Hegel’de “Felsefeye Giriş” Konusu ve Felsefi Düşüncenin Doğası

0
Hegel-lecturing-in-Berlin-678x381-min

Felsefe İçin Bir Başlangıç Belirlenemez

Hegel’in sisteminde mantık mutlak varlığın bilimidir. Bu mutlak varlık aynı zamanda ‘arı us’, ‘arı idea’ yada ‘Tanrı’ anlamlarına gelir. Bu mutlak varlık, kelimenin her türlü anlamında mutlaktır. Bu yüzden sonsuzdur, sınırsızdır, öncesiz-sonrasızdır ve kendinde-varlıktır, yani varolmak için kendisinden başkasına ihtiyaç duymaz. Aynı zamanda adeta açığa çıkmayı bekleyen sonsuz bir potansiyeldir, çünkü en mükemmel olandır, en gelişkin olandır ve her türlü varlık yada oluşun özünü içinde barındırandır. Bütün bir varlık ve varoluş onun açığa çıkmasıdır, kendini açığa vurması yada kendini dışlaştırmasıdır. Öyleyse her türlü başlangıcın tohumu ondadır; o bir anlamda başlangıçların başlangıcı yada mutlak başlangıçtır. İşte bu ‘mutlak başlangıcı’ konu edinen mantık da, doğal olarak en önce gelen birinci bilimdir, yada başlangıç bilimidir. Dolayısıyla felsefe mantık ile başlamalıdır. Mantık bilimi felsefenin gerçek başlangıcı, başlaması gereken noktadır. Felsefeye sadece mantık biliminin kapısından girilerek başlanabilir. Öyleyse mantık bilimi felsefenin olduğu kadar Hegelci sistemin de doğallıkla başlangıcını temsil edecektir, ve Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nin ilk cildini de elbette Mantık Bilimi oluşturacaktır.

                Hegel Mantık Bilimi’nin Giriş’ine de aynı konuyla yani başlangıç konusunu tartışarak başlar. Madem ki ilgi alanımız felsefedir ve amacımız felsefe yapmaktır öyleyse felsefe ne ile başlar yada felsefe yapmaya nereden başlanır? Felsefe anlayışı bakımından kendinden önceki pek çok filozoftan belirgin bir biçimde ayrılan Hegel’e göre felsefe bir bilimdir, ve sıradan bir bilim de değildir. Felsefe bir bilim olmalıdır, her şeyden önce, faydasız boş bir uğraş ve kafa karıştıran anlamsız düşünceler yığını olmakla itham edilmek istemiyor ve ciddiye alınmak istiyorsa, böyle olmalıdır. Ama o, matematik veya fizik gibi bir bilim de değildir, ona ancak ‘bilimlerin bilimi’ yada ‘en üstün’, ‘en kapsamlı’ bilim demek uygun düşer. Eğer felsefe bir bilimse, bir bilimi betimlemekte kullanılan öğeler onun için de geçerli olmalıdır, ki bunlar bir bilimin konu aldığı nesneler ve o bilimin kullandığı yöntemdir. Gerçekten de her bilimin bir nesnesi ve yöntemi vardır, ve bir bilimin giriş yada başlangıç kitabı yazılırken o bilimin konu aldığı nesneleri ve kullandığı yöntemi betimlemekle işe başlamak en mantıklı olanıdır. Hegel de böyle yapar: Felsefenin konusu Gerçeklik’tir, “dahası en yüksek anlamda, – Tanrının Gerçeklik ve salt onun Gerçeklik olduğu anlamında”. Bu yüzden felsefe ile din arasında bir konu ortaklığı göze çarpar: “…ikisi de sonlunun alanlarını, Doğayı ve insan Tinini, bunların birbirleri ile ve gerçeklikleri olarak Tanrı ile ilişkilerini ele alırlar.” Nesneleri böylesine örtüşen din ve felsefe birbirinden nasıl ayırdedilecektir? Elbette yöntemleri ile. Öyleyse felsefeye başlangıcın ilk konusunu yöntem tartışması oluşturacaktır. Dinin yönteminin temelinde, nesneleri ile dolaysız bir tanışıklık varsayması bulunur. Dinin nesnelerinin bilgisi, onlarla kurduğumuz dolaysız tanışıklıktan kaynaklanmaktadır. Aslında nesneleri ile bu türden bir tanışıklık bütün bilimlerin başlangıcı için kaçınılmazdır. Bilinç önce nesnelerin tasarımlarını oluşturur. Sözkonusu nesnelerle olan tanışıklığımız da bu tasarımlara dayanır. Ancak sadece tasarımlarla bilim yapılamaz, ve bilim yapmaya başladığımızda bilinç tasarımlar düzeyinin ötesine geçer, kavramları oluşturur. Bütün bu söylenenler felsefe için de geçerlidir. Felsefede de bilinç nesneleri ile belli bir tanışıklığı varsaymak durumundadır ve nesnelerinin önce tasarımlarını sonra kavramlarını oluşturur. Fakat felsefeyi dinden ve geri kalan bütün bilimlerden ayıran nokta şurada ortaya çıkar ki, o “içeriğinin zorunluluğunu gösterme ve nesnelerinin belirlenimlerini olduğu gibi varlıklarını da tanıtlama gereksinimini kendi içinde taşır”. Böyle bir gereksinime felsefe dışında ne dinde ne de bilimlerde rastlanır. Örneğin din, nesnelerinin, tasarım yetisi tarafından dolaysızca verilmiş ve bilgilenme yönteminin daha şimdiden benimsenmiş olduğunu varsayar. Dinin bilgilenme yöntemi dolayımsızlıktır. Aklın müdahalesi ile nesne ve yönteminin zorunluluğunun ve varlığının kanıtlanması, dinsel bilinç tarafından daima araya bir dolayımın sokulması olarak algılanır ve dışlanır. Diğer bilimler için de nesne ve yöntemin zorunluluk ve varlığının kanıtlanması onların uğraşı alanı içine girmez.

                Bu anlamı ile başlangıç, felsefe için sorun oluşturur. Çünkü başlangıç kavramının kendisi dolayım içermez, ve “böylelikle bir başlangıç yapmanın güçlüğü de ortaya çıkar”. Öyleyse felsefeye bir başlangıç aramak, dinde ve bilimlerde olduğu gibi bir başlangıç tayin etmek, boşuna bir uğraştır. Başlangıç, bir bilimin nesne ve yönteminin betimlenmesi anlamına geldiği sürece, felsefeye uygulanamaz. Felsefe öteki bilimlerin başladığı gibi başlayamaz, ve bu anlamda felsefenin bir başlangıcı yoktur.

Üzerine-Düşünce Olarak Felsefe

Felsefeye bir başlangıç bulmayı bir kenara bırakan Hegel’e göre yapılması gereken şey felsefeyi tanımlamaktır: “Felsefe ilkin genel anlamda nesnelerin düşünerek irdelenişi olarak tanımlanabilir”. Ancak bu tanım bu haliyle sorunludur, çünkü ‘düşünce’ kavramı son derece geniştir, ‘düşünce’ kavramından ayrı tutulabilecek, ‘düşünce’den soyutlanabilecek hiçbir insansal uğraşı alanı yoktur. Bütün insansal faaliyetler ‘düşünce’ ile irtibatlıdır ve “insansal herşey yalnızca ve yalnızca düşünce tarafından ortaya çıkarılır”. Felsefeyi insansal olan diğer bütün düşünme biçimlerinden ayırarak kendine özgü bir düşünme kipi olarak tanımlamamız gerekir.

Diğer bütün düşünme biçimlerinde düşüncenin içeriği bir duygu, bir sezgi yada bir tasarım olarak görünür. Hegel, duygu, sezgi yada tasarım olsun, bunların birer düşünce biçimi olduklarını ve biçim olmaları bakımından düşüncenin kendisinden ayrılmaları gerektiğini söyler. Bu ayrılma yapıldığında düşünce olarak geriye ne kalmaktadır? Hegel’e göre bu ayrılma yapıldığında “üzerine düşünce” yada “derin düşünce” dediğimiz, düşünceyi içeriği olarak alan düşünce kavramına ulaşırız. Hegel, Aristoteles’te olduğu gibi “kendini düşünen düşünce”nin, felsefe faaliyetini en iyi şekilde tanımladığı görüşündedir. Bu ayırım, yani düşünce biçimleri ile “derin düşünce” arasındaki ayırım bugüne kadar savsaklanmış ve çoğu kez dikkatten kaçmış olduğu için bir çok karışıklık ve yanlış anlamaya kapı açılmıştır. Dinsel, törel ve tüzel alanlara ilişkin düşünce biçimleri felsefe ile bir tutulmuştur. İnsan salt düşünen varlık olduğu için, düşünce hiçbir zaman etkinliğine son vermez ve insan yaşamının her alanında düşünce ile yüzleşmemiz kaçınılmazdır. Ancak düşüncenin belirlediği ve içlerine işlediği duygu ve tasarımlar bir şeydir, bunlar üzerine düşünceler ise başka bir şey. İşte felsefenin ilgilendiği düşünce, bu “üzerine düşünce” dediğimiz düşüncedir. “Bilincimizin gerçek içeriği ancak bu içeriğin düşünce ve kavram biçimine çevrilmesi ile kazanılır.” Nesnelerde ve olaylarda yada duygularda, sezgilerde, tasarımlarda gerçek olanı görmek istiyorsak üzerine-düşünme gerekir. “Üzerine-düşünmek ise en azından her durumda duyguları, tasarımları vb. düşüncelere dönüştürmektir.”

Felsefi Düşüncenin Doğasına İlişkin Kafa Karışıklıkları

Hegel’e göre, duygu, sezgi, imge, tasarım gibi çeşitli biçimler alabilen düşüncenin içeriği aslında bir ve aynı kalır. Temelde, içerik olarak düşünce, hep aynı şeydir. Temelde değişmez olarak kalan düşünce, çeşitli biçimlere girerek belirlilik kazanmaktadır. Ancak bu belirlilikleri düşüncenin kendisinden ayırmamız gerekir. Felsefede bu belirliliklerin farkına varırız. Felsefenin zorluğu da buradan kaynaklanır. Sıradan bilinç, sürekli olarak düşüncenin çeşitli biçimleri ile yüz yüzedir, ve bu biçimleri düşünce olarak düşüncenin kendisinden ayırma alışkanlığını edinmemiştir. Bütünüyle duyusal içerikli olan her önermeye bile en başında kimi kategoriler katılmıştır. Örneğin ‘bu yaprak yeşildir’ ifadesinde belirli tek bir yaprağın varolduğu üstü örtük bir şekilde dile getirilmektedir. Dolayısıyla bu ifade bu haliyle varlık ve tekillik gibi kategorileri örtük olarak içermektedir. Ancak sıradan bilinç bu ayırımı yapma alışkanlığında değildir ve böyle bir ayırımın yapılması gerektiği zaman soyut düşünme yeteneğini sergileyemez. Bu alışkanlık yoksunluğu, arı düşünceleri konu edinmedeki bu yeteneksizlik, felsefenin anlaşılmazlığı denilen şeyi oluşturur. Öyleyse düşüncenin belirlilik kazandığı çeşitli biçimlerini arı düşünceden ayırmamız gereklidir. Hegel, duygu, sezgi, istek gibi düşüncenin çeşitli belirliliklerine kabaca tasarımlar denilebileceğini ifade eder. Bu durumda felsefe, tasarımların yerine düşünceleri, kategorileri ya da en doğru deyişle kavramları geçiren ve kavramları kendine konu edinen bir faaliyettir.

                Kavramlar, tasarımların eğretilemeleri olarak kabul edilebilirler. Ancak buradan, tasarımlara sahip olmanın aynı zamanda bunlara karşılık düşen kavramları bilmek anlamına geldiği sonucu çıkartılmamalıdır. Keza, kavramlara sahip olmak da, aynı şekilde, bunlara karşılık düşen tasarım, sezgi ve duyguların neler olduklarını bilmek demek değildir. Böylece düşünce alanının temelden iki sınıfa ayrıldığını görüyoruz: tasarımlar ve kavramlar. Felsefe kavramların alanıdır ve kavramları kendine konu alır.

                Bu noktada Hegel yaygın bir eleştiriye de değinir. Bu yaygın eleştiriye göre kavramın kendisinde düşünmeye konu olabilecek bir şey bulunmaz. Yani “İnsanın önünde duran bir kavramda neyi düşünmesi gerektiğini bilemediği söylenir”. Oysa yine Hegel’e göre “Kavramda Kavramın kendisinden daha öte düşünülecek hiçbir şey yoktur”. Bu itiraz yada eleştiri yüzeyseldir. Çünkü bu itirazın altında, aslında, daha önceden bilinen, tanınan bir tasarıma duyulan özlem yatar. Kavramlarla ilgilenmeye başladığımızda tasarımlar alanının ve tasarımlama faaliyetinin dışına çıkmış oluruz. Böyle bir durumda bilinç, bir zamanlar yaslandığı sağlam zeminin altından çekilip alınması gibi bir duyguya kapılır. Arı kavramlar alanına girdiğinde bilinç, nerede olduğunu bilmeme hissini yaşar. İşte söz konusu itirazın temelinde de bilincin kapıldığı bu duygu yatmaktadır. Bu yüzden de temelsiz ve geçersizdir. Yani içi boş bir eleştiridir. Yapılması gereken şey, saf kavramları kullanarak düşünebilme yetenek ve cesaretini gösterebilmektir. Bu yetenek ve cesareti gösterebilmek sıradan bilince zor gelse de, ve kendisine kolay gelen alışık olduğu düşünce biçimlerine dayanılmaz bir eğilim gösterse de, felsefe yapmanın gerçek tarzı ve felsefeyi diğer bilimlerden, diğer düşünce biçimlerinden ayıran budur.

                Düşünmek felsefe yapmanın tarzı olarak belirlendiğinde, bunun yanlış anlaşılması ile karşılaşabiliriz. Çünkü her insan doğal olarak düşünebildiği için, felsefe herkesin yapabileceği sıradan bir faaliyet olarak küçümsenebilir. Yani daha önce değinilen, felsefenin anlaşılmaz, çok zor bir uğraş olduğunu savunanlarla, felsefeyle ilgili herşeyi temelden anladıklarını ileri sürenler, iki ayrı ucu oluşturmaktadırlar. Felsefenin bu her iki aşırı anlayıştan arındırılması ve doğru olarak konumlandırılması icabeder. Dolayısıyla hangi bilim yada sanat olursa olsun, insanlar bu bilim ve sanatlar için gerekli ön-becerilere önceden sahip olsalar da, bu bilim ve sanatlarda yeterli bir deneyim ve uygulamaya sahip olmadan sözkonusu alanlar üzerine bir yargıda bulunamazlar. Bu durum felsefe için de aynen geçerlidir. Felsefe için bir çalışma, öğrenme ve çabanın gerekli olmadığı kanısı bir kuruntudan ibarettir. Hegel’e göre bu kanının temelinde, bilginin dolaysızca yada sezgi yoluyla edinildiğini savunan anlayış yatmaktadır. Böylece bir kez daha felsefenin dolayımsız olamayacağı vurgulanmış olmaktadır. Dolayım içermeyen her türlü süreçler felsefeden dışlanmaktadır. Dolayımsızlığın felsefenin doğası ile uyuşmadığı gerçeği, doğru bir felsefe anlayışının temeli olarak algılanmaktadır.

                Hegel’e göre Luther Reformasyonu zamanından sonra tekrar bağımsızlığına kavuşan “üzerine-düşünme” anlamındaki düşünce, sadece soyut alanla ilgilenmekle kalmadı, somut görüngüler alanına da büyük bir istekle girdi. Düşüncenin bu somut görüngüler alanında yaptığı şey, tekilliklerdeki evrensellerin bilgisini bulup çıkarmak, görünürdeki düzensizliğin altında yatan zorunluk ve yasaları saptamaktı. Bunun sonucunda da felsefe adı, yine yanlış bir kullanımla, bir çok bilgi dallarına uygulanmaya başladı. Bilhassa, deneyimi temele alan görgül bilimlere felsefe denilmeye başlandı. Örneğin Newton fiziği Doğa Felsefesi adı ile, hukuk tarihi ise Devletlerarası Tüze Felsefesi adı ile anılır oldu. Bu bilimler tekil olgulardan hareket etseler de bu olgulara ilişkin genel önermelere yada bu olguları yöneten yasalara varmaya çalıştıkları için bir felsefe faaliyeti olarak değerlendirilmişlerdir. Böylece felsefenin bu bilimlerden ibaret olduğu ve bu bilimlerin dışında felsefe olarak adlandırılacak ayrıca başka bir düşünce alanının bulunmadığı gibi bir anlayış yayılıp yerleşmeye başladı. Oysa bu bilimlerin kabul ettikleri başlangıçları dolayısıyla felsefeden ayrı tutulmaları gerekir. Hegel’e göre bu başlangıç deneyimdir, bu bilimler deneyimden başlamak zorundadırlar, ve bu sebeple de felsefeden ayrılırlar. Çünkü deneyimin temelinde dolayımsızlık bulunur. Deneyimde, öznenin nenesi ile dolaysızca ilişkiye girebildiği, deneyimden gelen bilginin bir dolayım içermediği kabul edilir. Dolayısıyla felsefe deneyime dayanamaz, ve böyle bir başlangıcı benimseyemez. Bundan başka bu görgül bilimler konu aldıkları nesneler bakımından da bir sınırlılık arzederler. Bilhassa özgürlük, tin, tanrı gibi nesneler bu bilimlerin alanına girmezler, ve bu bilimler bu nesneler hakkında hiçbir şey söyleyemezler. Keza bu bilimler insan aklının çok temel kimi ihtiyaçlarına da cevap veremezler, ki bunların başında zorunluk arayışı gelmektedir. İnsan aklı sahip olduğu bilgilerdeki zorunluğu görmedikçe tatmin olamaz. Oysa bu bilimlerde göze çarpan husus, evrensel olanla tikel olanın birbiri ile karşılıklı ilişkisinin zorunlu olmadığıdır. Bu bilimlerde, evrensel olanla tikel olan, “iki yan birbirlerine dışsal ve olumsaldır, tıpkı birarada toplanmış tikelliklerin de kendi başlarına eşit ölçüde karşılıklı olarak dışsal ve olumsal olmaları gibi”. Üstelik bu bilimler kabul ettikleri başlangıçlardan dolayı da zorunluk ihtiyacını karşılayamazlar. Çünkü bütün başlangıçlar dolaysızlıklar, verilmişlikler, varsayımlar üzerine oturur. Verilmiş ve varsayımsal olan yada dolaysız olarak bilinen, zorunlu olanla karşıtlık içindedir. Zorunluk ayrıca bilinip, tanınma ihtiyacı gösterir. Zorunluğun bu ayrıca bilinmesi dolaysızca gerçekleşmez, muhakeme yoluyla mantıksal yapının idrak edilmesi sayesinde gerçekleşir. Böyle bir idrak ise açıkça dolayımsızlığı dışlar, onu barındırmaz. Üzerine-düşünce felsefenin yanısıra diğer bilimlerin de kullandığı bir düşünce yöntemi olmakla birlikte, bütün bu söylenenler felsefi üzerine-düşüncenin ayrı tutulmasını gerektirmektedir. Felsefi üzerine-düşünce, bir başlangıç kabul etmeyen, her türlü dolaysız bilgilenme sürecini dışlayan, nesne aldığı alana sınır koymayan, yani her nesneyi konu edinebilen, bilgiyi olduğu gibi almakla tatmin olmayan, bilgideki zorunluğu ortaya çıkarıp serimleyen bir spekülasyon (yada kurgul düşünce) olma iddiasındadır. İşte bu kurgul düşüncenin kendine özgü olan ve diğer bilimlerde rastlanmayan biçimleri vardır, ki Hegel’e göre bu biçimlerin evrenselleri Kavramdır. Bu şekilde yapılan kavram tanımı yenidir, diğer bilimlerdeki sıradan kavram tanımından farklıdır. Kurgul düşünceye ait olan bu yeni kavram, sonsuz olanı da kavrayabilecek yetenektedir. Böylece “sonsuz hiçbir Kavram ile kavranamaz” önyargısı geçerliğini yitirmektedir. Kurgul düşünce, içerikleri açısından kendilerini sonsuz olarak gösteren özgürlük, tin, tanrı gibi nesneleri konu alabilir. Kurgul düşünce yada felsefe, bilimlerin görgül içeriklerini tanır ve kullanır, bu bilimlerin evrensellerini, yasalarını, cinslerini kabul eder, ama bu kategorilere başkalarını katar ve bunları geçerli kılar, yani zorunluğunu gösterip ispatlar. Önceki mantık, metafizik ve bilimlerin içeriğini daha geniş kategorilerle daha öte işler ve dönüştürür.

Hegel’in üzerinde önemle durduğu bir diğer konu da felsefenin içeriğinin edimsel (aktüel) oluşudur. Öteden beri yaygın olan anlayışa göre felsefenin konusu olan şeyler bir gerçekliği olmayan soyut öğeler olagelmiştir. İdeaların, düşüncelerin yada kavramların bir gerçekliği yoktur. Bunlar olgusal değildirler. Olması da olmaması kadar mümkün, sadece gerçekleşme potansiyeli taşıyan olumsal öğelerdirler. Dolayısıyla edimsellik kazanmamışlardır. Hegel bu görüşe şiddetle karşı çıkar. Ona göre “Ussal olan edimseldir, ve edimsel olan da ussaldır”. Felsefenin edimsellik ve deneyim ile bağdaşması zorunluluğunu belirtir. Yine ona göre bu bağdaşma bir felsefenin gerçekliği için vazgeçilmez bir koşul yerini tutar. Ussal olanın edimsel olması demek, ideaları boş imgeler olarak görmemek, ve felsefenin bir uydurmalar dizgesi olduğunu kabul etmemektir. Ama aynı zamanda ideaların edimselliğe sahip olamayacak düzeyde eşsiz şeyler olduklarını, yada onların böyle bir kabiliyete sahip olmadıklarını savunan görüşe karşı çıkmaktır. Felsefenin içeriğini oluşturan idealar salt olması gerekecek ve edimsel olamayacak denli güçsüz değildirler. Felsefenin içeriğinin bugüne kadar edimsellikten ayrılmış olması, zihin düzeyinde kalan bir ayırımdır. Zihin, yaptığı soyutlamaları gerçek olarak kabul etmek yada dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda kendisini yetki sahibi görmek gibi hatalara çokça düşer. İdealar ile edimselliğin ayırımı da zihnin bu tür hatalarından biri olarak görülmelidir.

 

Felsefenin Haklı Kılınması Bir “Giriş”in İçinde Yapılabilir mi?

Bu bağlamda felsefenin önüne iki sorun çıkmaktadır. Felsefe başka alanlarda rastlanmayan kendine özgü bir bilgilenme sağlar. Birinci sorun bu bilgilenme türünün gerekli olup olmadığıdır. Eğer gerekli ise bu  gerekliliğin nedeninin ortaya konup sergilenmesi lazımdır, ki bu da felsefenin işlevlerinden birini oluşturur. Felsefe, bir faaliyet olarak ortaya çıkıp serpildikçe, kendi kendisini haklılandıran bir uğraş olmak durumundadır. Bunun yanında bir de felsefenin başka alanların nesnelerini konu edinmesi sorunu vardır. Bu alanların başında özellikle din gelir. Gerçeklik hem dinin hem de felsefenin nesnesini oluşturmaktadır. Sorun felsefenin gerçekliği, dinden ayrı olarak bilme yeteneğinde olduğunu ispatlaması sorunudur. Gerçekliğe ilişkin farklı bir bilgilenme türü olarak dinsel tasarımlarla arasında bir ayrılık ortaya çıktığında, bu ayrılıkların haklılandırılması gerekecektir. Bu iki türlü haklılandırma, bir felsefenin yerine getirmesi gereken şartlar olarak değerlendirilebilir.

Ancak felsefenin yerine getirmesi gereken bu şartlar bir girişin sınırları ve kapsamı içinde gerçekleştirilemez. Böyle bir çaba doğası gereği felsefidir, ve felsefeye yapılan bir girişte değil ancak yine felsefenin içinde başarılabilir. Çünkü felsefenin haklı kılınmasını hedefleyen bir giriş, bir nevi bir önaçımlama karakteri taşıyacaktır ki, bu da kaçınılmaz olarak felsefi olmayan bir nitelikte olacaktır. Bir önaçımlama kaçınılmaz olarak, karşıtları da aynı şekilde ileri sürülebilecek olan varsayımlar, inançlar ve sıradan akılyürütmelerden oluşacaktır. Dolayısıyla bu hiçbir zaman bir haklılandırmanın yerini tutmayacağı gibi, felsefe yapmanın da dışına çıkılmış olacaktır.

                Felsefenin haklı kılınması ile ilgili olarak, madem ki felsefi bilgi de bir bilme türüdür, öyleyse öncelikle bilmenin eleştirilmesi gerektiği söylenmiştir. Yani, bilmeye yönelmeden önce bilme yetisinin kendisinin yoklanması gerektiğini belirtmek, kadar akla yatkın ve doğal bir düşünce olamaz. Zaten Kant’ın ortaya koyduğu kapsamlı Eleştirel Felsefenin de hedefi budur. Eğer bir araç, onun aracılığıyla yapmayı tasarladığımız iş için elverişli değilse, hiç şüphesiz bu iş için kullanılamaz. Yapılması istenen işi yapmadan önce, bu işte kullanacağımız aracı tanımamız gerekir. Ancak Hegel, sözkonusu aracın bilmenin kendisi olduğu bu durumda böyle bir şeyin olanaksız olduğunu, yada daha doğrusu saçma ve işlevsiz olduğunu belirtir. Çünkü Hegel’e göre bilmenin yoklanması yine bilmeden başka bir yolda olamaz, ve onu yoklamak onu bilmekten başka bir şey değildir. İstenen adeta, bilmeden önce bilmeyi istemektir ki, bu bir anlamda yüzmeyi suya girmeden öğrenmeyi istemek demektir. Kısacası, işin başında, başlangıçta, girişte felsefenin haklı kılınma çabası boşuna bir çabadır. Felsefe, felsefenin içine girilmeden, onun sınırları dışında kalan bir başlangıç yada giriş çalışması içinde haklı kılınamaz.

Felsefeye Duyulan Gereksinim ve Felsefenin Görgül Bilimlerle İlişkisi

Yine de, bir girişte felsefeyi haklı kılamasak bile felsefeye duyulan gereksinimden bahsetmek mümkündür. Felsefeye duyulan gereksinim öncelikle, zihnin dünyayı yada varlığı karşıtlıklar içinde algılaması ve bu karşıtlıkları aşamamasından kaynaklanır. Bu karşıtlıkların en derin olanı da zihnin, nesnesinin karşısına kendisini koyarak oluşturduğu karşıtlıktır. Ama tin bu karşıtlıklardan tatmin olmaz, karşıtlarda yada karşıtlığın kendisinde takılıp kalmak istemez. Karşıtlıklar bir şekilde aşılmadığı sürece tin doyuma ulaşmaz. İşte bunu da felsefe gerçekleştirir. Çünkü düşünce diyalektik (eytişimsel) bir doğadadır. Düşünen zihin her defasında kaçınılmaz şekilde kendi kendisinin olumsuzuna düşer. Düşünmek demek çelişkiler içine düşmek demektir. Zihin her durumda, nesne aldığı konunun olumsuzunu da nesne yapabilir. Her durumda, düşünmek demek, eşit olarak öne sürülebilecek bir sav (tez) ve bir karşısava (antitez) aynı anda sahip olmak demektir. Her sav kaçınılmaz şekilde karşısavını doğurur. Öyleyse düşünmek demek çelişkiye düşmek demektir. Ancak çelişki istenmeyen bir durumdur ve tini hiçbir şekilde tatmin etmez. Tinin aradığı şey gerçekliktir. Oysa çelişki gerçekliğin doğasında bulunamaz, gerçeklik çelişki barındıramaz. Sorun zihin düzeyinde varolan çelişkinin bir şekilde aşılarak gerçekliğe ulaşmaktır. Bunu ise ancak felsefe yapabilir.

                Zihnin varlığı tikellikler biçiminde algılaması (ki bu aynı zamanda deneyimdir) felsefenin başlangıç noktasını oluşturur. Bu anlamıyla deneyim düşünceyi uykusundan uyandıran bir uyarıcı etkisi yapar. Uyanan düşüncenin ilk eylemi tikellikler düzeyinin üzerine yükselmektir. Bu yükselme, görüngülerin evrensel özlerine ulaşmakla olur. Böylece görgül bilimler ortaya çıkmış olur. Yani görgül bilimler görüngülerin evrensel özlerini konu alırlar. Ama yine de bu bilimlerin içerikleri, dolaysız ve verili şeylerin yan yana konmuş bir toplağı izlenimi verirler; bu bilimlerde biçim bir olumsallıklar alanı olarak görünür. Bu bilimlerin içeriğinin zorunluğa yükseltilmesi gereği, düşünceyi bir kez daha harekete geçirir. Görüngülerin evrensel özlerine ulaşmakla bir nevi tatmin bulmuş olan ve böylece sükunete ve durgunluğa kapılan düşünce, bu şekilde bu doyumdan dışarı çekilir ve kendi içinden gelişmeye itilir. Öyleyse felsefenin ilk doğuşunu deneyime borçlu olduğu söylenebilir. Konuya dolaysızlık ve dolaylılık ilişkisi bağlamında yaklaşmak da mümkündür. Böyle yapıldığında, düşünmenin (yani dolaylı olanın, dolayım içerenin), deneyimin (yani dolaysızca bulunanın) olumsuzlanması olduğu söylenebilir.

Hegel felsefe ile görgül bilimler arasındaki bu ilişkiyi şu şekilde özetlemektedir: “Görgül bilimler bir yandan görüngünün tekilliğinin algılanışında durup kalmaz, tersine, düşüncenin yardımıyla evrensel belirlenimleri, türleri, yasaları bularak felsefeye gereç sağlarlar; böylece tüm bu tikellerin içeriklerini felsefeye alınmaya hazır bir duruma getirirler. Öte yandan, böylelikle bu somut belirlenimlere doğru ilerlemesi için düşüncenin kendi payına bir zorlamayı imlerler. Üzerine yapışan dolaysızlık ve verilmişliğin düşünce tarafından ortadan kaldırıldığı bu içeriğin felsefeye alınması aynı zamanda düşüncenin kendi içinden bir gelişimidir. Felsefe böylece gelişimini görgül bilimlere borçluyken, kendi payına onların içeriklerine düşüncenin (a priori olanın) özsel özgürlük şeklini ve zorunluğun gerçeklemesini verir; bununla onları salt verili olan ve görgülenen olgunun onayına bağımlılıktan kurtarır, böylece olgu düşüncenin kökensel ve bütünüyle bağımsız etkinliğinin bir betimlemesi, bir eşlemi olur.”  Burada da ifade edildiği gibi, artık olgular alanı, düşüncenin bağımsız etkinliğinin belirlenişi olarak algılanır.

Felsefenin Dışsal ve İçsel Tarihi

Hegel felsefe tarihine bakarken burada bir sorun olduğunu görmektedir. Felsefe tarihinin alışılagelen algılanışına göre, bu tarih türlü türlü, birbirinden farklı, bağımsız ve birbiriyle uyuşmayan yığınla düşünce ve kuramların ardısıra gelişlerinden ibarettir. Felsefe tarihinde karşılaştığımız herbir felsefe sistemi kendine göre tikel bir ilkeyi temel almış gözükmektedir. Ancak felsefe tarihinin bu şekildeki algılanışı aslında ona dışsaldır, yani felsefe tarihine dışından bakılarak betimlenmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla onu bir türlülük, çeşitlilik biçiminde sunmaktadır. Bu tarihteki birbirini takip eden safhalar, olumsal (yani zorunlu değil, ama sadece mümkün) bir ardışıklık içinde gösterilmekte, bu ardışıklığın neden böyle olduğu açıklanmamaktadır. Oysa felsefe tarihine içinden bir bakış, birbirini takip eden safhalarda kendini gerçekleştiren tek bir felsefeyi görebilir; herbiri ayrı bir felsefe sistemine temel olan tikel ilkelerin aslında aynı bütünün dalları olduğunu anlayabilir. Bunun yolu da bilhassa evrensel ile tikelin birbirinden ayırdedilmesinden geçmektedir. Evrensel biçimsel olarak tikel ile aynı şekilde değerlendirilemez, böyle yapıldığında, yani evrensel biçimsel olarak alınıp tikelin yanına konulduğu zaman, kendisi de tikel olur. Bu yüzden birbirinden değişik pek çok felsefenin bulunduğu ve her birinin kendi başına bir felsefe oldukları, genel anlamıyla felsefe olmadıkları dile getirilir ki, bu, kiraz, armut, üzüm gibi meyvelerin sadece kiraz, armut, üzüm olduklarını söyleyip genel anlamda meyve olmadıklarını söylemeye benzemektedir. Öyleyse brbirinden farklı felsefelerde, onları felsefe yapan evrenselin görülmesi gerekmektedir. Hegel’e göre bu, binlerce yıllık emeğin ustası olan tek bir yaşayan Tindir. Felsefe tarihi bu şekilde içinden bir bakışla anlşıldığında, zamana göre en son felsefenin tüm önceki felsefelerin sonucu ve aynı zamanda tümünün ilkelerini kapsıyor olması gerektiği bilinir.

Dipnotlar

[1] G.W.F.Hegel, Mantık Bilimi, Çev:Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1996, s.3.

2 a.g.e., s.3.

3 a.g.e., s.3.

4 a.g.e., s.3.

5 a.g.e., s.3.

6 a.g.e., s.3.

7 a.g.e., s.6.

9 a.g.e., s.6.

10 a.g.e., s.6.

11a.g.e., s.6.

12a.g.e., s.10.

13a.g.e., s.11.

14a.g.e., s.7.

15 a.g.e., s.14.

Bir yanıt yazın