SEYİT ALİ HAMANEY VE ORTADOĞU GERÇEKLERİ ÜZERİNE GECİKMİŞ BİR NOT
12 Eylül sonrasında ilk dergiyi çıkarmıştık.. Tabii her yerde sıkıyönetim vardı; olağanüstü hal vardı.. Konya bu anlamda sıkıyönetimin daha gevşek olduğu bir yerdi. Her neyse ilk dergimiz bir nevi broşür, ya da bildiri gibiydi görsel olarak. Kalite olarak çok kötü çıkmışti..
İran devriminin üzerimizde müthiş etkisi vardı.. Erbakan’ı seviyorduk..
O sırada Seyit Ali Hamaneyin bir yazısını yayınlamıştık “Tevhid ve sosyal boyutları” diye bir yazıydı; güzel bir yazıydı. Hatta üniversiteden birkaç hoca ” bunu kim yazdı” diye sormuştu. Tabii korkuyorduk; bu yüzden Seyit Ali adıyla yayınlamıştık yazıyı..
Çünkü o dönemde İran’dan devrim ihraç edileceği düşünülüyordu. Hatta Türkiye’deki askeri darbenin bile bu endişe ile gerçekleştirildiğine dair ciddi kanıtlar vardı..
Biz İslam’ı seviyor ama mezhep meşrep penceresinden hayata bakmıyorduk.. Erbakan’ı niye seviyorsak Humeyniyide onun için seviyorduk.

Bizim gözümüzde İran devrimi dünya emperyalizmine vurulmuş en büyük tokat olarak çok önemli bir yere sahipti.. Romantik bir refleksle Allah diyen; Allahu ekber diyen herkes gözümüzde büyüyor; adeta bir kutsallık kazanıyordu . Ancak daha sonra İran’a gidip gelenlerden çok farklı şeyler duymaya başladık. Bu tartışmalar çoğu kere mezhep etrafında gelip düğümleniyordu. Tabii bir yönüyle de selefi yanımız ve itikat tartışmaları içinde İslam’ı algılıyor oluşumuz içimizdeki birçok insanın İran’a ilişkin yaklaşımlarında olumsuz bir tutum almalarını getiriyordu.. Biz yine de devrime toz kondurmamak için bu tartışmaları çok da ciddiye almıyorduk.. Hatta ” İran’ı sevmek şiiliği sevmek değildir” gibi bir savunmanın da içine giriyorduk.. Mevlana ve bütün tasavvuf ehlini dinden çıkmakla suçlayan bir çevrenin içerisinde İran’ın kültürel boyutunu değerlendirmek çok ciddi bir problemdi . Hatta Humeyni’nin Gorbaçov adlı Rus başkanına Mevlana ve ibni Arabi tavsiye etmesi çok ciddi tartışmalara yol açmıştı o dönemde..
Ancak yine de bizim adımız İrancı -Şiiye çıkmıştı. İstihbarat çok ciddi çalışmalar yapıyordu ve çoğu kere de polislerle kovalamaca oynuyorduk…
12 Eylül rüzgarı Müslümanlar arasında müthiş fitnelerin oluşmasına zemin hazırlamıştı…
Dedim ya biz mezhep ile ilgili bir sorunumuz yoktu ne Şii idik ne de Humeynici.. sadece İslam’ı seviyorduk, memleketimiz için en iyi olanın İslam devrimi olacağına inanıyorduk…İslam’ın insanların tek kurtuluş reçetesi olduğuna inanıyorduk. Vatanperver görünenlerden 100.000 kat daha vatanperver Sünni görünenlerden 100.000 kat daha sünniydik .
15 yaşımdan beri Bu davanın içinde idim. Hatta bir lise öğrencisiyken Akıncılar derneğinden dergiler verdiler bize.. Ben (adedini bile hala hatırlıyorum) 16 tane Akıncı dergisi almıştım elime dağıtmak için.. Dergi dediysem kocaman gazete ebatında dergilerdi bunlar. O dönemde Erbakan çizgisinde olan Akıncıların içinde de bölünmeler söz konusuydu. Bu yüzden birkaç tane farlı dergi çıkıyordu. Ancak bunların hepsi de bizim dernekte bulunuyordu. İstanbul’daki tartışmalar taşra’ya çok geç yansıyordu.
Akıncılar derneğinden küçük kollarımda büyük boyutlu Akıncılar dergisi ile çıktığımda birkaç siville yüz yüze geldik. Dergilerle birlikte bizi aldılar.. Meğer benim kucağımdakilerin hepsi yasaklanmış dergilermiş… Devletin memurlarının ilk sordukları soru, “Humeniyi seviyor musunuz” olmuştu. Daha sonra, spordan ve müzikten hoşlanıp hoşlanmadığımızı sordular…vesaire… Ayrıntıya girmeyeceğim. Anlatmak istediğim dünyada Humeyni ismi korkulacak bir isimdi..

Daha sonra biliyorsunuz İranlı devrim önderleri ve allamelerin külliyatı yayınlanmaya başladı. Seyit Ali ismiyle yayınladığımız yazıların daha sonra Seyit Ali Hameney ismiyle kitap olarak yayınlandığını gördük.
Devletin görevlileri ile bizim vatanperverliğimiz arasında bir fark yoktu.. Bunu çok sonraları anlayacaktık.. Bu toplumun bir devlet geleneği vardı ve bu devlet bizim gibi genç insanlara oldukça toleranslı davranmıştı.. Devlet geleneği dışında kalan; devlet geleneğini ciddiye almayan çeteleri ayrı tutarak söylüyorum bunları..
Her neyse… Seyit Ali Hamaneyin şimdiki durumuna bakıyorum da o kadar düzeyli, o kadar derin yazılar yazan adamların tarihsel bir kategoriye saplanıp kalmaları; hala mezhep davası gütmeleri, hala Esed gibi bir alçağı savunuyor olmaları nasıl izah edilir bilemiyorum.. Yani ne tür bir körlüktür; ne tür aymazlıktır bu.. Bundan on yıl önce İran’a gittiğimde de bizdeki devrim algısı ile irandaki durumun çok farklı olduğunu sezmiştim.. İranlılara devrim önderlerinin kitaplarından bahsettiğimde İranlı akademisyenlerin sükut etmeleri ve ardından yüzlerini buruşturmaları da bana aslında çok şey anlatmıştı. Üniversitenin üst düzey yetkililerinin bile mevcut yönetimden haz etmedikilerini açıkça görüyordum. Hatta bir tanesi bana “demokrasi iyidir” hocam tarzında bir şeyler söyleyerek devrim yönetiminden hoşnutsuzluğunu dile getirmişti.. Bu noktada Türkiye’yi; Türkiye’deki sistemi daha üstün bir değer olarak kabul ettiğini ima etmişti.
En son yaşananlar şunu gösterdi ki İslam’ın dünyaya söyleyecek çok şeyi olmakla birlikte, Müslümanların dünyaya söyleyecekleri bir yaşama modeli henüz bulunmuyor; çok yazık.
