, özgür olmayı gerektirir.
Soyut bir kavram olan ve bu nedenle tanımlanmakta güçlük çekilen sorumluluk, Nelson-Jones tarafından bazı özellikleri vurgulanarak açıklanmıştır. Buna göre sorumluluğun temel özellikleri şunlardır; Birincisi sorumluluk duygusu durağan, sabit bir durum olmaktan ziyade bir “süreç”tir. Farklı zamanlarda, farklı durumlarda, değişik derecelerde olabilen bir görev duygusu sorumluluğun dinamik yapısını açıklamada kullanılır. İkincisi sorumluluk bir “seçim”dir. Kişiler yaşamları boyunca sürekli olarak bir şeyleri, diğer şeylere tercih ederek geçirmektedirler. Burada kişinin seçimlerine rehberlik eden bir alt güç olarak sorumluluk akla gelmelidir. Üçüncüsü sorumluluk “içsel” bir süreçtir ve içten dışa işleyen bir mekanizması vardır. Bunun anlamı, sorumluluk duygusunun dışsal hareketlerden önce düşüncede ve duygularda başladığıdır. Üstelik kişilerin psikolojik olarak büyümelerini, olgunlaşmalarını sağlayan birçok durumda, engellerle etkili bir şekilde baş etmelerini sağlayan gücün içsel olduğu herkesçe bilinmektedir. Son olarak sorumluluk bir tür “kendini tanımlama” yolu olarak görülmektedir. Bu süreçte kişiler seçimleri sayesinde kendilerini tanımlamaktadır. Bu seçimleri ise, sorumluluk almayı ya da sorumluluktan kaçmayı içermektedir (Nelson-Jones, 1984:3).
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli farklılıklardan birisi, sadece insanların yaptıklarından dolayı sorumlu olmalarıdır. İnsanların sorumluluklarını yerine getirip getirmemeleri, onları birtakım ahlaki nitelemelerle karşı karşıya getirmektedir. Sorumluluklarını yerine getirmeyen kişiler, ahlaki olarak suçlanmakta iken; sorumluluklarını yerine getiren kişiler iyi karakterli ve ahlaklı kişiler şeklinde tanımlanmaktadır. Bu fikirler, insanların ödül ve cezadan etkilenebildikleri ya da koşullanabildikleri görüşüne dayanmaktadır. Sorumluluğun insanda potansiyel olarak var olduğu, sosyal çevreyle iletişime bağlı olarak geliştiği ve toplumsal yapı içerisinde şekillendiği belirtilmektedir. Ayrıca sorumluluğun değişebilir bir özellik olduğu, onu tetikleyen şeylerden birinin, bireyin kültürel unsurları öğrenme süreci olduğu ifade edilmektedir. Sorumluluk söz konusu olduğunda bireyin; öteki bireylerin psikolojik ihtiyaçlarını dikkate alması, davranışlarında toplumsal çıkarları gözetmesi ve kendi beklentilerini toplumun beklentileri ile karşılaştırması gereği üzerinde de durulmaktadır.
Sorumluluk, bir kimsenin üzerine aldığı herhangi bir iş için gerektiğinde hesap verebilme durumu olarak da tanımlanmaktadır. Bir kişinin sorumluluk alması, o kişinin yaptığı şeylerden ötürü başka insanların veya şeylerin etkilendiğini fark edip, bu etkilerin kendisinden kaynaklandığını kabul etmesiyle gerçekleşmektedir. Bu durum sorumluluk kavramının, hukuki ve ahlaki boyutlarının varlığını gündeme getirmektedir. Sorumluluğun, hukuksal anlamda yaptırımlarla yürütüldüğü, ahlaksal anlamda ise vicdan kavramının buna yardımcı olabileceği belirtilebilir. Vicdan, tutum ve davranışlarımızın ahlak bakımından değerli olup olmadığını değerlendirerek karara varmamızı sağlayan içimizdeki bir tür mahkeme şeklinde tanımlanmaktadır. Toplumsal yaşamda toplumsal denetim ve yaptırımı zorlayıcı olan hukuk kuralları vicdanın yerine geçmektedir. Ahlak, insanın kendisine ve başkalarına (buradaki başkalarından kasıt sadece kişiler değil, kurum ve değerleriyle birlikte toplumun kendisidir) karşı ödevleriyle ilgili kuralların bütünü olarak değerlendirilmektedir. Ahlak ve hukuk kuralları birbirleriyle yakından ilişkili olarak, toplumsal değerlerin korunmasında rol oynamaktadırlar. Bu değerlerin korunmasında, hukuk kuralları etkisiz kaldığında, ahlak kurallarına ihtiyaç duyulurken; ahlak kuralları önemsenmediğinde de hukuk kurallarına gereksinim duyulacağı ifade edilmektedir (Çevre Etiğinde Bireyin Ahlaki Sorumluluğuna Kısa Bir Bakış, Belkıs BİRDEN).
Sorumluluk, üç terim arasındaki bir ilişkiyi de açıklamaktadır. Sorumlu kişi, sorumluluk alanı ve önünde hesap vermek durumunda olunan mahkeme (bu adli bir mahkeme olabileceği gibi, vicdan ya da Allah-Tanrı karşısında sorumluluk olabilir). Genel olarak ahlaki sorumluluğun, insanların bilinçli ve özgür birer varlık olarak yapmış oldukları bütün fiillerin sonuçlarını göze almayı gerektirdiği ifade edilmektedir. Bu anlamda eylemin sonunda kendisine soru sorulan insanın verdiği bir cevaptır. Sorumluluktaki harekete geçiş gücü ve mekanizma farklı şekillerde açıklanmaktadır.
Sorumluluk bilinci, doğuştan gelen bir yetenek olabilir, ancak aynı zamanda geliştirilebilir bir özelliktir. İşte sorumluluk bilincinin geliştirilmesine yardımcı olabilecek bazı yollar: Kendi eylemlerinin sonuçlarını kabul etme. Her eylemimizin bir sonucu olduğunu ve bu sonuçlardan sorumlu olduğumuzu kabul etmek, sorumluluk bilincini güçlendirir. Taahhütlerimize sadık kalma. Verdiğimiz sözleri tutmak, işlerimizi zamanında tamamlamak ve söz verdiğimiz işlere adanmışlık göstermek, sorumluluk duygusunu güçlendirir. Empati ve başkalarına yardım etme. Sorumluluk bilinci, sadece kendimize değil, başkalarına karşı da sorumluluk duymayı içerir. Empati kurma yeteneğimizi geliştirerek, başkalarının ihtiyaçlarını anlamak ve yardım etmek için fırsatlar yaratmak, sorumluluk bilincini artırır. Kendini geliştirme ve öğrenme. Sorumluluk bilinci, sürekli kendini geliştirme ve öğrenme ile güçlenir. Kişisel ve mesleki gelişim için zaman ayırmak, yeni beceriler edinmek ve kendimize meydan okumak, sürekli yeni ve faklı şeyler öğrenmek sorumluluk sahibi bireylerin işaretidir.
