CdzSjETUMAEFDW9-1

Özgürlük, hürriyet ya da erkinlik, birinin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi, yapabilmesi ve hareket edebilmesi durumudur. Felsefede, determinizm karşıtı özgür irade fikrini içerir. Politikada özgürlük, hükûmet baskısından bağımsızlıktır. Çoğunlukla hakların diliyle ifade edilen özgürlük, kişinin diğer bireylerin haklarına saygı duyduğu sürece dilediği şekilde davranmasını, kimse tarafından zorla engellenmemesi ya da durdurulmamasını belirtir.
Özgürlük, herhangi bir koşulla sınırlanmama, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumudur. Diğer bir ifadeyle, insanın her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi isteğine, kendi düşüncesine göre karar vermesi halidir, ancak özgürlük sınırsız değildir. Özgürlüğün sınırları başkasının özgürlüğünün başladığı yerdir. Özgürlük, hak, insan hakları, hukuksal eşitlik, eşit özgürlük, ayrımcılık yasağı, haysiyet (onur) gibi temel kavramlardan hareketle insan hakları genel kuramı oluşturulur. Bu kuram, “insan haysiyeti” temelinde “özgürlük ve eşitlik” denklemine dayanır. Özgürlük, herkese tanınmış bir insan hakkıdır. Hukukça yasaklanmamış olan, yasal ve serbest olandır. Kişi, şu ya da bu biçimde karar verme ve davranma, iradesi doğrultusunda yapma ya da yapmama yetkisi ile “özgür”dür.(Kaboğlu, s.57).
Özgürlük, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden bağımsızlık, engellenmeme ve zorlanmama halini dile getirir. Özgürlük kişinin iradesi ile baskı altında olmadan insan olmasının gereği olan ve insan onuruna uygun düşen isteklerini hayata geçirebilmesi ve buna ilişkin bir ortamda yaşaması ve bunu hissetmesidir. Özgürlüğün varlığı hukuk için gerekli olduğu gibi hukukun varlığı da özgürlük için gereklidir. “Özgürlük, insanın zorunluluklarının, sorumluluklarının, sınırlarının farkında olarak ve bunları kabul ederek o alan içinde dilediğince hareket edebilmesidir. “Özgürlük, insanın yaşamak istediklerini başkalarının özgürlük alanlarına saygı göstererek gerçekleştirmesidir.” diye de tanımlanmıştır.
Arapça’da “el- Hur” kelimesi “abd”ın zıddıdır, yani köle olmayandır. “Hürriyet” ise dünyevi kazançlara karşı hırs, tamah ve açgözlülük gibi yerilen kuvvetlerin kendisine malik, sahip olamadığı kimse için kullanılır. Bunun zıddı dünyaya kul olmak, dünyevileşmek demektir. İslam, insanı insanlara kölelikten/kulluktan kurtarmak için gelmiştir. İçinde doğmuş olduğu Mekke’de sayısız putlara kul olmuş insana: “Sen şerefli bir varlıksın, Allah’ın en üstün yarattığı canlısın, kullara kulluk sana yakışmaz” çağrısı yapmıştır. İslam, insanın özgürlüğünün başlangıç noktasını LA İLAHE İLLALLAH olarak tayin etmiştir. İslam’a göre gerçek hürriyet, kullara kulluğun terk edilmesi ile başlar. Ne insanlara ne paraya ne de makamlara aşırı bağlılık. Aşırı bağlılık o şeye bağlılık ve nihayetinde onu hedef ve amaç haline getirir ki bu bir nevi kulluktur. İslâm parayı, makamı bir araç olarak görür. Bunlardan helal yollardan faydalanmayı uygun görür. Ama hiç bir zaman bunları amaç haline getirmez. Çünkü bunların hepsi geçici, dünyalık kazanç, mevki ve makamlardır.
Klasik İslâm siyaset kültüründe iyi yönetim ve kötü yönetim üzerine pek çok tartışma yapılmışsa da bu tartışmalarda konunun üzerinde durulan boyutu özgürlük değil adalet olmuştur (Lewis, İslâm’ın Siyasal Söylemi, s. 79). Adaletin tam olarak uygulandığı ortamlarda zaten özgürlük vardır. Zira adalet, herkese hakkını vermek, herşeyi yerli yerinde kullanmaktır. Böyle bir ortamda insanlar sahip oldukları özgürlükleri tam anlamıyla uygulayabileceklerdir. Batı’da olduğu gibi İslâm dünyasında da temel insan haklarından veya vatandaşlık haklarından biri olarak siyasî, hukukî ve içtimaî özgürlükleri ifade eden anlamıyla hürriyet kavramının, ilk defa 1789 Fransız İhtilâli’nin etkisiyle Tanzimat döneminden itibaren önce edebî eserlerde, daha sonra da hayatın çeşitli alanlarında kullanılmaya başlandığı görülmektedir. İslâm’da korunması gereken beş temel esas vardır. Bütün emir ve yasaklar bu beş temel esası korumak için düzenlenmiştir. Can, mal, akıl, din ve nesil güvenliği, emniyeti olarak sıralanmaktadır bu temel esaslar. Her kişi doğuştan bu esaslara sahiptir ve hiç kimse başkasının bu haklarına engel olma hakkına sahip değildir. Bu haklar devredilemez, emanet verilemez haklardır.
Özgürlüğün gerçek anlamı bireysel özgürlüklerimizi koruyarak, aynı zamanda başkalarının özgürlüklerine de alan açarak ortaya çıkar. Bu da bize kendi alanımızda kendi özgürlüğümüzü doyasıya yaşama şansı verir. Genel kabul gören “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter” sözü oldukça anlamlı bir sözdür. Bu kabul görüş, bireysel tatminin ötesinde toplumsal uyumun mutluluğunu hep birlikte yaşamak anlayışına atılmış önemli bir adımdır. Bireysel özgürlük kavramı, kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolü sağlama ve kendi kararlarını alabilme yetisini ifade eder. Daha geniş bir yelpazede değerlendirildiğinde bireysel tercihlerin, düşüncelerin ve eylemlerin engellenmeden, sınırlandırılmadan ifade edilmesini içerir. Ancak bu özgürlüğün yalnızca bireysel tercihlere göre belirlenmesi de mümkün değildir. Çünkü aynı zamanda bireyin çevresiyle, toplumla olan ilişkilerini de etkiler. Neticede özgürlük kavramının kapsamı, insanın sosyal bir varlık olmasının gereği olarak toplumsal normlar, yasalar ve tabii ki başkalarının hakları gibi faktörlerle şekillenir.
İnsanı insan yapan özellik, yalnızca onun akıllı olması değildir. İnsana hakkettiği değeri kazandıran en önemli sermaye, farklılık, değer onun özgürlüğüdür. Özgürlük insanı insan yapan yegâne değerdir. Özgürlük insanların davanışlarının, icatlarının, mutluluklarının, hayat enerjilerinin bitmez tükenmez kaynağıdır. Şu halde, özgürlüğünü kaybetmiş ya da özgürlüğü elinden alınmış insanlar, bu hayat kaynaklarını da kaybetmişlerdir diyebiliriz. Özgürlük, insanların sahip olduğu en üstün değerdir, haktır, sermayedir. Sahip olduklarımızı, özgürlüğümüz varsa kullanabiliriz. Sahip olabileceklerimize de, ögürlüğümüz varsa sahip olabiliriz. Eğer bir insan, sahip olduğu belli bir miktar parayı başkalarına zarar vermeden dilediği gibi kullanma özgürlüğüne sahip değilse; aslında, o paraya sahip olmayan bir insanla arasında hiç bir fark yoktur. Kişi, istediği şeyleri herhangi bir yaptırımla karşılaşmadan söyleyebildiği oranda, sahip olduğu konuşma yetisi kıymet kazanacaktır. Özgür olmamız, kendi inançlarımızı herhangi bir sınırlamayla karşılaşmadan yaşayabilmemizi gerekli kılar. Eğer biz kendi inançlarımızı yaşayamıyor, yalnızca başkalarının izin verdiği oranda yaşıyorsak, başkalarının inandığı inançları, değerleri yaşamış oluruz. Kendi inançlarımız başkaları tarafından engellenmiş veya yokedilmiş olur. Biz de buna göz yummuşsak, bu suça ortak olmuş oluruz. Zulme rıza zulümdür.
Hayatımızın özgürlükle bir anlam kazanacağını belirtmiştik. O halde, sahip olduğumuz en değerli kıymetimiz özgürlüğümüzdür. Bizim özgürlüğümüzü elimizden alanlar aynı zamanda hayatımızı da elimizden almış olmaktadırlar. Bir insanın hayatını elinden alanlar katil olarak adlandırıldıklarına göre, özgürlüğümüzü elimizden alanların da katil olarak adlandırılmaları gerekmez mi? İnsanlar, bireyler olarak eşittirler. O halde, eşit bireylerin içinden bir veya birkaç bireyin diğer bireylerin özgürlüklerini sınırlaması veya engellemesi zulümdür. Zulme rıza göstermek te zulümdür. Bilâkis zulümle mücadele insanlar için onurdur ve en tabii haklarıdır. İnsanlar, ellerinden özgürlüklerinin (hayatlarının) alınmasına izin vermemelidirler. Bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur. Bugün bireylerin özgürlüklerini sınırlayan, elinden alan ve ona tehdit oluşturan en büyük güç devlettir. Devlet tarih boyunca bireylerin özgürlüğü için en büyük engel olagelmiştir. Tarihsel sürece baktığımızda, bireysel özgürlükler krallar, tiranlar, otoriter rejimler tarafından yok sayılmış ve ortadan kaldırılmıştır. İnsanların özgürlüklerinin ellerinden alınması bütün insanlık için bir felaket olmuştur. Öyle ki insanlık, özgürlüklerin olmadığı böyle bir ortamda hiçbir gelişme gösterememiş, yüzyıllar boyunca sefalet içinde kalmış, hiçbir ilerleme kaydedememiştir. Özgürlüğün olmadığı yerde tabii olarak ilerleme de olmamıştır. Yakın ve uzak tarih bize şunu göstermiştir ki, bir ülkenin büyümesinin ve gelişmesinin en önemli şartı, o ülkede bireysel özgürlüklerin tanınmasıdır. Bir ülkedeki bireysel özgürlüklerin bir otorite tarafından sınırlanması, o ülkedeki zeka ve akıl gücünün de o otoriteninkiyle aynı oranda sınırlanması demektir.
Günümüzde, birçok devlet anayasasında bireysel özgürlüklere yer verilmiştir. Kuzey Kore gibi marjinal devlet sayısı oldukça azdır. Ama devletlerin anayasalarında bireysel özgürlüklere yer vermeleri, onların bireysel özgürlükleri tam anlamıyla tanımış olduklarını veya uyguladığını göstermiyor. Mesela, bizim ülkemizde anayasamızda her ne kadar kimseye dinî inancından ötürü ayırım yapılamaz dese de, kamusal alan gibi içi boş bir kavram tarafından dini inançları gereği başını örten vatandaşlar devlet kurumlarına bir süre alınmamışlar, var olanlar da ya atılmış ya da ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Hatta, bu o kadar ileri götürülmüştür ki, herhangi bir erkek bürokrat atandığında, atanan bürokratın liyakatından çok, eşinin başının örtüsü konuşulmuştur. Yine, her ne kadar anayasamızda düşünce ve ifade özgürlüğünden söz edilse de, bunun uygulamada varlığı tartışmalıdır. Özgürlük temel bir haktır. İdarecilere, yöneticilere, hükûmetlere göre şekillenmemelidir. Fertlerin temel hakkıdır ve bu bizzat fertler tarafından kullanılmalıdır. Ancak sınırsız bir özgürlük yoktur. Herkes özgürdür. Dolayısıyla başkalarının hakkı çignenemez, hakkı engellenemez. Özgürlüklerin sınırlarının belirlenmesi oldukça zor bir iştir. Ama genel anlamda özgürlük alanımızı şöyle belirleyebiliriz; bireyler başkalarına zarar vermedikleri sürece, istedikleri her şeyi yapmakta serbest olmalıdırlar.
Günümüzde özgürlük konusu olan bu hakları şu şekilde özetlemek mümkündür. Milyonlarca kişinin yoksun bırakıldığı ve varlığı her geçen gün daha da tehlikede olan ifade özgürlüğü. Demokratik uygulamaları ve küresel anlamda bir sivil toplum için gerekli özgürlükleri savunmak, korumak ve geliştirmek zorundayız. Kalıcı bir denge için bu kaçınılmaz bir gerekliliktir. Diğeri İbadet etme,Tapınma özgürlüğü. Herkes istediği ve beğendiği dini seçmede ve yaşamada özgür olmalıdır. Tüm insanların özgür olduğu ve herkesin kendi dinini özgürce seçme hakkına sahip olduğu görüşünü temel alıp farklılıklara saygı göstermeliyiz. Eleştiri kültürünü geliştirmek gerektiğini de unutmayalım. Zîrâ, bir düşünceyi eleştirmek farklı, o düşünceyi aşağılamak ve yasaklamak farklı şeylerdir. Bir digeri Yoksulluktan uzak bir yaşam sürdürme özgürlüğü. Günümüzde de ulaşılması en güç koşulları içeriyor. Dünya liderleri BM Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 2030 yılına dek yoksulluğu sona erdirmeyi, eşitsizlik ve adaletsizlikle savaşmayı ve tüm dünyada insanların barış içinde ve sağlıklı bir gezegende yaşamalarını sağlamayı hedeflediler. Bu hedefe ulaşmak için adaletin esas alınması gerekmektedir. BM nin niçin kurulduğum kimin taşeronu olduğunu herkes biliyor. Bu günkü anlayışla BM nin bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Böyle bir amacının olduğu da pek inandırıcı gelmiyor. Dolayısıyla bunlardan bunu beklemek beyhudedir. Bir diğeri de Korkusuzca yaşama özgürlüğü. Milyonlarca sığınmacı ve ülkesi içinde yerinden edilmiş insanlar bu özgürlüğün sağlanmasındaki başarısızlığın yürek sızlatan bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. II.Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez onca sayıda insan evinden uzak yaşamaya zorlanmış durumda. Bu insanlar çelişki, şiddet ve eşitsizlikten kaçmak için anakara ve okyanusları aşmak ve çoğu zaman canlarından olmak zorunda kalıyorlar.
Dünyada ve Ülkemizde can güvenliğinin tam olduğunu söylemek mümkün değildir. Güçlü devletler istediğini yapabilmekte, istediği ülkeye, hemde özgürlük ve demokrasi getirmek adına saldirabilmektedir. Maalesef hiç bir devlette buna dur diyemiyor. Halkı müslüman olan ülkelerde de bir birlik ve beraberlik olmadığı için sesinin bir anlamı olmuyor. Halkların çığlıklarını da kimse duymuyor. Şeytan ve dostlarının iktidarda olduğu bir ortamda huzur, sükûnet ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Müslümanların en önemli görevi yeryüzünde zulüm kalmayıncaya kadar zalim ve zulümle mücadele ekmektir. Zulüm muktedir olduğu sürece can güvenliği ve özgürlükten söz etmek beyhudedir. İslâm’ın temel amacı yeryüzünde adaleti hâkim kılmaktır. Adaletin hâkim olduğu yerde özgürlüğün anlamı olur. Yaşanmayan bir özgürlük gerçek özgürlük olamaz. Özgürlükler yaşandığı zaman anlamını kazanır, ve değer kazanır. Anayasada özgürlüğe yer verilmesi yeterli değildir. Önemli olan pratik hayatta bunun uygulanmasıdır.

 

Bir yanıt yazın