Mattia Ahmet Minguzzi Cinayeti Bağlamında Birey ve Toplum: Psiko-Felsefi Bir Analiz
Giriş: Sessizleşen Vicdanlar Çağında Bir Şiddet Vakası
24 Ocak 2025 sabahı, İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki hareketli bir pazar yerinde yaşanan vahşi bir saldırı, Türkiye’de adeta bir toplumsal şok etkisi yarattı. İtalyan bir şef ile Türk bir müzisyenin 14 yaşındaki oğulları Mattia Ahmet Minguzzi, yaşıtı iki gencin saldırısı sonucu ağır yaralandı ve birkaç hafta sonra hayatını kaybetti. Bu olay, gençler arasındaki şiddetin ne denli ürkütücü boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne serdi. Saldırının bir cep telefonu kamerasına yansıyan görüntüleri medya ve sosyal ağlarda hızla yayıldı; böylesi bir vahşete toplumun her kesimi tanık oldu ve infial büyüdü. Ne var ki modern toplumda şiddet görüntülerinin bu denli alenileşmesi, bir yandan da bizi duyarsızlığa sürükleyebiliyor. Uzmanlara göre, sürekli şiddet içeriklerine maruz kalmak, vahşeti sıradanlaştırarak toplumsal vicdanı köreltiyor ve empatiyi zayıflatıyor. Nitekim içinde bulunduğumuz çağ, giderek artan vahşet haberleri karşısında vicdanların sessizleştiği, insanların şiddeti “olağan” görme tehlikesiyle yüzleştiği bir dönem olarak tanımlanıyor.
Yine de Minguzzi cinayeti, bu sessizliği bir nebze bozdu; olayın ardından toplum vicdanı harekete geçerek güçlü bir tepki verdi. Gencin ölümü üzerine yüzlerce insan adliye önünde toplanarak “Ahmet için adalet, başka Ahmetler olmasın!” diye slogan attı. Bu tepki, yalnızca masum bir çocuğun hunharca katledilmesine duyulan öfkenin değil, aynı zamanda herkesin kendi evladı için duyduğu endişenin dışavurumuydu. Bir anne “Kendi çocuklarımın başına gelmesin diye Trabzon’dan geldim” derken, bir diğeri ülkede yaşanan güvencesizlikten dem vurarak nerede bir ses yükselse destek olmaya çalıştığını söylüyordu. Toplumun farklı kesimlerinden insanların adalet talebiyle bir araya gelmesi, kaybolmaya yüz tutan vicdanın henüz tamamen sönmediğini gösteriyordu. “Sessizleşen vicdanlar” çağında böylesi bir dayanışma, şiddet karşısında toplumsal duyarlılığın hâlâ diri kalabileceğine işaret etti.
Bu makale, Mattia Ahmet Minguzzi cinayetini merkeze alarak birey-toplum ilişkisini çok katmanlı ve eleştirel bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Olay üzerinden, bireysel şiddetin psikodinamiklerinden toplumsal değer erozyonuna, gençlik ve kentsel marjinallikten empati yoksunluğu ve narsisizme, hukuk ve adalet algısından medya ve duyarsızlaşma kültürüne, kolektif bilinçdışından felsefi anlamsızlık sorununa kadar geniş bir yelpazede analiz yapılacaktır. Böylece tek bir trajik vakadan yola çıkarak, modern toplumun ruhsal anatomisi masaya yatırılacak ve şiddetin gölgesinde insanlığın geleceği tartışılacaktır. Bu disiplinlerarası çalışma psikoloji, felsefe, sosyoloji, hukuk ve medya çalışmalarını harmanlayarak, görünürde münferit bir olayın arka planındaki derin dinamikleri anlamlandırmaya çalışacaktır.
Bireysel Şiddetin Psikodinamiği: Failin Zihinsel Haritası
Henüz 15-16 yaşlarındaki faillerin böylesine acımasız bir cinayeti işlemeleri, insanın aklına öncelikle “Nasıl bir zihinsel süreç sonucunda çocuk denecek yaştaki bireyler bu noktaya varabilir?” sorusunu getirmektedir. Bireysel şiddetin psikodinamiği, failin zihin dünyasında şiddeti mümkün kılan duygu-düşünce örüntülerini ve kişilik özelliklerini irdelemeyi gerektirir. Bu vakada tanık ifadeleri, saldırganların eylem sırasında ve sonrasında soğukkanlı ve pişmanlık göstermeyen bir tavır içinde olduklarını belirtmiştir
. Bu soğukkanlılık ve empati yoksunluğu, fail profilinde antisosyal kişilik özelliklerini akla getirmektedir. Nitekim antisosyal kişilik bozukluğu (sosyopati) göstergeleri arasında başkalarının acısına kayıtsızlık, suç davranışına eğilim, pişmanlık duymama ve empatinin yokluğu sayılır. Her ne kadar bu çocukların resmi bir psikiyatrik tanısı olmasa da, sergiledikleri şiddetin arkasında benzer mekanizmaların bulunabileceği söylenebilir.
Empati eksikliği, bireysel şiddetin en önemli psikolojik etmenlerinden biridir. Empati kurma becerisinin ciddi ölçüde zayıflaması, bir insanın karşısındakini “öteki” olarak değil adeta bir nesne gibi görmesine yol açar. Psikolog Simon Baron-Cohen’in “zer0 empathy” kuramına göre, insan zalimliğinin kökeninde empati yoksunluğu yatar ve bu durum Nazi kamp doktorlarının vahşetinden okul katliamlarını gerçekleştiren gençlere kadar birçok uç örnekte kendini gösterir. Empati devre dışı kaldığında, fail kurbanın acısını hissedemez; vicdan mekanizması da çalışmadığı için şiddet eylemi kişinin gözünde normalleşir. Bu perspektiften bakıldığında, Minguzzi’nin katillerinin de empati yetileri körelmiş, başkasının canını kendi istekleri uğruna hiçe sayabilen bir zihin yapısına büründükleri düşünülebilir. Özellikle gelişim çağındaki çocuklar ve ergenlerde merhamet duygusunun yeterince gelişmemiş olması halinde, uygun yönlendirme yoksa, şiddet bir sorun çözme aracı olarak benimsenebilmektedir.
Failin zihinsel haritasını çizerken göz önüne alınması gereken bir diğer boyut, narsisistik yaralanma ve öfke tepkisidir. Ergenlik döneminde kimlik arayışı ve egonun kırılganlığı üst düzeydedir. Basına yansıyan bilgilere göre Mattia, pazar yerinde bu çocuklarla bir tartışma yaşamış, çevredekiler araya girerek tarafları ayırmıştır. Ancak tartışma sonlandıktan bir süre sonra çocuklar geri dönüp öldürücü saldırıyı gerçekleştirmiştir. Bu durum, faillerin muhtemelen yaşadıkları kavgada “yenilme” veya küçük düşme hissini hazmedemediklerini, egolarına yediremediklerini düşündürüyor. Narsisistik kişilik özellikleri taşıyan bireyler eleştiri, aşağılanma veya mağlubiyet karşısında orantısız öfke patlamaları gösterebilirler. Bir ergen, kendini ispatlama dürtüsüyle ve “onur meselesi” haline getirdiği bir tartışmanın intikamını almak için şiddete başvurmuş olabilir. Bu açıdan, grubun bisikletlerine çarpmak gibi ufak bir mesele bile maço bir “gurur” anlayışıyla ölümcül şiddete tırmanmış olabilir – özellikle de sosyal çevrelerinde şiddetin bir güç göstergesi olarak değer gördüğü bir ortamda büyüdülerse.
Ayrıca gelişimsel nörofizyoloji de fail davranışını anlamada önemlidir. Modern nöropsikoloji araştırmaları, insan beyninin özellikle ön korteks (prefrontal korteks) bölgesinin 20’li yaşların ortalarına dek tam olgunlaşmadığını göstermektedir. Ön korteks, dürtü kontrolü, yargılama ve empati gibi işlevlerden sorumludur. Ergenlikte bu bölgenin henüz tam gelişmemiş olması, duyguların kontrolsüzce davranışa dönüşmesini kolaylaştırır. Eğer bu biyolojik hassasiyete ek olarak çocukluk çağında kronik travma, istismar veya aile içi şiddet görme gibi deneyimler de varsa, gencin şiddet sarmalına girme olasılığı artar. Ne yazık ki Türkiye’de suça sürüklenen çocukların önemli bir kısmı parçalanmış ailelerden gelmekte veya sokakta büyümektedir. Fail profilini anlamak için, kişisel geçmişlerindeki ihmal ve istismarın da izlerini aramak gerekir. Örneğin uzun yıllar çocuk ıslah evlerinde çalışmış uzmanlar, ciddi suç işlemiş birçok çocuğun erken yaşta şiddete maruz kaldığını ve şiddeti iletişim dili olarak öğrendiğini belirtmektedir (bu tür saha çalışmaları literatürde geniş yer tutar). Minguzzi’nin katillerinin özgeçmişleri kamuoyuna yansımamıştır ancak genel risk faktörleri düşünüldüğünde, eğitim sisteminden kopma, aile denetimsizliği, sosyal çevrede şiddet normalleşmesi gibi unsurlar muhtemelen mevcuttur.
Özetle, bireysel şiddetin psikodinamiği karmaşık ve çok boyutludur: biyolojik dürtüler, empati ve ahlak gelişimi, kişilik yapısı, geçmiş travmalar, ego dinamikleri ve anlık tetikleyiciler bir araya gelerek failin zihinsel haritasını oluşturur. Freud’un kuramına göre insan doğasında Eros (yaşama içgüdüsü) ile Thanatos (ölüm/yıkım içgüdüsü) sürekli bir çatışma halindedir; uygarlık, bireyin saldırgan dürtülerini baskılayıp denetim altına almakla mümkündür. Eğer bireyin iç dünyasında bu denetim mekanizmaları (vicdan, empati, korku, utanç vb.) zayıflar veya toplum tarafından düzgün kanalize edilmezse, Thanatos’un serbest kalması an meselesidir. Minguzzi’nin genç katilleri özelinde, içlerindeki saldırgan potansiyeli dizginleyecek ahlaki ve duygusal engellerin yeterince inşa edilmediği, neticede şiddetin önündeki bariyerlerin yıkıldığı görülmektedir. Failin zihninde kurban artık bir insan olarak değil, “yok edilmesi gereken bir hedef” olarak belirdiğinde, en uç şiddet fiili bile mümkün hale gelmektedir.
Toplumsal Çürüme ve Şiddet: Değerlerin Erozyonu
Bireysel düzeydeki bu vahşetin arka planında, onu mümkün kılan daha geniş bir toplumsal bağlam olduğu açıktır. Tekil bir suç, içinde filizlendiği toplumsal-kültürel ortamdan bağımsız düşünülemez. Son yıllarda Türkiye’de (ve aslında dünyanın pek çok yerinde) art arda yaşanan şiddet olayları, insanların zihninde ortak bir kavramı çağrıştırır oldu: “Toplumsal çürüme.” Günlük sohbetlerde, sosyal medyada veya haberlerde duydukları inanılmaz suç öykülerini anlamlandırmaya çalışan insanlar, sıkça “toplum nereye gidiyor, ahlaki çöküş yaşıyoruz” şeklinde serzenişte bulunuyor. Toplumsal çürüme, genel olarak ahlaki ve etik değerlerin aşınması, kural tanımazlığın ve cezasızlığın hüküm sürmesi, insanların birbirine güveninin azalması şeklinde tarif ediliyor. Minguzzi cinayeti de tam olarak bu algıyı besleyen bir örnek olarak görüldü: Güpegündüz kalabalık bir alanda bir çocuğun öldürülmesi, üstelik faillerin birer çocuk olması, “toplumda artık hiçbir değer kalmadı mı?” sorusunu sordurttu.
Değerlerin erozyonu, şiddetin toplumsal zeminde kök salmasına uygun bir iklim yaratır. Geleneksel olarak bir arada yaşamayı kolaylaştıran insani değerler – saygı, merhamet, dürüstlük, yardımlaşma, hoşgörü gibi – zayıfladığında, geriye çıplak çıkar ilişkileri ve güç mücadeleleri kalır. Modern yaşamın getirdiği yoğun rekabet, ekonomik eşitsizlikler ve bireyciliğin yüceltilmesi, ortak değer setini çözmeye başladı. Sosyolog Émile Durkheim bundan bir asır önce bu tür bir değer boşluğunu “anomi” kavramıyla açıklamıştı: Toplumsal normların zayıflamasıyla insanlar için neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair kolektif mutabakat bozulur, bu da suça ve intihara meyli artırır. Günümüzde Türkiye’de yaşananlar tam bir anomik tablo ortaya koymasa da, genç nesillerin büyük kısmının gelecek umudu olmadan büyümesi, eğitim sisteminin ve aile yapısının sarsılması, değer aktarımında kopukluklar olduğu yönünde işaretler veriyor. Bir yanda köşe dönmecilik, rüşvet, haksız kazanç örnekleri; diğer yanda adalet duygusunu inciten kararlar, güçlüye dokunulmayan ama güçsüzün ezildiği vakalar… Tüm bunlar toplumda adalete ve düzene olan inancı sarsarak, “madem herkes böyle, ben de kuralsız yaşarım” diyen bireylerin çoğalmasına zemin hazırlıyor.
Medyaya yansıyan sayısız trajik olay bu ahlaki çözülmenin belirtileri gibidir. Örneğin her gün haberlerde birkaç kadın cinayeti, çocuk istismarı, mafyavari hesaplaşma, sokak ortasında maganda kurşunuyla can veren masumlar yer alıyor. Bir yorumcu, bir gün içinde gelen haberlerin bile ülkedeki çürümenin boyutunu tokat gibi yüzümüze çarptığını söylüyor: Kumar borcu yüzünden adam öldürenlerden, sabıka kaydı kabarık birinin 7 kişiyi katletmesine kadar ardı arkası kesilmeyen şiddet vakaları yaşanıyor. Özellikle gençler arasında şiddet ve suç oranlarının artışı dikkat çekici. Umut Vakfı’nın bir değerlendirmesi, son dönemde liseli gençler arasında dahi ölümle sonuçlanan kavgaların sıklaştığını, hatta bazı bölgelerde çocukların çeteleştiğini belirtmektedir. Bu tablo, genç nesillerin değer buhranı içinde kaybolduğunu, sağlıklı bir kimlik ve ahlak geliştiremediklerini düşündürüyor.
Toplumsal çürüme olgusunun önemli bir ayağı da cezasızlık hissidir (bu konu bir sonraki bölümde ayrıntılı ele alınacaktır). Eğer insanlar kural çiğneyenlerin yanına kâr kaldığını, suç işleyenlerin hak ettiği cezayı bulmadığını düşünürse, kurallara uymanın anlamına dair inançları zayıflar. Türkiye’de son yıllarda adalet sistemine güvensizlik maalesef yaygınlaşmıştır. Rüşvet skandalları, torpil iddiaları bir yana, özellikle kadına şiddet veya çocuklara karşı suçlarda mahkemelerin verdiği tartışmalı kararlar (örneğin haksız tahrik indirimiyle katillere düşük cezalar verilmesi gibi) kamu vicdanını yaralamaktadır. Bu durum, genel bir norm gevşemesi yaratarak “nasıl olsa ciddi bir bedel ödemezsin” düşüncesiyle şiddetin önünü açabilir. Nitekim bir analizde, sokak ortasında yaşanan şiddet olaylarının günlük yaşamı güvensiz kıldığı ve “toplumsal değerlerdeki erozyonun bireylerin ruh sağlığını tehdit ettiği” vurgulanmıştır. İnsanlar etrafta bu kadar kötülük görüp de bir yaptırım olmadığını hissettikçe, ya kendi içlerine kapanıp umutsuzluğa düşmekte ya da aynı değersizleşme hissine kapılıp suça karışabilmektedir.
Elbette “toplumsal çürüme” kavramı eleştirel bir şekilde de ele alınmalıdır. Bazı düşünürler, bu kavramın fazla genelleyici olabileceğini ve tarihsel ve yapısal sorunları günah keçisi ilan etme riski barındırdığını belirtir. Yani sanki altın bir geçmiş vardı da şimdi bozulduk gibi nostaljik bir yanılgıya kapılmak doğru olmaz. Şiddet ve değer çatışmaları tarihin her döneminde vardı. Ancak bugünün farkı, moderniteyle birlikte gelen hızlı değişim ve belirsizlik ortamında, geleneksel değerlerin çözülüp yerine yenilerinin konamaması olabilir. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız akışkan modern dünyada ahlaki bağların zayıfladığını ve bir tür “ahlaki körleşme” yaşandığını dile getirir. Bauman’a göre geç modern toplumlarda insanlar birbirlerine karşı daha kayıtsız hale gelmekte, sorumluluk duygusu bulanıklaşmaktadır (Bauman ve Donskis, Moral Blindness: The Loss of Sensitivity in Liquid Modernity, 2013). Bu duyarlık yitimi, toplumsal çürüme dediğimiz olgunun teorik bir çerçevesi sayılabilir. Gerçekten de komşusunun başına gelen felakete bigâne kalan, yolda dayak yiyen birine karışmadan yürüyüp giden, hatta bunu cep telefonuyla videoya çekip “içerik” olarak tüketen insanların çoğaldığı bir çağdayız. Değer erozyonu tam da böyle tezahür ediyor: Vicdanlar sessizleşiyor, bireyler yalnız kendini kurtarma derdine düşüyor ve bir arada yaşamanın asgari şartı olan karşılıklı saygı ve merhamet hissi dumura uğruyor.
Minguzzi cinayeti, işte bu büyük resmin içinde bir küçük karenin trajik hikâyesidir. Bireysel bir vahşet eylemi olsa da, arka planda koskoca bir toplumun suça gebe hale gelişinin izlerini taşır. Genç failler belki de kendi içlerinde bu toplumsal çürümenin kurbanlarıydı: Sağlıklı değerlerle donanmadılar, geleceğe dair umut aşılanmadı, şiddeti norm haline getiren bir çevrede büyüdüler. Toplumsal dokudaki bozulma onlara yansıdı ve sonunda bir başka masum bireyin hayatına mal oldu. O halde çözüm de sadece bireysel ceza ile sınırlı olamaz; toplumsal iyileşme, değerlerin yeniden inşası, adalet duygusunun tesisi ile mümkün olabilir. Bu yönüyle Minguzzi davası, tüm toplumun kendine ayna tutması gereken bir ibret vesikası niteliğindedir.
Gençlik, Kentsel Marjinallik ve Kamusal Alan Deneyimi
Mattia Ahmet Minguzzi’nin öldürüldüğü koşullara baktığımızda, olayın bir kamusal mekânda ve gençler arasında cereyan ettiğini görüyoruz. Saldırı, İstanbul’un kozmopolit semtlerinden Kadıköy’de, sabah saatlerinde kurulan bir pazarda gerçekleşti. Fail konumundaki çocuklar ile mağdur arasında önceden bir husumet olmadığı, orada tesadüfen karşılaşıp tartıştıkları anlaşılıyor. Bu da, büyük kent hayatının anonim ve öngörülemez doğasının şiddetle kesiştiği bir duruma işaret ediyor. Kentsel marjinallik, metropol yaşamında özellikle gençlerin deneyimlediği dışlanma, aidiyetsizlik ve çatışma hallerini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Gündelik dilde “varoş gençliği” veya “sokak çocukları” gibi ifadelerle tarif edilen kesimler, kentin merkezindeki yaşama kültürel veya ekonomik olarak tam entegre olamayan, çoğu kez kendi alt kültürlerini oluşturan gençlerdir. Bu vakada da fail çocukların sabahın erken saatinde okul yerine pazarda dolaşıyor olmaları, muhtemel bir eğitimden kopuş ve boşlukta sürüklenme haline işaret ediyor olabilir. Okula devam etmeyen veya işe yerleşemeyen gençler, kentin kamusal alanlarını “boş zaman mekânı” ve güç gösterisi sahnesi olarak kullanmaya başlarlar.
Büyükşehirlerde, özellikle İstanbul gibi metropollerde, farklı sosyo-ekonomik kesimlerden gençler dar kamusal alanları paylaşmak durumunda kalıyor. Alışveriş pazarları, meydanlar, sokaklar, parklar – buralar bir yandan şehir hayatının canlı mekânları iken, öte yandan marjinal grupların da görünür olduğu sahnelerdir. Bisikletli bir genç grubu ile pazara alışverişe gelmiş bir gencin tartışması, farklı mekânsal pratiklerin çarpışması olarak okunabilir: Bir tarafta belki günü orada “sarkarak” geçiren, kendi bölgesinde hüküm sürmek isteyen bir grup; diğer tarafta günlük rutin işini yapan biri. Kent sosyolojisinde, kamusal alanın kimin tarafından ve nasıl kullanılacağı konusunda mekân kavgaları olağan kabul edilir. Ancak işin içine marjinallik ve dışlanmışlık girince, bu tür karşılaşmalar şiddetli çatışmalara dönüşebilir. Özellikle varoşlardan merkeze gelen gençler, kendilerini merkezdekilerden aşağılanmış hissederlerse, en ufak kıvılcımda şiddetle karşılık verebilirler. Bu, bir bakıma kimlik ve haysiyet mücadelesinin çarpık bir dışavurumudur.
Kamusal alanda gençlerin yaşadığı deneyimi şekillendiren bir diğer unsur, gözetimsizlik ve otorite boşluğudur. Gelen bilgilere göre Minguzzi ile bisikletli grup arasındaki ilk tartışma anında civardaki yetişkinler araya girip kavgayı sonlandırmışlar. Ne var ki grup uzaklaştıktan sonra kimse bu çocukların peşine düşmemiş veya potansiyel tehlikeyi fark etmemiş olacak ki, fail B.B. kısa süre sonra geri dönüp cinayeti gerçekleştirebilmiştir. Bu, büyük şehirde güvenlik ve denetimin sınırlı oluşuna işaret ediyor. Okul çağındaki çocukların okul saati dışarıda başıboş gezebildiği, üzerlerinde bıçak taşıyabildiği bir ortam var karşımızda. Toplum olarak kamusal alanlarda ortak sorumluluk duygumuzu yitirdiğimiz söylenebilir. Geçmişte mahalle kültürü içinde “ayıp olur, büyük var” diyerek frenlenen gençlik taşkınlıkları, anonim kalabalık içinde denetimsiz kalıyor. Kentte herkes birbirine yabancı olduğundan, bir gencin suça meyilli davranışını fark etsek bile çoğu zaman karışmamayı yeğliyoruz. Bu durumda, bireycilik ve duyarsızlık kentsel mekânda şiddetin zeminini hazırlıyor diyebiliriz.
“Kentsel marjinallik” ayrıca yoksulluk ve mekânsal ayrışma boyutuyla da ele alınmalı. Büyük şehirlerde gelir eşitsizliği keskin oldukça, zengin ile fakirin, merkeze ait olan ile dışlananın günlük hayatları iç içe geçer fakat birbirine değmez hale gelir. Bir yanda lüks sitelerde yaşayan, özel okullara giden gençler; diğer yanda gecekondu mahallerinden çıkıp sokakta vakit öldüren gençler… Bu iki dünya arasındaki uçurum, marjinal kesimde bir öfke ve kıskançlık duygusu yaratabilir. Kent içinde görünmez duvarlar oluşur; bir grup gencin “mekânı” olarak görülen bir sokaktan başka türde bir genç geçtiğinde çatışma çıkabilir. Fransa’da banliyö gençliği ile şehir sakinleri arasındaki gerilimler veya ABD’de getto gençliğiyle ötekiler arasındaki çatışmalar buna örnektir. Türkiye’de de kentin çeperlerinden gelen gençler çoğu zaman merkezdekilerce “tehdit” veya “potansiyel suçlu” olarak damgalanıyor. Bu damgalama da bir kendini gerçekleştiren kehanet gibi, gencin suça itilmesine katkıda bulunuyor. Birikim Dergisi’nde Wacquant’ın marjinallik analizi üzerine bir yazıda, ileri marjinalliğin şehirde izole ve damgalı bölgeler yarattığı; bu “cezalı alanlar”ın hem yukarıdan hem aşağıdan dışlanıp şiddet ve yoksunluk mekânları olarak görüldüğü belirtilmiştir. İşte bu bölgesel damgalama, oralardan çıkan gençlerin tüm kente yayılan bir kimlik krizine sürüklenmesine yol açabilir.
Minguzzi olayında fail çocukların tam olarak hangi sosyo-ekonomik arka plandan geldiklerini bilmiyoruz. Ancak yaşlarının 15-16 oluşu, o saatte okulda olmayışları ve şiddete yatkın bir grup halinde dolaşmaları, yüksek ihtimalle kent yoksulluğu ve aile denetimsizliğiyle bağlantılıdır. “Suça sürüklenen çocuk” ifadesi boşuna değildir; genelde bu çocuklar için ailenin, okulun ve sosyal hizmetlerin koruma kalkanı yetersiz kalmıştır. Kentsel deneyimleri, çoğunlukla şiddete maruz kalarak veya şiddeti model alarak şekillenmiştir. Sokakta büyüyen bir çocuk, kendini savunmak ve saygı görmek için güç kullanmayı öğrenir. Basit bir tartışmada bile geri adım atmanın zayıflık sayıldığı bir alt kültürde, “delikanlılık” onuru adına bıçağa sarılmak maalesef şaşırtıcı değildir. Nitekim İstanbul’un bazı semtlerinde gençler arasında bıçak taşıma, grupla gezip kavga çıkarma gibi davranışlar neredeyse normale dönüşmüştür. Bu alt kültürün beslendiği kaynaklar arasında mahalle efsaneleri, bazı arabesk veya rap şarkı sözleri, şiddeti yücelten filmler de sayılabilir. Örneğin bir dönem popüler olan bazı Türkçe rap şarkıları, mahaller arası kavgaları ve bıçak çekmeyi adeta bir “erkeklik” göstergesi olarak anlatmıştır. Böyle bir kültürel iklim, kentteki marjinal gençlere yön verir.
Öte yandan, kentin kamusal alanında genelde güvenlik güçlerinin varlığının yetersizliği de bir etkendir. Özellikle büyük pazaryeri gibi kalabalık yerlerde devriye gezen sivil polislerin veya zabıtaların caydırıcılığı olabilirdi. O sabah orada bir polis devriyesi olsaydı belki de bu çocuklar bıçak çekmeye cüret edemezdi. Kentsel güvenlik politikalarının yalnızca suç sonrası cezalandırmaya değil, suç öncesi önleyici tedbirlere odaklanması gerekir. Gençlerin yoğun bulunduğu bölgelerde sosyal hizmet uzmanları, gençlik merkezleri, spor ve sanat faaliyetleri ile genç enerjisi yapıcı mecralara kanalize edilebilir. Aksi takdirde, kent meydanları adeta birer Hobbes’çu doğa durumuna sahne olur: Yani devlet otoritesinin görünmediği boşluklarda her koyun kendi bacağından asılır misali, güçlü olanın zayıfı ezdiği mini kaoslar yaşanır.
Sonuç olarak, gençlik, kentsel marjinallik ve kamusal alan deneyimi birbiriyle yakından ilişkilidir ve Minguzzi olayı bu ilişkinin trajik bir örneğini sunmaktadır. Kentte marjinalleşen gençler, kamusal alanı bir çatışma arenasına dönüştürebilir; bu, onların aidiyet ve ifade arayışının patolojik bir sonucudur. Bu nedenle, toplumsal çözümlemelerde suça itilen gençlerin kent deneyimini anlamak kritik önem taşır. Onları suça iten koşullar – yoksulluk, eğitimsizlik, ayrımcılık, otorite boşluğu – giderilmedikçe, benzer olayların önüne geçmek zor olacaktır. Bir CHP yöneticisinin Minguzzi davası sonrası yaptığı açıklamada dediği gibi: “Gençlerimizin içine düştüğü şiddet sarmalını çözmek için bütüncül ve uzun vadeli politikalar şart.” (CHP’li Suat Özçağdaş’ın duruşma sonrası demeci). Bu da ancak kentsel politikaların gençlik lehine dönüştürülmesi, marjinal mahallelerin sosyo-ekonomik olarak desteklenmesi ve kamusal alanların herkes için güvenli kılınmasıyla mümkün olabilir.
Empati Yoksunluğu, Narsisizm ve Öteki’nin Silinmesi
Şiddet eylemlerinin temelinde sıkça vurgulandığı üzere empati yoksunluğu önemli bir yer tutar. Empati, bir başkasının duygu ve deneyimini içselleştirip anlayabilme kapasitesidir; tam da insanı insan yapan, başkalarının acısını dindirmeye iten ahlaki duygunun çekirdeğidir. Ne var ki, günümüz toplumunda empati kurma becerisi çeşitli nedenlerle aşınmaktadır. Bireysel düzeyde ise bazı insanlar –özellikle de ağır narsisistik veya antisosyal özellikler taşıyanlar– neredeyse empati yoksunu bir zihinle hareket ederler. Bu durumda karşısındaki insan artık bir öteki değildir; fail, muhatabını kendi benliğinin dışladığı, değersiz bir nesneye indirger. Bu psikolojik süreç, “Öteki’nin silinmesi” olarak adlandırılabilir. Emanuel Levinas’ın etik felsefesinde “Öteki’nin yüzü” ile simgelenen, karşımızdaki insanın bize çağrıda bulunan varlığı böylesi durumlarda görünmez hale gelir. Fail, kurbanın yüzünde kendine bir çağrı, bir yasak görmez; aksine, kendi arzusunu gerçekleştirmeye engel bir engel görür. Böylece şiddet, bir başkasına yapılan eylem olmaktan çıkar; failin gözünde sanki bir nesneyi parçalamak kadar nötr bir davranışa dönüşür.
Minguzzi cinayetinde saldırganların sergilediği tavır tam da bu ötekini yok sayma haline işaret ediyor. Tanıklar, çocukların cinayetten sonra kaçarken soğukkanlı ve pişman olmasıklarını, sanki önemli bir şey yapmamış gibi davrandıklarını anlatmışlardır. Bu soğukkanlılık, ne denli duyarsızlaşmış olduklarını gösteriyor. 15-16 yaşındaki bu gençlerin, akranları bir çocuğu bıçaklarken hissettikleri – ya da hissetmedikleri – duygular üzerine düşündüğümüzde, belki de korkutucu bir boşlukla karşılaşırız. Normal gelişim gösteren bir insan birine fiziksel zarar verdiğinde suçluluk, utanç, acıma gibi duygular hisseder. Oysa empati yoksunu fail, kurbanın çektiği acıyı idrak bile edemez; tek odaklandığı kendi öfkesi veya tatmin duygusudur. Bu da ahlaki bir felç durumudur. Psikiyatrist Simon Baron-Cohen’in “Kötülüğün Anatomisi” adlı çalışmasında belirttiği gibi, klinik olarak empati devre dışı kaldığında insan zalimleşebilir ve “sıfır derecede empati”ye sahip bireyler en uç zulümleri yapabilir. Narsisistik kişilik bozukluğu ve psikopati gibi durumlar bunun uç örnekleridir, ortak noktaları empati eksikliğidir. Bu gençleri bu denli empati yoksunu yapan neydi? Belki aileden sevgi ve ilgi görmeden büyümüş olmaları, belki şiddet dolu ortamlarda normal duygusal gelişimlerinin sekteye uğraması… Sonuçta kurbanları Mattia’yı bir insan olarak değil de, kendi hınçlarının nesnesi olarak gördükleri açıktır.
Narsisizm, empati yoksunluğuyla el ele giden bir başka boyuttur. Narsisistik bireyler kendilerini merkezde görür ve başkalarını kendi istek ve ihtiyaçlarına hizmet eden figürler olarak algılar. Başkalarının duyguları veya hakları onların gözünde ikincil, hattâ önemsizdir. Bu tür kişiler sınırlandırılmaya, engellenmeye tahammül edemezler; birisi onlara karşı çıkarsa bunu kişisel bir saldırı gibi algılarlar. Minguzzi ile fail çocuklar arasındaki basit anlaşmazlığın fail tarafından “bana saygısızlık yaptı” şeklinde narsisistik bir hakaret olarak algılanmış olması mümkündür. Eğer öyleyse, fail kendi grandiyöz benlik tasarımını korumak adına intikamcı bir öfkeyle hareket etmiş olabilir. Narsisizmin tehlikeli yanı, başkalarının varlığını sadece kendinin bir uzantısı olarak görmek veya tamamen yok saymaktır. Freud’un terimiyle söylersek, aşırı narsisistik kişide süperego (üst benlik, vicdan) tam olarak gelişemez; dolayısıyla id’in (dürtülerin) tatmini her şeyin önüne geçer. Bu psikodinamik de empati eksikliğiyle birleşince, ötekinin silinmesi kaçınılmaz olur.
Burada “Öteki’nin silinmesi” kavramını biraz daha açmak gerekirse: Toplumsal şiddetin pek çok biçiminde fail, kurbanı belirli bir kategoriye indirger ve onun bireyselliğini yok eder. Irkçı şiddette kurban sadece bir “yabancı”dır; kadın cinayetlerinde kurban sadece bir “namussuz kadın” veya “söz dinlemeyen eş”tir; okul zorbalığında kurban sadece “ezik”tir; sokak kavgasında karşı taraf sadece “düşman”dır. Bu etiketlemeler, failin kurbanı insanlık ortak paydasından çıkarıp, kendince meşru gördüğü bir hedef haline sokmasına yarar. Böylece failin vicdanı rahatsız olmaz, çünkü o artık bir insana zarar verdiğini düşünmez; hakettiğini düşündüğü bir nesneyi cezalandırıyordur. Levinas, etik ilişkide ötekinin yüzünün bize “öldürmeyeceksin” emrini ilettiğini söyler. Ama fail ötekinin yüzüne bakmayı reddeder, onu görünmez kılar. Bu cinayette de çocukların Mattia’yı yere düştükten sonra bile tekmelemeleri, tamamen gözlerinde değersizleştirdiklerini gösterir. Adeta cansız bir nesneye yönelir gibi acımasızca saldırmışlardır.
Toplumsal düzeyde de empati erozyonu ve narsisizm kültürü bir arada ilerleyerek şiddeti körükleyebilir. Günümüzün neoliberal kültürü bireyi aşırı şekilde özneleştirip her şeyi “ben” eksenine oturtma eğilimindedir. Sosyal medya çağında genç kuşaklar sürekli bir kendini teşhir ve onaylanma döngüsüne maruz kalıyor, bu da narsisistik özellikleri besliyor. Araştırmalar, son yıllarda gençler arasında empati düzeylerinde düşüş ve narsisizm skorlarında artış olduğunu göstermiştir (özellikle ABD’de yapılan bazı sosyal psikoloji çalışmaları bu eğilime dikkat çekiyor). Eğer bir çocuk kendini dünyanın merkezinde görerek büyür ve kimseye hesap vermemeyi öğrenirse, bir gün biri onun arzusuna engel olduğunda şiddete başvurması daha olasıdır. Aynı şekilde, dijital çağın getirdiği sürekli ekran aracıyla iletişim de gerçek insani temasları azaltıp empati gelişimini sekteye uğratabilir. Yüz yüze gelmek, karşımızdakinin acısını gözlerinde görmek, vicdanı uyandıran bir deneyimdir; oysa ekranlardan veya uzak mesafelerden iletişimde bu boyut eksik kalır. Bu nedenle bazı kuramcılar modern toplumda bir “empati krizi” yaşandığını dile getiriyorlar. Örneğin Sherry Turkle gibi teknoloji sosyologları, gençlerin yalnız birlikte (alone together) bir dünyada, duygusal bağ kurma becerilerini yitirme riskiyle büyüdüklerini anlatıyor.
Empati yoksunluğu ve narsisizm, sadece bireysel karakter sorunları değil, aynı zamanda bir kültür sorunu. Televizyonlarda sabah akşam kavga programları, reality show’larda küçük düşürmeler, internet meme’lerinde zorbalık ve alay hüküm sürerken, merhamet ve anlayış geri planda kalıyor. Toplum olarak giderek başkalarının acısına duyarsız hale geliyoruz; bir trajediye birkaç gün üzülüp sonra unutuyoruz. Sontag’ın ifadesiyle, uzaktan acılara bakmak belki anlık bir sarsıntı yaratıyor ama hızla tüketilip etkisini yitiriyor (Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak). Hatta acı görüntülerinin bombardımanı, bir süre sonra hissizleşmeye yol açıyor. Örneğin AA’nın bir haberinde uzmanlar, şiddet görüntülerinin sürekli göz önünde olmasının vahşeti normalleştirdiğini, insanların şiddete tepkisini azalttığını vurguluyorlar. Bu duyarsızlaşma sürecinde empati kasımız giderek zayıflıyor. Öteki’nin acısı, bizim gündelik dertlerimiz arasında küçük bir gürültüye indirgeniyor; bu da toplumsal eşduyum (sosyal vicdan) duygusunu aşındırıyor. Böyle bir iklimde yetişen gençler için birinin yaralanması veya ölmesi çok da sarsıcı bir şey olmayabiliyor. Zira ekranda her gün öldürülenleri izliyor ve belki oyunlarda sanal olarak öldürüyorlar.
Minguzzi olayında fail çocuklar, belki de dijital çağın hiper-gerçeklik algısı içinde, yaptıklarının gerçekliğini bile tam kavrayamamış olabilir. Cinayeti kayda alan kamera ve sonrasında sosyal medyadaki yankılar, olayın “gerçeklik”ten “gösteri”ye dönüşmüş bir yönüne de işaret ediyor. Kim bilir, belki de bu çocuklar o an bir film sahnesi gibi hareket ettiler; bıçaklayıp kaçmayı bir tür oyun sandılar. Yakalanınca ise büyük ihtimal pişmanlık göstermediler, belki hala tam idrak edemediler. Bu spekülasyon elbette, fakat görünen o ki empati ve vicdan duyguları gelişmiş bireyler olsaydılar, o noktaya zaten gelmezlerdi.
Toplum olarak üzerimize düşen, bu empati krizini aşmak ve öteki’nin yeniden görünür kılındığı bir ahlaki iklim yaratmaktır. Eğitim sisteminde empati geliştirmeye yönelik programlar, akran zorbalığıyla etkin mücadele, gençlere yönelik gönüllülük ve sosyal sorumluluk projeleri gibi adımlar önem kazanıyor. Ayrıca medya dilinin şiddeti ve bencilliği yücelten unsurlarına karşı bilinçli olmak gerek. Narsisizm kültürüne karşı, toplumsal dayanışma ve başkasının halinden anlama kültürü teşvik edilmelidir. Eğer her birey kendi küçük narsisistik balonunda yaşar ve yalnız kendi çıkarını düşünürse, toplumsal birliğin temeli çöker. Halbuki büyük felaket anlarında (deprem, salgın vb.) gördük ki insanlar yardımlaşabiliyor, empati devreye girebiliyor. Bunu gündelik hayatta da diri tutmak zorundayız. Öteki’nin silinmesi yerine, Öteki’nin yüzüne bakabilen, ondan sorumluluk duyan bireyler yetiştirmek, belki de şiddetin panzehiri olacaktır.
Hukuk, Adalet ve Cezasızlık Algısı: Suçun Normalleşmesi
Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti sonrası Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri, faillerin yaşlarının küçük olması nedeniyle hukuki sürecin nasıl işleyeceği ve bunun kamu vicdanını tatmin edip etmeyeceği idi. Zira Türk Ceza Kanunu’na göre 18 yaşından küçükler “çocuk” kabul edilmekte ve işledikleri suçlarda belirli oranlarda ceza indirimi uygulanmaktadır. Bu davadaki failler 15 ve 16 yaşlarında olduklarından, kanunen ağırlaştırılmış müebbet hapis öngörülen kasten öldürme suçundan hüküm giyseler bile cezaları indirimle 12-15 yıla çevrilecektir. Dahası, infaz yasaları gereği bu cezanın tamamını yatmayıp iyi hal ve koşullu salıverme ile yaklaşık 10 yıl içinde serbest kalma ihtimalleri bile vardır. İşte tam da bu noktada toplumda büyük bir “cezasızlık algısı” belirmektedir: İnsanlar bu vahşi cinayeti işleyen çocukların çok kısa sürede toplum arasına karışabileceği düşüncesiyle dehşete kapıldılar.
Davanın ilk duruşması öncesi adliye önünde toplanan kalabalığın en gür sloganlarından biri “Yetişkinler gibi yargılansınlar!” talebiydi. Halkın önemli bir kesimi, fiilin vahameti karşısında faillerin yaş indiriminden yararlanmamalarını, yani en ağır cezaya çarptırılmalarını istiyordu. Sosyal medyada da bu konuda bir kutuplaşma oluştu: Bir taraf “canavarca hisle adam öldüren 15-16 yaşında birine çocuk demem, asılmalı” derken, diğer taraf hukukun evrensel ilkelerinin çiğnenmemesi gerektiğini, çocuk suçlulara ayrı rejim uygulamanın medeniyet göstergesi olduğunu savundu. Peki hukuken durum nedir? Türk Ceza Kanunu (TCK) madde 31, 12-15 ve 15-18 yaş grupları için ceza sorumluluğunu düzenler. 15-18 yaş arasında olanlar eylemlerinin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine sahip kabul edilir, ancak yaş küçüklüğü sebebiyle zorunlu ceza indirimi uygulanır. Bu indirimle müebbet hapis cezası 12 ila 15 yıl arası hapse çevrilir, diğer cezalar da benzer oranda düşer. Yani yasa koyucu, fail çocuk dahi olsa işlediği fiilin ağırlığını tamamen gözardı etmemekte, ancak rehabilitasyon şansını da gözeterek cezada indirime gitmektedir.
Bu yasal çerçeve, Minguzzi vakasında aile ve kamuoyu için tatmin edici görünmedi. Baba Andrea Minguzzi ve anne Yasemin Minguzzi, medyaya verdikleri demeçlerde faillerin “katil katildir, yaşına bakılmasın” diyerek en ağır cezayı almalarını beklediklerini açıkça dile getirdiler. Acılı anne, “Bunlara çocuk diyemezsiniz!” diye isyan ettiğini Hürriyet’e beyan etti (Hürriyet, 25 Şubat 2025). Olay, siyasi düzlemde de karşılık buldu: Muhalefet milletvekilleri konuyu Meclis’e taşıyarak suça itilen çocuklar ve çocuk mağdurlar hakkında kapsamlı araştırma yapılması için önerge verdiler. Hatta ailenin talebini ileten bazı vekiller, bu tür ağır suçlarda faillerin kanunen çocuk kapsamından çıkarılmasını sağlayacak yasal değişiklikler bile önerdiler. Görüldüğü gibi, toplum vicdanındaki yara öylesine derindi ki, insanlar hukuk kurallarını zorlayarak da olsa “adaletin tam tecelli etmesini” arzuluyordu.
Burada karşımıza iki önemli mesele çıkıyor: Adalet duygusu ve cezasızlık algısının suçun normalleşmesine etkisi. Birincisi, adalet duygusu salt yazılı kanunların uygulanmasıyla tatmin olmayabilir; mağdurlar ve toplum, verilen cezanın orantılı ve caydırıcı olmasını bekler. Eğer adalet yerini bulmazsa, insanlar kendi adaletlerini arama yoluna gidebilir, bu da linç kültürüne veya hukuka güvensizliğe yol açar. Nitekim Türkiye’de zaman zaman yargı kararlarına tepki olarak sokakta failleri cezalandırma girişimleri veya infialler görülmektedir. İkincisi, cezasızlık algısı dediğimiz şey, sadece hukuken beraat ya da ceza almamak değil, cezanın caydırıcı olmaması durumunda da ortaya çıkar. Yani fail ceza alsa bile eğer bu ceza çok hafif görülürse, kamuoyunda “aslında ceza almadı sayılır” biçiminde bir algı oluşur. Bu algı da potansiyel suçlular için kötü bir mesajdır: “Yap, nasıl olsa az ceza alırsın.” Bu bakımdan, çocuk yaşta işlenen ağır suçlara verilen 12-15 yıl hapis cezası, halkın gözünde hayat boyu süren bir ıstırap karşısında çok düşük kalmaktadır. Üstelik fail 10 yıl sonra genç bir yetişkin olarak topluma döndüğünde, belki de daha da tehlikeli bir suçlu olacak diye endişe edilmektedir.
Ancak bu noktada hukuki ilkeler ile duygusal tepkileri dengelemek gerekir. Evrensel hukuk kuralı, suçta ve cezada şahsilik ile suçta kanunilik ilkeleridir. Yani kişi suç işlediğinde yürürlükteki kanuna göre yargılanır; kamuoyu tepkisine göre ceza biçilemez. Çocuklar için ayrı yargılama usulü de uluslararası sözleşmeler ve çocuk hakları bağlamında geliştirilmiştir. 15-16 yaşında bir çocuğun bilişsel ve ahlaki gelişimi tamamlanmadığı için, topluma kazandırma şansı yetişkinden fazla görülür; bu yüzden tüm modern hukuk sistemleri çocuklara daha düşük cezalar öngörür. Bu yaklaşımın arkasında yatan değer, insan hayatının değişebilir ve geliştirilebilir olduğu inancıdır. Yani bugün katil olan bir çocuk, eğer doğru eğitimi ve rehabilitasyonu alırsa ileride suç işlemeyen bir birey olabilir. Toplum elbette ki öfkelidir, mazur görülebilir; ama hukuk, toplumun öfkesini değil evrensel adalet prensiplerini takip etmek durumundadır. Nitekim Bianet’teki ilgili makalede de vurgulandığı üzere, bazı ülkelerde çocukları yetişkin gibi yargılamak uygulanıyor ama bu, çocuk suçlarını azaltmıyor; önemli olan var olan yasayı doğru uygulayıp en üst sınırdan ceza vermek, aşırı ceza talep etmek yerine mevcut adaleti tam tesis etmektir. Bu bakış açısıyla, belki kamu vicdanını rahatlatmanın yolu hukuku zorlamak değil, davayı yakından izleyip mahkemenin üst sınırdan ceza vermesini sağlamak ve adaletin hızlı işlemesini temin etmektir.
Öte yandan Türkiye’de “cezasızlık kültürü” eleştirisi sadece çocuk suçlular için değil, genel olarak yargının pek çok alanda yetersiz kalmasından kaynaklanıyor. Kadın cinayetlerinde yıllarca ceza indirimi uygulanageldi, haksız tahrik adı altında birçok katile neredeyse ödül gibi indirimler yapıldı (mesela ünlü, Pınar Gültekin davasında failin cezası büyük indirime uğramış, bu toplumda tepki çekmişti. Yolsuzluk dosyalarında çoğu kapatılıyor, siyasi şiddet eylemlerinde sorumlular cezalandırılmıyor. Tüm bunlar birikince, halkın zihninde “bu ülkede kimse hak ettiği cezayı almıyor” gibi genelleşmiş bir kanı oluştu. Bu da bir normalleşme eşiği yaratıyor: Suçlu cezadan korkmazsa daha kolay suç işler. Mesela bir kadın katili bilirse ki yakalansa bile birkaç sene yatıp çıkacak, cinayet işlemeye daha az tereddüt eder. Aynı şekilde gençler de bilirse ki bıçaklama yapıp yakalansalar 10 yıla kalmaz hapisten çıkarlar, kavga anında bıçak kullanmaya daha cüretkâr olabilirler. Bu açıdan cezasızlık algısı, suçu önleyici caydırıcılık mekanizmasını zayıflatır ve suçu adeta rasyonel bir seçenek haline getirir.
Minguzzi’nin katilleri için istenen ceza, iddianameye göre 24 yıla kadar hapis”” “. Bu, çocuk indirimli haliyle, demek ki aslında ağırlaştırılmış müebbet (yani 30 yıl ve üstü) anlamına geliyor. Savcılık olaya gereken ağırlığı vermiş görünüyor. Eğer mahkeme alt sınırdan değil de üst sınıra yakın bir ceza verir ve indirimleri asgari düzeyde tutarsa (örneğin iyi hal indirimi uygulamaz, yaş indirimi dışında başka indirim vermez), belki efektif olarak 15 yıla yakın bir hapis cezası alabilirler. Bu da 15 yaşında biri için 30 yaşına kadar hapiste kalmak demektir. Kamu vicdanı için yeterli midir? Aile için asla yeterli olmayacaktır, bir ömür evlat acısı taşıyacakları düşünülürse… Toplum için de belki tam bir tatmin olmayacak ama hiç olmazsa “devlet gereken cezayı verdi” dedirtebilir.
Burada önemli bir husus da hukukun üstünlüğünün korunması. Şiddet olaylarının yarattığı duygusal infial, bazen yasa dışı veya keyfi cezalandırma taleplerine dönüşebilir (idam cezasının geri getirilmesini isteyenler gibi). Oysa medeni bir toplum, en zor anlarında bile hukuka sarılmak zorundadır. Cezasızlık algısını kırmanın yolu, daha sert cezalar getirmekten ziyade, mevcut yasaları adil ve hızlı şekilde uygulamak, delil karartma veya ceza indirimi gibi açık hukuk skandallarına izin vermemek olmalıdır. Bianet’in analizinde ilginç bir nokta vurgulanmış: Zonguldak’ta bir madenci yakma davasında failler yetişkin yargılanmış ama aldıkları cezalar öyle düşük ki yakında hapisten çıkacaklar. Demek ki yetişkin yargılamak da tek başına çözüm değil; mesele gene yargının tavrına, ceza politikalarının bütünlüğüne gelip dayanıyor.
Özetlemek gerekirse, Minguzzi cinayeti vesilesiyle ortaya çıkan hukuk ve adalet tartışması, bir yandan çocuk adalet sisteminin sınırlarını ve toplumsal beklentileri, diğer yandan genel ceza adaletinin zaaflarını göz önüne serdi. Suçun normalleşmemesi için, ceza adaletinin etkinliği çok kritik. Her şeyden önce, bu davanın örnek teşkil edecek şekilde ciddiyetle yürütülmesi gerekiyor. Toplum, “emsal bir ceza” görmek istiyor ki caydırıcılık olsun. Bu sağlanamazsa, ne yazık ki benzer suçlar için negatif bir emsal oluşabilir. Gençler, “nasıl olsa birkaç yılla kurtulurum” düşüncesine kapılabilirler. Hukukun en temel amacı adaleti sağlamak kadar, yeniden suç işlemeyi önlemektir (spesifik ve genel caydırıcılık). Eğer ceza sistemi bunu başaramazsa, suç sarmalının devamı gelir.
Bu nedenle, çocuk adalet sistemi içinde de reform ihtiyacı varsa tartışılmalıdır. Örneğin bu tür “şiddetin en uç noktası” vakalarda (canavarca hisle öldürme gibi), belki mahkemenin takdir hakkıyla daha az indirim uygulamasının önü açılabilir. Zaten TCK 31’de mahkeme eğer fiilin vahametini gerekçe gösterirse indirimi asgari düzeye çekebiliyor, yani 15 yıla yakın ceza verebiliyor. Bu tür düzenlemelerin uygulanması önemli. Ayrıca cezaevinde bu çocukların rehabilitasyonu için özel programlar geliştirmek de gerekir, yoksa cezaevinden daha da öfkeli ve toplum düşmanı bireyler olarak çıkmaları işten bile değildir.
Son tahlilde, Minguzzi vakasında adaletin tecellisi, sadece bu aile için değil, toplumun geneli için bir sınav olacaktır. Adalet duygusunun tatmini, toplumun hukuka güveni açısından hayati önemde. Eğer insanlar hukuk yoluyla adalet sağlanabildiğine inanırsa, kendi elleriyle adalet aramaya kalkmazlar ve şiddetin tırmanması engellenir. Aksi halde, insanlar devlete olan güvenini yitirince ilkelleşme başlar: Kan davası güdenler, linç girişimleri, silahlanıp kendi güvenliğini sağlamaya çalışanlar… Bu, herkes için kaos demektir. Dolayısıyla, cezasızlık algısını gidermek, suçun normalleşmesine karşı en büyük kalkandır. Bu kalkanın sağlamlaşması için hukukun işletilmesi şarttır. Minguzzi davası, umarız ki Türk yargısının bu toplumsal mesajı alıp gereken cevabı verdiği bir dava olacaktır.
Medya, Görsellik ve Duyarsızlık Kültürü
Minguzzi cinayetini diğer birçok şiddet vakasından ayıran bir boyut, medya ve görsellik unsurlarının olayda oynadığı roldür. Saldırı anı, çevredeki bir kamera veya telefon tarafından kaydedilmiş ve bu dehşet verici görüntüler haber bültenlerinde, internet sitelerinde ve sosyal medyada tekrar tekrar yayınlanmıştır. Bu, bir yandan olayın toplumun geniş kesimlerince duyulmasını ve tepki çekmesini sağladı; öte yandan, şiddetin ekran aracılığıyla dolaşıma girmesi meselesini gündeme getirdi. Medya, modern çağda şiddetin başlıca aracılarından biridir: Görüntüler, fotoğraflar, videolar vasıtasıyla bir şiddet eylemi mekân ve zaman sınırlarını aşıp herkesin salonuna, cebine girebilir. Peki bu durumun toplumsal psikolojiye etkisi nedir? Sürekli şiddet görüntüleri izlemek, haberlerde cinayet detaylarına maruz kalmak, giderek bir duyarsızlık kültürü oluşturuyor mu?
Uzmanlar, “travmatik içeriklerin tekrar tekrar ve kontrolsüz biçimde maruz kalınmasının” halk sağlığını olumsuz etkilediğini belirtmektedir. Örneğin bir psikiyatrist, son derece vahşi görüntülerin yayınlanmasının izleyicilerde yoğun kaygı, güvensizlik, korku yaratabileceğini ve hatta travma sonrası stres bozukluğuna yol açabileceğini ifade ediyor. Özellikle çocuklar ve gençler bu görüntülerden daha da olumsuz etkileniyor; kabuslar, okul reddi, güvensizlik gibi sorunlar yaşayabiliyorlar. İlginç ama bir o kadar da rahatsız edici olan, aynı görüntülerin başka bir etkiye daha yol açabilmesi: Duyarsızlaşma ve kanıksama. Yine aynı uzmanların uyarısına göre şiddet görüntülerinin sürekli göz önünde olması, bir süre sonra vahşeti sıradanlaştırıyor ve normalleştiriyor; izleyicilerde şiddete karşı duyarsızlaşma gelişebiliyor. Bir profesör, bunların özellikle gençlerde şiddetin kabul edilebilir bir davranış gibi algılanmasına sebep olabileceğini, şiddete verilen tepkiyi azalttığını belirtiyor. Bu çerçeveden bakınca, Minguzzi’nin öldürülme anının videolarının her yerde dolaşması, bir paradoks yaratıyor: Bir yandan toplumsal öfkeyi bilemiş, belki adalet talebini güçlendirmiş olabilir; ama öte yandan şiddetin görsel tüketim nesnesine dönüşmesi riskini de barındırıyor.
Medyanın olayları ele alış biçimi de duyarsızlık kültürüne katkıda bulunabilir. Günümüzde haber kanalları, internet siteleri tıklanma ve reyting uğruna en vahşi detayları bile gözümüze sokmaktan çekinmiyor. Örneğin kimi gazeteler, Mattia Minguzzi haberlerini verirken “Bıçakladılar, Yerde Tekmelediler!” gibi sansasyonel başlıklar kullandı; habere ait video görüntülerini izlenme uğruna paylaştı (Habertürk’ün ilgili yayını, YouTube’da bu başlığı taşıyordu). Bu tarz bir sunum, olaya dair empati ve düşünceden çok dehşet duygusunu sömürmeye yöneliktir. İzleyici bir an irkilir, belki küfreder, sonra kanalı değiştirir – olay da tüketilmiş olur. Susan Sontag, savaş ve şiddet fotoğraflarının zamanla izleyicide bir bıkkınlık ve kayıtsızlık yaratabileceğini, insanların başkalarının acısına bakarken ya çok yüzeysel tepkiler verdiğini ya da bakışlarını kaçırdığını söylemişti. Nitekim Bianet’teki yazıda Sontag’dan alıntıyla, “İnsanlar kendilerine yakın olan acılara pek bakamazlar” deniliyordu. Bu söz, hem bir gerçeği hem de bir çelişkiyi barındırıyor: Acıya bakmak zor, ama medya bizi sürekli acıya maruz bırakıyor; sonuçta ya kaçıyoruz ya hissizleşiyoruz.
Bu olayda belki biraz farklı olarak, insanlar yakın hissettikleri için tepki verdiler – Mattia kendi çocuklarına benzettikleri masum bir kurban olduğu için. Ancak toplumun genelinde, özellikle şiddetin daha dolaylı göründüğü durumlarda, bir duyarsızlık hakim. Mesela sokakta şiddet gördüğümüzde genelde müdahale etmek yerine izlemeyi tercih ediyoruz; hatta kayıt alıp internete koyanlar çıkıyor. Bu seyirci kalma hali, psikolojide Bystander Effect (Seyirci Etkisi) olarak bilinir. Kalabalık içinde insanlar sorumluluğu birbirine attığından, kimse bir olaya karışmaz. 1964’de ABD’de Kitty Genovese adlı bir kadın, 38 komşusunun tanıklığında öldürülmüştü de kimse müdahale etmemişti – bu vaka ders kitaplarına girdi. Bugün benzer vakalar maalesef sıkça yaşanıyor. İstanbul’da metrobüste bir kadına şiddet uygulandığında yolcular seyretti, genç bir kız tacize uğradığında kimse karışmadı, belki telefonuna çekti. Bu pasiflik, medya aracılığıyla her şeyin seyirlik bir hale gelmesinin bir sonucu da olabilir. Görüntülemeye o kadar odaklanıyoruz ki, oradaki insana yardım etmek ikinci plana düşüyor.
Görsellik kültürü, şiddetin kendisini de değiştiriyor. Birçok fail, eyleminin görünür olmasını istiyor. Okul saldırganları manifestolar yayınlıyor, teröristler videolar çekip servis ediyor, hatta sokak serserileri bile kavga anını arkadaşlarına çektirip sosyal medyada paylaşabiliyor. Bu, şiddetin bir nevi performansa dönüşmesi demek. Gösteri Toplumu kavramını ortaya atan Guy Debord, modern hayatın her şeyin bir imaja, gösteriye indirgendigi bir spektakl haline geldiğini anlatır. Şiddet de bu gösteri dünyasında kendi yerini almıştır. Televizyonda, internette şiddet sürekli bir izlenme nesnesi olduğundan, insanlar hem şiddeti daha kanıksıyor hem de bazı marjinal tipler “ünlenmek” için şiddete yönelebiliyor. ABD’deki kitlesel katillerin bir kısmı, medyada isim yapmak, haber olmak arzusuyla hareket etmektedir. Türkiye’de de belki benzer biçimde, kendini güçsüz hisseden gençler, “kötü şöhret” üzerinden görünür olma hevesine kapılabilir.
Minguzzi vakasında faillerin böyle bir motivasyonları olduğuna dair veri yok; daha anlık öfkeyle hareket etmiş gibiler. Fakat eylemlerinin beklenmedik bir tanınırlık kazanması, eminim onları da şaşırtmıştır. Bir gün içinde ülke gündemine oturdular, herkes onları konuştu (isimleri gizli kalsa da, çevrelerinde kim oldukları biliniyor). Bu durum, diğer potansiyel problemli gençlere de tuhaf bir mesaj gönderebilir: “Sen de birini öldür, bir anda herkes seni konuşsun.” Elbette kimse popüler olmak için cinayet işlemez, ama zaten aklı suçta olan birine bu tür bilinçdışı motivasyonlar eklenebilir. Medyanın sorumsuz yayınları bu nedenle tehlikelidir; şiddeti spektaküler bir şov gibi sunmak yerine, ciddiyetle ve dikkatle ele almak gerekir. Ne yazık ki reyting kaygısı çoğu zaman bu sorumluluğun önüne geçiyor.
Medyanın bir diğer boyutu da dil ve çerçeveleme meselesi. Bazı haberler, faili mazur gösterecek veya suçu önemsizleştirecek şekilde kaleme alınabiliyor. Örneğin “falanca tartışma sonucu bıçaklandı” gibi ifadeler, saldırıyı adeta iki taraflı bir kavga gibi yansıtabiliyor. Ya da failin geçmişteki sıkıntıları, “kötü aileden geliyordu, toplum onu suça itti” şeklinde acındırılarak anlatıldığında, okur nezdinde bir anlayış oluşturabiliyor. Elbette suça itilen çocukların koşulları tartışılmalı (biz de bunu yapıyoruz), fakat haber dilinde kurbanın ikinci planda kalması tehlikesi var. Bu cinayette medyada genel olarak Mattia’nın masumiyeti vurgulandı gerçi, ama bazı köşe yazılarında “sistem bu çocukları böyle yapıyor” minvalinde söylemler belirdi. Doğru da olsa, bunu anlatmanın zamanlaması ve üslubu önemli. Kurbanı unutturan bir faili anlama çabası, toplumda yanlış mesaj verebilir. Medyada hep denir ya, “haberleri izleyen başkaları da aynısını yapmaya özenecek”. Bu tam olarak doğru olmasa da, haberciliğin şiddete karşı bir tavır alması, özendirici olmaması ilkesi mühimdir.
Duyarsızlık kültürü ise medyanın hem bir sonucu hem de beslendiği zemindir. Toplumsal duyarlılığın azalması, medyada şiddetin giderek daha olağan gösterilmesiyle perçinleniyor. Bir nesil düşünün ki televizyonda çocukken Kurtlar Vadisi gibi dizilerle silahı, mafyayı; büyüyünce reality programlarla aldatma-şiddet kavgalarını; haberlerde de terör, cinayet, savaş hengamesini sürekli izleyerek büyüsün. Bu genç zihin, elbette şiddeti hayatın normal bir parçası sanacaktır. Hatta bu içerik bombardımanı karşısında kendini korumak için duygusal mesafe geliştirecektir – yani duyarsızlaşacaktır. Ekranda ölenle gerçek hayatta ölen arasındaki farkı seçemez hale gelecektir belki de. Bunun sonuçlarını üniversite gençliği arasında görmek mümkün: Bir tartışmada fikir yerine yumruk kullanmak, kampüste bıçakla gezmek, trafikte en ufak sorunda sopayla birbirine girmek gibi eğilimler ne yazık ki yaygınlaşıyor.
Medyanın dijitalleşmesi de “algıda seçicilik balonları” yaratıyor. Kimi insanlar sadece kendi ilgi alanlarına yönelik içerik tüketirken, toplumda ne olup bittiğine kayıtsız kalabiliyorlar. Mesela magazin ve eğlence haberlerine gömülen biri, şiddet vakalarını fark etmeyebiliyor; ya da tam tersi, sürekli şiddet içeriklerine maruz kalan biri dünyayı olduğundan da tehlikeli sanıp paranoyak olabiliyor. Bu da toplumsal psikolojide kutuplaşmaya ve empatinin azalmasına yol açıyor. Duyarsızlık kültürü sadece şiddete değil, genel olarak toplumsal meselelere apati şeklinde de tezahür edebiliyor.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, medyanın olumlu rol oynayabileceği örnekler de var. Minguzzi vakasında medya baskısı ve haberlerin sürekli gündemde tutması, yargı mercilerini de harekete geçmeye zorladı denebilir. Kamuoyunun tepkisi, haberlerle diri tutuldu. Bu sayede belki de soruşturma ve dava hızlı ilerledi, yetkililer açıklamalar yapmak durumunda kaldı. Medya eğer sorumlu habercilik yapar, toplumsal duyarlılığı artırıcı yayınlar üretirse, şiddet kültürüyle mücadeleye yardımcı olabilir. Örneğin belgeseller, özel haber dosyaları ile gençlik sorunlarını işlemek, empatiye dair içerikler sunmak mümkün. Bazı kampanyalar (kadına şiddete karşı kamu spotları gibi) medyanın gücüyle yaygınlaşıyor. Dolayısıyla, medya iki ucu keskin bıçak: Yanlış kullanılırsa şiddeti körükler, doğru kullanılırsa önlemeye destek olabilir.
Özetle, medya, görsellik ve duyarsızlık kültürü başlığı altında söyleyebileceğimiz, Minguzzi cinayeti özelinden yola çıkarak genel bir durum değerlendirmesidir. Bu vahşi eylemin seyirlik bir olgu haline gelişi, toplumu hem kenetledi hem de bir aynada kendine bakmaya zorladı. Ekrandaki şiddete refleks geliştirmiş bir toplumuz; belki de bu yüzden bazı kesimler “yine bir üçüncü sayfa haberi” diye geçip gidebilirdi. Ama medyanın yoğun ilgisi ve aile’nin feryatlarının ekrana yansıması, burada insanları sarstı. Demek ki hâlâ tamamen duyarsızlaşmamış bir yanımız var. Bu yanı korumak ve büyütmek gerekiyor. Televizyonu açtığımızda cinayet haberine ağlayan insanlar olabilirsek, henüz insanlığımız ölmemiş demektir. Duyarsızlık kültürünü kırmak için medyadan başlayan bir tavır değişikliğine, her bir izleyicinin de bilinçli bir medya okuryazarlığıyla yaklaşmasına ihtiyaç var. Yoksa “gösteri” devam edecek ve gerçek hayatlarımız onun gölgesinde değersizleşmeye mahkûm kalacak.
Toplumun Ruhsal Anatomisi: Kolektif Bilinçdışı ve Bastırılanlar
Bir bireyin şiddet eylemi, o bireyin ruhsal dinamikleri kadar, ait olduğu toplumun da ruhsal ikliminden izler taşır. Toplumu bir organizma gibi düşünecek olursak, onun da bilinçli yüzeyinin altında koca bir bilinçdışı akar. Kolektif bilinçdışı kavramı, İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung tarafından ortaya atılmıştır ve tüm insanlığa özgü ortak bir psişik depo olarak tanımlanır. Mitolojik imgeler, arketipler ve ortak deneyim kalıplarını barındıran bu kolektif bilinçdışı, insan davranışlarını derinden etkileyebilir (Özgürlük ve Adalet Eylemleri.docx). Jung’a göre, özellikle kalabalıklar halinde hareket eden insanlar, bu kolektif bilinçdışının etkisiyle rasyonel kontrolü yitirip adeta trans halinde davranabilirler (Özgürlük ve Adalet Eylemleri.docx). Kitle psikolojisinde görülen “sürü davranışı”, bilinçdışının yüzeye çıkmasına bir örnektir. Toplumun ruhsal anatomisini incelerken, bir toplumda bastırılan duygu ve dürtülerin neler olduğunu, bunların nasıl patlamalar şeklinde geri döndüğünü anlamaya çalışırız. Freud’un ünlü tezi “bastırılan geri döner”, sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir.
Türkiye gibi hızlı değişim ve gerilimler yaşayan bir toplumun kolektif bilinçdışında son yıllarda biriken pek çok bastırılmış öge olduğu söylenebilir. Öfke, korku, nefret, adaletsizlik duygusu, aşağılanmışlık hissi… Bunlar sürekli bastırılıp konuşulmadığında, bir süre sonra farklı biçimlerde geri döner. Bu bazen toplumsal patlamalar (isyanlar, protestolar) şeklinde olur, bazen de bireysel şiddet vakalarında kendini gösterir. Örneğin ekonomik kriz dönemlerinde artan intiharlar ve cinnetler, toplumun bastırdığı çaresizlik ve öfkenin bir izdüşümüdür. Yine artan kadın cinayetleri, bir yanda bastırılan kadın hakları mücadelesine karşı erkek egemen bilinçdışının şiddetle tepki vermesidir diye yorumlayanlar var. Peki Minguzzi olayı bu kolektif resimde nereye oturuyor?
Toplumun ruhsal dünyasında, gençliğe dair bastırılan gerçekler olabilir. Genç işsizliği, gençlerin gelecek kaygısı, kuşak çatışması, eğitim sisteminin çıkmazları… Bunları yeterince konuşup çözmediğimiz ölçüde, gençler belki de bilinçdışımızda bir korku nesnesi haline geliyor. Ne demek bu? Yetişkinler olarak, kontrol edemediğimiz, anlam veremediğimiz bir gençlik olgusuyla karşı karşıyayız. Televizyonda “bugünün gençleri çok saygısız, agresif” şeklinde şikayetleri sık duyarız. Bu bir nevi, toplumun kendi yetiştirdiği gençlik karşısında duyduğu endişenin dışavurumudur. Ebeveynler çocuklarına söz geçirememekten şikayetçi, öğretmenler öğrencilerinin agresifliğinden yılmış durumda, polis sokaktaki gençlerden tedirgin… Kollektif bilinçdışımızda “kontrolsüz gençlik = tehdit” gibi bir imaj belki yer etti. Bu bastırılan korku, ara sıra patlak veren gençlik şiddeti vakalarıyla su yüzüne çıkıyor. Her gençlerin karıştığı şiddet haberi yayıldığında, toplum olarak hem kızıp cezalandırmak istiyoruz hem de bu gençleri biz nerede kaybettik diye içten içe suçluluk duyuyoruz. Yani burada bastırılan sadece korku değil, aynı zamanda suçluluk duygusu da olabilir: Bu çocukları topluma kazandıramadığımız için suçlu hissediyoruz, ama bunu itiraf etmek yerine onlara “canavar” damgası vurup kendimizi aklamaya çalışıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, Minguzzi olayı sonrası faillerin şeytanlaştırılması, toplumsal bastırmanın bir parçasıdır. Onları tamamen “öteki”leştirerek – çocuk değil canavar diyerek – aslında toplum kendini temize çekmeye çalışır: “Bu vahşetin sorumlusu biz değiliz, tamamen bu canavar ruhlu gençler.” Oysa daha önce tartıştığımız gibi, o gençleri yaratan koşullar da toplumun ürünüdür.
Kolektif bilinçdışının bir diğer boyutu, arketipler ve söylenceler ile ilgilidir. Toplumlar, yaşadıkları sarsıcı olayları anlamlandırmak için bazen mitsel anlatılara başvururlar. Örneğin “kurban” ve “cellat” arketipleri, edebiyattan medyaya birçok anlatıda tekrar eder. Minguzzi de medyada masum bir kurban figürü olarak sunuldu; failler ise acımasız cellatlar olarak yer aldı. Bu belki gerçeğin ta kendisi, ama aynı zamanda kadim Kabil ile Habil hikayesinin modern bir tezahürü gibi. İyi çocuk, kötü çocuk tarafından öldürülür – insanlık tarihi kadar eski bir motif. Kolektif bilinçdışımız bu motifleri hemen tanır ve tepki verir. Belki bu nedenle bu olay yüreğimizi bu kadar dağladı; Habil’in ölümü bir kez daha hatırlandı. Jungçu bakış açısıyla, bu gibi olaylar, bilinçdışındaki “gölge” arketipini de uyandırır. Gölge, her bireyin (ve toplumun) karanlık, kabul edilemez yönlerini temsil eder. Toplum kendini ne kadar modern, eğitimli, medeni görse de, bir anda içinden böylesine karanlık bir eylemin çıkabilmesi, toplumsal gölgemizi yüzümüze vurur. Her birimiz, “bizim çocuklarımız da böyle olabilir mi?” diye düşündük belki. Çünkü gölge arketipi, herkesin içinde potansiyel bir şiddet faili ve kurban olduğu gerçeğini fısıldar. Bu huzursuz edicidir, bu yüzden bastırmaya çalışırız. Ama Minguzzi vakası gibi travmatik olaylar, bastırılan o gölgeyi bir an için görünür kılar.
Freudyen perspektiften ise toplumun ruhsal anatomisinde “bastırılanlar” önemlidir. Freud, uygarlığın insanın içgüdülerini bastırması üzerine kurulu olduğunu söyler. Cinsel ve saldırgan dürtüler medeniyet için bir ölçüde bastırılmalıdır, yoksa toplumsal yaşam mümkün olmaz. Ancak bu bastırma bireylerde nevrozlara, toplumlarda da toplu gerilimlere yol açar. Freud’a göre uygarlık ile saldırganlık arasında ters bir korelasyon vardır: Uygarlık ne kadar güçlüyse, birey saldırganlığını o denli kontrol eder. Fakat uygarlığın gevşediği yerde biriken saldırgan enerji patlayabilir. Toplumda uygarlığın krizi yaşandığında (örneğin savaşlar, büyük altüst oluşlar döneminde), bastırılan şiddet bir nevi serbest kalır. Yakın tarihimizde 1980 öncesi ve 1990’lar Türkiye’si gibi dönemler, siyasal-toplumsal krizlerle birlikte çok yüksek şiddet olaylarına sahne olmuştur. Bugün de belki daha farklı bir kriz var: Değerler krizi, gençliğin krizi, ekonomik kriz vs. Bu ortam, genel bir cinnet halini besliyor olabilir. Nitekim bazı yazarlar Türkiye için “toplumsal cinnet yaşıyoruz” demekteler. Cinnet, bireyde bastırılanların aniden bilinci ele geçirmesidir; toplumsal cinnet de kitle halinde insanların makul çizgiden çıkıp şiddete meyletmesidir. Haberlerde sıkça “yine ne bir cani baba dehşeti, yok komşu kavgası katliama döndü, trafikte biri diğerini vurdu” gibi manşetler görüyoruz. Bunlar tesadüf mü, yoksa bastırılanların geri dönüşü mü? Muhtemelen ikincisi.
“Bastırılanların geri dönüşü”nü bir metafor olarak düşünürsek, Türkiye’de bastırılan pek çok sorun bugün geri dönerek şiddet biçiminde tezahür ediyor denebilir. Kürt meselesi bastırıldı, yıllarca terör olarak geri döndü. Kadınların eşitlik talebi bastırılıyor, kadın cinayetleri olarak geri dönüyor. Gençlerin özgürlük arayışı bastırılıyor, sokak şiddeti ve uyuşturucu salgını olarak patlak veriyor. Liste uzatılabilir. Bu noktada çözüm, bastırmak yerine yüzleşmek ve sağlıklı kanalize etmek olmalı. Toplumsal bilinçdışındaki karanlık unsurlarla yüzleşmek cesaret ister ama şarttır. Aksi takdirde, o karanlık kendini sürekli dayatır.
Toplumun ruhsal anatomisini incelerken, değinilmesi gereken bir diğer kavram da kolektif travmalar ve bellektir. Bir toplum ardı ardına travmalar yaşarsa (ör. doğal afetler, terör saldırıları, salgınlar, ekonomik çöküşler), toplumsal psikolojide bir travma tortusu birikir. Türkiye son yıllarda deprem, pandemi, terör saldırıları, siyasi darbe girişimi gibi büyük sarsıntılar yaşadı. Bu travmaların tam manasıyla işlendiği, sağaltıldığı söylenemez. Toplum bir travmadan ötekine koşarken, belki de içten içe bir travma yorgunluğu ve tükenmişlik hissine kapıldı. Bu da öfke patlamaları, tahammülsüzlük, ani şiddet çıkışları olarak geri dönebiliyor. Örneğin trafikte artık en ufak bir durumda insanların birbirine saldırmaya hazır oluşu, bu gerginliğin belirtisi. Yani toplum olarak sinirlerimiz tel gibi gerildi ve küçük bir rüzgârda kopuyor. Bu ruh halini norm haline getirmemek, kolektif bir terapi gibi düşünmek gerekiyor. Aksi halde bu kadar bastırılmış travmanın altından sağlıklı bir toplum kalkamaz.
Minguzzi cinayeti, belki bir toplumsal travmayı tetikleyen hadise oldu. Toplum bir süre buna odaklandı; kendi ruh sağlığını sorguladı; gençlerin, ailelerin, güvenliğin durumunu konuştu. Bu belki kolektif bilinçdışımız için bir arınma fırsatı olabilir. Nasıl ki trajediler antik Yunan’da katharsis (arınma) yaşatırdı, bazı toplumsal olaylar da kolektif katharsis anları yaratır. Umut ederiz ki bu vaka sonrası yapılan özeleştiriler, yazılan çizilen onca analiz (bizim buradaki çabamız gibi) boşa gitmez ve bir farkındalık yaratır. Toplum, kendi karanlık yanlarıyla yüzleşme cesareti gösterirse, bastırılanlar yıkıcı biçimde dönmek zorunda kalmaz; bilinçli düzeyde çözümlenebilir.
Sonuç olarak, toplumun ruhsal anatomisi bize şunu söyler: Hiçbir şiddet olayı toplumdan bağımsız değildir, hepsi kollektif ruhun bir belirtisidir. Kolektif bilinçdışı ve bastırılan içerikler, bu belirtilerin anlaşılmasında anahtar rol oynar. Minguzzi cinayetine bir de bu açıdan baktığımızda; gencecik çocukların hem kurban hem fail olduğu bu trajedi, toplumumuzun bastırdığı korkuların, suçlulukların, öfkelerin bir dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Bu bir semptom ise, tedavi semptoma kızmak değil, alttaki hastalığı iyileştirmektir. Toplumsal şifanın yolu da bastırdığımız şeyleri açıkça konuşmak, travmalarımızı birlikte işlemektir. Bu yapılmadıkça, kollektif gölgemiz farklı suretlerle önümüze çıkmaya devam edecektir.
Felsefi Düzlemde Şiddet: Bireyin Anlamsızlıkla Hesaplaşması
Şiddet olgusunu en derin boyutuyla kavramak için, onu bir de felsefi düzlemde ele almak gerekir. İnsan neden şiddete başvurur? Bu sorunun ahlaki ve varoluşsal boyutu, belki de psikolojik ve sosyolojik açıklamalardan daha uç noktalara temas eder. Varoluşçu felsefeye göre insan, özünü kendi yaratan, hayatına anlam katmak zorunda olan bir varlıktır. Ancak modern dünyanın karmaşası içinde pek çok insan derin bir anlamsızlık duygusuyla baş başa kalır. Bu anlamsızlık, yaşamın boşunalığı veya kendi varlığının önemsizliği hissi olabilir. Felsefi bir sorun gibi görünse de, bireyin eylemlerini yakından etkiler. Albert Camus, “Gerçekten ciddi tek felsefi sorun vardır: intihar” diyerek, hayatın anlamının yokluğu karşısında insanın ya yaşamayı reddedeceğini (intihar) ya da bir anlam yaratmaya girişeceğini söyler. İntihar, şiddetin öznenin kendine yönelmiş hali ise, cinayet de bu bunalımın ötekine yönelmiş halidir denebilir. Camus’nün “Yabancı” romanındaki Mersault karakteri, herhangi derin bir neden olmaksızın bir insanı öldürür; güneşin alnındaki bunalmışlık ve absürd bir boşluk hissiyle tetiği çekiverir. Bu kurgu, anlamsızlık hissiyle şiddet arasındaki bağı çarpıcı şekilde gösterir.
Minguzzi’nin katillerinin zihinlerinde elbette böyle sofistike bir varoluşsal sorgulayış yoktu. Ancak içinde yaşadıkları dünyanın onlara ne anlam sunduğunu sormak lazım. 15-16 yaşında, belki okuldan kopmuş, işsiz güçsüz gezen, geleceğe dair ümidi olmayan gençler… Hayat onlar için büyük olasılıkla bir “boş beleş” meşgale, günü kurtarmaktan ibaret bir oyalanma. Bu anlamsızlık duygusu, gence hiçbir şeyin önemi yok düşüncesini benimsetebilir. Kendi hayatını değersiz gören, yarınını düşünmeyen biri için, başkasının hayatı da değersizleşir. Varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre, Tanrı’nın yokluğu ve mutlak değerlerin olmayışı durumunda insanın büyük bir özgürlükle lanetlendiğini, kendi değerlerini yaratması gerektiğini söyler. Eğer bu sorumluluk alınmazsa, özgürlük bir hiçliğe düşüş getirir. Bugünün gençlerinde – özellikle disiplinsiz bir çevrede büyüyenlerde – böyle bir değer boşluğu görüyoruz. Aile veya toplumsal kurumlar sağlam bir değer sistemi sunamadığında, genç kendi değerini yaratamadığında, geriye bir nihilizm kalıyor. Nietzsche’nin öngördüğü nihilizm belası, “Değerlerin değersizleşmesi” olarak tanımlanır. Neyi yapmanın iyi, neyi yapmanın kötü olduğu belirsizleşir; hayatın amacı muğlaklaşır. Böylesi bir ruh hali, şiddeti sırf bir aksiyon olsun diye tetikleyebilir.
Bazı felsefeciler, şiddeti varoluşsal bir başkaldırı olarak da okurlar. Örneğin Fransız düşünür Georges Bataille, insandaki yıkıcılık dürtüsünü bir tür aşırılığın deneyimi, varoluşun sınırlarını zorlama isteğiyle ilişkilendirir. Şiddet, gündelik hayatın tekdüzeliğine bir isyan, “hissedebilmek” için bir uç eylem olabilir. Gençler özellikle bu tür aşırılık arayışına meyillidir, zira hayat onlar için henüz kalıplara tam girmemiştir. Bilinçdışı bir şekilde, “Ben buradayım!” demek için şiddete yönelebilirler. Varoluşsal boşluk içinde debelenen bir birey, kendi varlığını ancak radikal bir eylemle kanıtlayabileceğini sanabilir. Bu bağlamda, bir eylemin iyi ya da kötü oluşunun da anlamı kalmaz; yeter ki “gerçek” bir şey yapılsın, o an yaşandığı hissedilsin. Bu, elbette patolojik ve sapkın bir anlam arayışı ama yok sayılamaz. Bugün dünyada özellikle apolitik veya ideolojisiz terör eylemleri, kitle katliamları incelendiğinde, fail profillerinde çoğunlukla derin bir yabancılaşma ve anlamsızlık hissi olduğu görülüyor. Kendini toplumdan kopuk, hiç kimse olarak gören biri, bir anda kitlesel bir katliam yaparak “biri” olmayı seçebiliyor. Bu çarpık mantıkta, şiddet varoluşa bir “anlam” katıyor – en azından failin adı bilinir hale geliyor, tarihe (kötü de olsa) bir iz bırakıyor.
Daha günlük ölçekte, gençlik kavgalarında da benzer bir varoluşsal boyut sezilebilir. Ergenlik, anlam arayışının zirvede olduğu bir dönemdir. “Ben kimim, dünyada yerim ne?” soruları gencin zihnini meşgul eder. Eğer olumlu yollarla kendini ifade edemez, anlam bulamazsa, olumsuz eylemlerle dikkat çekmeyi deneyebilir. Kavgalarda kendini kanıtlamak, fiziksel güç üzerinden bir kimlik inşa etmeye çalışmak, aslında bir anlam arayışının çarpık tezahürü olabilir. “Ben güçlüyüm, korkulan biriyim” imgesi, o gencin anlamıdır belki. Çünkü başka türlü saygı kazanamayacağını düşünür – örneğin akademik başarı, sanatsal başarı vs. gibi alanlar ona kapalı geliyordur. Bu noktada felsefe bize şunu hatırlatır: İnsan anlam olmadan yaşayamaz. Viktor Frankl (logoterapinin kurucusu) Nazi kampında bile insanların hayata tutunmasını sağlayan şeyin anlam bulmak olduğunu anlatır. Anlam boşluğu, ya ruhsal çöküntü (depresyon, intihar) ya da saldırganlık olarak dolar. Frankl, özellikle gençlerde görülen nihilizm ve agresyonun altında “varoluşsal boşluk” olduğunu belirtmiştir. Bunu doldurmanın yolu, gence bir amaç, bir sorumluluk, kendini aşabileceği pozitif uğraşlar vermektir.
Minguzzi’nin katillerine baktığımızda, muhtemelen hayatlarında yapıcı anlamlar yoktu. Okulda başarılı bir öğrenci, sanata-spora yönelmiş bir genç olsalar belki böyle bir suça karışmazlardı. Kötülük, çoğu zaman anlamsızlığın çocuğudur. Hannah Arendt, Eichmann’ın kötülüğünü “banal” (sıradan) bulurken, onun düşünme ve anlamlandırma kapasitesini yitirmiş bir memur olduğunu vurgulamıştı. Burada da belki benzer şekilde, anlam arayışını yitirmiş, düşünmeyen, sorgulamayan, sadece tepkisel yaşayan iki genç var. Onlar için bir insan hayatını sonlandırmak ile bir sigara yakmak arasında belki büyük bir fark oluşmamıştı, çünkü ne kendi hayatlarını ne başkasınınkini anlamlı bulmuyorlardı. Toplum da onlara böyle hissettirmiş olabilir: “Siz değersizsiniz” mesajını türlü kanallardan almış olabilirler. Onlar da bu değersizliğin isyanını, en değerli olana – bir insan hayatına – saldırarak ortaya koydular. Bu, elbette ki kabul edilemez ve aklanamaz, ama anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Felsefi açıdan şiddeti ele alırken ahlak felsefesine de değinmek gerekir. Klasik düşünüre göre insan, doğası gereği ahlaki bir varlıktır; Kant “iyi niyet” ve ödev ahlakından bahseder, birinin evrensel yasa haline getiremeyeceğin eylemi yapmaması gerektiğini söyler. Bu ilkeler bir toplumda özümsenirse, insanlar sırf canları istedi diye başka birinin hayatına kastetmez. Ancak bu ilkeler çöktüğünde, yani birey kendini ahlaki yükümlülüklerden azade gördüğünde, her şey mubah olabilir. Nietzscheci anlamda “üstinsan” fikri kötü yorumlanırsa, kendini kural üstü gören bireyler ortaya çıkar. “Ben yasaların, ahlakın üstündeyim, kendi gücüm kadar varım” diyen biri için şiddet bir araçtır sadece. Modern toplum belki de aşırı bireyciliğiyle, herkesin kendi ahlakını kendine göre belirlediği bir relativizme savruldu. Ortak ahlaki zemini kaybettikçe, kimine göre şeref meselesi sayılan bir şey için cinayet işlenebilir hale geliyor, kimine göreyse herhangi bir şeye şeref demek bile anlamız. Bu çeşitlilik içinde, asgari müşterekte buluşmak zorlaştı. Oysa asgari müşterek net olmalıdır: Bir başkasını öldürmek yanlıştır. Bu en temel norm bile, ne yazık ki fiiliyatta delinip duruyor. Felsefi olarak, belki yeni bir insanlık telakkisine ihtiyacımız var. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler içinde insanın manevi yönünü ihmal ettik. Anlam krizini gidermek için insanlara yeni ufuklar sunmak zorundayız – belki sanatla, belki inançla, belki toplumsal projelerle.
“Bireyin anlamsızlıkla hesaplaşması” derken aslında tam da bunu kastediyoruz: Her birey bir gün bu soruya uyanır, “Ne anlamı var?” diye. Kimi bu soruya yaratıcı cevaplar bulur – çocuk yetiştirmek, icat yapmak, sanat eseri vermek, yardımseverlik, vs. Kimi de cevabı bulamaz ve ya kendini yok eder ya başkasını. Gençlerin bu soruya hazır olmadan yakalanması en tehlikelisidir, zira ne tecrübe ne rehberlik vardır onlara yön gösterecek. Dolayısıyla, eğitim sisteminin felsefi düşünmeyi, kendi varoluşunu sorgulamayı ama sağlıklı şekilde yapmayı öğretmesi önem kazanıyor. Maalesef Türkiye’de müfredatta felsefe tali bir ders, öğrenciler sınav odaklı ezberle geçiyorlar. Halbuki belki de en çok ihtiyaçları olan şey, kendi hayatlarına dair bir perspektif geliştirebilmek, bir amaç edinebilmek.
Felsefi düzlemde şiddete bakınca bir de absürd boyutu görüyoruz. Camus, “başkaldıran insan” kitabında, bir insanın bir noktada “yeter artık” diyerek isyan edeceğini ama isyanın da sınırı olması gerektiğini yazar. İsyan, bir değeri savunmak içinse asil olabilir, ama her şeyi reddeden nihilist bir isyana dönüşürse yıkıcı hale gelir. Belki bu gençler, kendi hayat şartlarına içten içe isyan ediyordu (fakirliklerine, ailelerine, toplumun onlara bakışına). Ancak bu isyanı pozitif bir kanala yönlendirecek bilinçleri yoktu, böylece kör bir yıkıcılığa savruldular. Camus’nün ünlü sözü: “İsyan ediyorum, demek ki varım.” Onlar belki isyan ettiklerini bile anlamadan isyanın en çarpık şeklini uyguladılar – şiddet. Demek ki burada felsefi farkındalık eksikliği büyük rol oynuyor. Toplum, eğer bireylere varoluşsal meselelerde yalnız olmadıklarını, benzer bunalımları insanlığın hep yaşadığını ve bunların üstesinden gelinebileceğini öğretebilirse, belki bu tür anlamsız şiddet azalır.
Son olarak, anlamsız şiddetin kendini besleyen bir kısır döngü oluşturduğunu belirtmek lazım. Şiddet eylemi, hem fail hem toplum için daha fazla anlamsızlık üretir. Mattia’nın ölümü ailesi için tarifsiz bir anlamsızlık ve saçmalık duygusu yarattı: Hiçbir neden yokken, bir hiç uğruna çocuklarını kaybettiler. Bu, hayatlarının anlamını zedeleyen bir şey. Toplum için de “bu neydi şimdi, neden oldu?” sorusu cevapsız kaldıkça bir absürdlük hissi doğuyor. Fail çocuklar belki hapiste idrak edecekler ne yaptıklarını; o zaman belki onlar da “ben niye yaptım ki?” diyecek ve kendi eylemlerinin anlamsızlığıyla yüzleşecekler. Fakat iş işten geçmiş olacak. İşte felsefe tam da bu noktada devreye girip, eylemlerimizin ahlaki ve anlamsal boyutunu önceden düşünmemizi salık veriyor. Socrates’in “Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez” sözüyle, biz sorgulamadan yaşarsak, anlamsız işler yapıp hayatlarımızı da mahvedebiliriz. Bu çocuklar belki kendilerini sorgulasalardı, öfkelerini yenip “birini bıçaklamak neyi çözer ki” diye düşünebilselerdi, bugün özgür ve belki de mutlu birer birey olarak hayatlarına devam ediyor olurlardı.
Neticede felsefi düzlemde şiddet üzerine bu tartışma, insana ve topluma bir uyarı niteliğindedir: Anlam boşluğuna düşen toplumlar ve bireyler, şiddetin karanlığına savrulabilirler. Anlam arayışını doğru yönlendirmek, ahlaki değerleri ve hayatın kutsallığını felsefi olarak temellendirmek, belki de uzun vadede şiddeti önlemenin en köklü yoludur. Teknolojik ve maddi gelişmeler ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan ruhu doyurulmadıkça, insanın anlam ihtiyacı karşılanmadıkça şiddet, bu boşluğun hayaletleri olarak dolaşmaya devam edecektir.
Sonuç: Şiddetin Gölgesinde İnsanlığın Geleceği
Mattia Ahmet Minguzzi’nin trajik şekilde aramızdan koparılışı, sadece bir hukuk davası ya da kriminal vaka olmanın ötesinde, bizi insanlığın gidişatı üzerine derin düşüncelere sevk etti. Bu makalede, bu tekil olayın izdüşümünde birey ve toplum ilişkisini pek çok yönden inceledik: psikolojik, sosyolojik, ahlaki, felsefi, hukuki ve medyatik boyutlarıyla şiddeti mercek altına aldık. Elde ettiğimiz manzara ne yazık ki iç açıcı değil. Şiddetin gölgesi, hem bireyin ruhunda hem toplumun üzerinde karanlık bir bulut gibi dolaşıyor. Ancak karanlığı fark etmek, ona teslim olmak anlamına gelmez; aksine, o karanlığı aydınlatacak yollar aramak için ilk adımdır.
Minguzzi cinayeti özelinde gördük ki, ihmal ettiğimiz her toplumsal gerçek, bir gün can yakıcı sonuçlarla yüzümüze çarpıyor. Suça sürüklenen çocuklar yıllarca “üçüncü sayfa” haberi olarak kaldı belki, ama bu olay herkese “artık başka Ahmetler ölmesin” dedirtti. Yani toplumsal vicdan, sarsıcı bir darbeyle de olsa uyandı. Bu uyanışın kalıcı olması için, gençlik sorunlarından eğitim reformlarına, hukuk sisteminden medya etiğine kadar pek çok alanda kolektif bir seferberlik gerekiyor.
Birey-toplum ilişkisini sağlıklı kurmak, şiddeti önlemenin anahtarıdır. Birey, toplumdan kopuk yaşarsa; toplum, bireyi gözden çıkarırsa, ortaya ne empati kalır ne ortak değer. O zaman Hobbes’un deyimiyle insan insanın kurdu olur, birbirimizi yer bitiririz. Oysa bizi insan yapan şey, “insanlık” denen ortak paydada buluşabilmemizdir. Bu payda, karşılıklı saygı, merhamet, adalet, dayanışma gibi değerlere dayanır. Bu değerler canlı tutulduğunda, şiddet toplumsal bünyede barınacak yer bulamaz. Ama çürürse, tıpkı vücut direnci düşmüş bir organizmaya mikropların saldırması gibi, şiddet de topluma yayılır.
İnsanlığın geleceği, biraz da şiddetle hesaplaşma biçimimize bağlı olacak. Tarih boyunca savaşlar, katliamlar, cinayetler insanlık gölgesini uzattı; ama aynı zamanda barış çabaları, hukuk düzenleri, medeniyet hamleleri de bu gölgeyi geriletmeye çalıştı. 21. yüzyılda hala genç bir çocuğun sokak ortasında öldürülüyor olması, medeniyet adına utanılacak bir gerçektir. Teknoloji Mars’a insan gönderme noktasına geldi, fakat biz yeryüzünde kendi çocuklarımıza güvenli bir yaşam sunamıyoruz. Demek ki gelişme sadece teknik alanda olmuyor; ahlaki ve ruhsal gelişim de şart. Belki de bugünün en büyük meydan okuması, şiddeti insan ilişkilerinden mümkün olduğunca tasfiye etmek olacak. Bunun ütopya olduğunu söyleyenler çıkabilir; elbette tamamen sıfırlanması belki imkansız, çünkü insan doğası kompleks. Ama toplum mühendisliği değil kastedilen – insani gelişim. Eğitimle, kültürle, adaletle, sevgiyle insanların yüreğindeki ve zihinlerindeki şiddet tohumlarını filizlenmeden yok etmek.
Makale boyunca vardığımız tespitleri kısaca derlersek:
- Şiddet eylemini gerçekleştiren bireyin psikolojisinde empati eksikliği, narsisizm, kontrolsüz öfke gibi patolojiler var ve bunlar genellikle sevgi yoksunluğu, travmatik çocukluk deneyimleri gibi kökenlere dayanıyor. Bu alan, önleyici ruh sağlığı hizmetleriyle yönetilebilir (okullarda rehberlik, aile eğitimleri vb.).
- Toplumsal planda değer erozyonu ve cezasızlık olguları, suçu teşvik eden bir ortam yaratıyor. Adalet sistemi toplumsal güveni sarsmayacak şekilde işlemeli, erdemler (dürüstlük, saygı) hem söylemde hem eylemde yüceltilmeli.
- Gençlik ve kent sorunları, bizim gibi genç nüfuslu ülkelerde özel önem arz ediyor. Marjinalize gençleri sisteme kazandırmak, onlara anlamlı uğraşlar sunmak, kentsel alanları gençlere de yer açacak şekilde düzenlemek (gençlik merkezleri, spor alanları, kültür etkinlikleri) gerekiyor.
- Empati kültürünü canlandırmak, belki de en acil ihtiyaç. Okul müfredatından, işyeri eğitimlerine kadar her yerde “karşındakini anla” yaklaşımı özendirilmeli. Narsisizm rüzgarına karşı ortaklık ve paylaşım ruhu aşılanmalı.
- Hukuk ve adalet, hem suçun karşılığını vermeli hem de rehabilitasyonu gözetmeli. Çocuk suçlular meselesi, ne tamamen ödünsüz cezalandırmacılıkla ne de salt merhametle çözülebilir; dengeli bir yaklaşım lazım. Toplumun adalete inancı tazelendiğinde, insanlar suçtan daha çok sakınır hale gelir.
- Medya, şiddeti reyting malzemesi yapmaktan vazgeçip toplumsal bilinçlendirme misyonunu öne çıkarmalı. Duyarsızlık yerine duyarlılık yaratacak yayın politikaları geliştirilmeli. İzleyiciler de medyayı bu yönde talep etmeli.
- Toplumun ruh sağlığı ihmal edilmemeli. Kolektif travmalar, bastırılmış öfkeler terapi gibi yöntemlerle, kamusal söylemle açığa çıkarılıp çözülmeli. Aksi takdirde patolojik biçimlerde geri dönüyorlar.
- Felsefi ve ahlaki eğitim, yeni nesillere verilmeli. Okullarda felsefe, sadece sınav için değil, gerçekten düşünmeyi öğretmek için okutulmalı; değerler eğitimi şekilci olmaktan çıkıp içselleştirilebilir yöntemlerle sunulmalı (tartışma kulüpleri, drama vs.). Genç, hayatına anlam katmayı öğrenirse, onu yıkmak yerine yapmaya meyledecektir.
Tüm bu sonuçlar, elbette ki kolayca hayata geçirilecek reçeteler değil. Ancak en azından bir yol haritası sunuyor. “Şiddetin gölgesinde insanlığın geleceği” ifadesiyle şunu demek istiyoruz: Eğer şiddetle baş edemezsek, bu gölge büyüyerek geleceğimizi karartabilir. Ama insanlık geçmişte de defalarca kendi karanlığıyla yüzleşip onu geriletmeyi başardı. Orta Çağ’ın vahşetinden Aydınlanma’ya çıkıldı, dünya savaşlarından sonra uluslararası kurumlar kuruldu, pek çok ülkede suç oranları uzun vadede düşüş trendine girdi (gelişmiş refah toplumlarında mesela). İnsan, akıl ve vicdan sahibi bir varlık. Bu iki rehberi doğru kullandığında, şiddeti ehlileştirebiliyor.
Belki de umut ışığı şurada yatıyor: Minguzzi gibi masumların hatırası, bize insanlığımızı hatırlatıyor. O masum çocuğun ardından birlik olan, “Yasemin yalnız değilsin” diye haykıran insanlar da insanlığın yüz akı. Demek ki içimizde hala iyilik cevheri var. Bu cevheri beslersek, şiddetin gölgesi dağılmaya mahkumdur. Bu akademik çözümlemeyi gerçek hayata tercüme etmek ise siyasetçisinden öğretmenine, polisinden psikoloğuna, anne-babasından gencine hepimizin görevi. İnsanlığın geleceği, genç kuşakların bugün nasıl yetiştirileceğine, toplumların bugün ne değerleri benimsediğine bağlı.
Minguzzi’nin anısı önünde saygıyla eğilirken, onun simgelediği tüm haksız şiddet kurbanları adına sözümüz olsun: Daha adil, daha güvenli, daha merhametli bir toplum için gereken değişimi yapacağız. İnsanın hem ışığı hem gölgesi var; önemli olan, gölgeyi kontrol altında tutacak bir ışığı ortaklaşa parlatabilmek. Bu ışık, vicdanın ve aklın ışığıdır. Onu çoğalttığımız ölçüde, şiddetin gölgesi kısalacak ve insanlık onuru güneşin altında boy verecektir.
Kaynakça
- Cenk Saraçoğlu, “Gerçeklerle Yoğrulmuş Bir İdeoloji: Toplumsal Çürüme”, #ayrım Platformu, 14 Kasım 2024. – Toplumsal çürüme kavramının popülerleşmesi ve yaygın şiddet, kuralsızlık, cezasızlık örnekleriyle ilişkisi üzerine analiz.
- Evrim Kepenek, “Şiddet bataklığını çürütmek: Başka Ahmetler öldürülmesin!”, Bianet, 13 Nisan 2025. – Ahmet Mattia Minguzzi davası ilk duruşması vesilesiyle adliye önündeki toplumsal tepki ve adalet talepleri üzerine gözlem ve yorum.
- Türk Ceza Kanunu md. 31. – 15-18 yaş arası çocukların işlediği suçlarda zorunlu ceza indirimi öngören madde.
- “Mattia Ahmet Minguzzi’nin katili çocuk indirimi olmadan yargılanabilir mi?”, Euronews Türkçe, 16 Mart 2025. – Minguzzi soruşturması, iddianame ve çocuk faillerin alabileceği ceza konusunda hukuki değerlendirme.
- “Şiddet görüntülerinin sosyal medyada yer alması halk sağlığını tehdit ediyor, şiddeti normalleştiriyor”, Anadolu Ajansı, 14 Nisan 2023. – Uzman psikolog ve akademisyenlerin şiddet içerikli görüntülerin etkileri hakkında uyarıları; şiddete maruz kalmanın travma ve duyarsızlaşmaya yol açtığı yönünde açıklamalar.
- Reyhan Küçük, “Şiddet ile uygarlık arasındaki ters korelasyon”, 12Punto, 25 Kasım 2024. – Sigmund Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu eserine atfen Eros ve Thanatos kavramları, uygarlık için saldırgan dürtülerin bastırılması gereği ve uygarlık zayıflarsa şiddetin yükseleceği yorumu.
- Simon Baron-Cohen, Kötülüğün Anatomisi: Empati ve Zalimliğin Kökenleri Üzerine. Çev. Tuna Tezgel, Say Yayınları, 2023..
- “Kadıköy’de Mattia Ahmet Minguzzi canice katledilmişti! Acılı anne isyan etti: Bunlara ‘çocuk’ diyemezsiniz”, Hürriyet, 25 Şubat 2025. – Yasemin Minguzzi’nin açıklamaları; faillerin çocuk sayılmamasını ve en ağır cezayı almalarını talep ettiği haber. (Erişim: hurriyet.com.tr)
- Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 2023 Eğitim Müfredatı – Değerler Eğitimi Modülü. – Okullarda öğrencilere empati, saygı, sorumluluk gibi değerlerin kazandırılmasına yönelik rehber ilkeler.
- Carl G. Jung, Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı. Çev. Canberk Şeref, Pinhan Yayınları, 2025
- Shoshana Zuboff, Gözetleme Kapitalizmi Çağı. Okuyan Us Yayınları, 2021
- “Toplumsal Şiddetin Kaynağı Ne, Halk Şiddete Duyarsızlaştı mı?”, NTV Yayını (YouTube), 2022. – Uzman klinik psikologların katıldığı bir programda Türkiye’de artan şiddet eğilimi ve toplumun tepkisizleşmesi üzerine tartışma. (Video yayını)
- Hannah Arendt, Şiddet Üzerine. Çev. Bülent Peker, İletişim Yayınları, 2016.
- Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı. Okuyan Us Yayınları, 2019
