Yağmur- “الغيث”
Naila, evin avlusunda ayakta durmuş, neşeli olmayan bir şarkıyı mırıldanıyor ve ellerinde gül desenli cam bir sürahiyle gülleri suluyordu. O sırada evin zili ısrarla çalmaya başladı. Kapıyı açmak için aceleyle koştu. Karşısında, sesi kesik kesik çıkan, korkmuş bir çırak duruyordu. Çocuk, kocası Kazım el-Hamavi’nin dükkânında bayıldığını, ambulansla hastaneye kaldırıldığını ama hastaneye ulaşamadan öldüğünü haber verdi.
Bu sözleri duyar duymaz elleri gevşedi ve cam sürahi yere düşüp kırıldı. Gözleri sonuna kadar açıldı, şaşkın, sersemlemiş, hayretler içinde kalmıştı. Ne ağlayabildi, ne feryat edebildi, ne de yüzünü ya da göğsünü dövebildi. Yıkıcı bir keder içinde yere çöktü, yakındaki rahat koltuğu unutarak sert zemine oturdu.
Aniden kutsal bir teslimiyetin ağırlığına boyun eğdi, yere kapanıp öptü ve göğe bakarak yüksek sesle bağırdı:
“Sen büyüksün ya Rab!”
Musibetlerin anlaşılmaz gizemi mi vardır bilinmez; ama o anda yere çökmüş olan Naila, otuz yaşında bir kadındı. Ayağa kalktığındaysa yirmi yaşından küçük görünüyordu. Tenindeki sarılık yerini pembe bir renge bırakmıştı. Mutfağa koştu, tüm yağ, sıvı yağ ve sirkeyi lavaboya döktü, bulgur, pirinç, mercimek, biber, kekik ve tuzu yere saçtı – sanki kocasının ölümünden sonra artık yemek yenemeyecekmiş gibiydi.
Sonra mutfaktan çıktı, evin içinde koşturdu, kocasına ait tüm giysileri topladı, küçük parçalara ayırdı ve avluya fırlatıp ateşe verdi. Elinde bulunan tüm fotoğrafları da yaktı, çünkü Tanrı’yı taklit etmenin küfür olduğuna inanıyordu. Bu şekilde, kocasının ahiretteki dosyasından günahla dolu tehlikeli bir sayfayı silmiş oldu.
Cenaze günü tabutun başında neredeyse örtüsünü giymeyi unuttu. Kocasının tabutunun arkasından, siyah örtüsüz, başı açık yürüdü. Uzun siyah saçları omuzlarına düşüyor, rüzgârda uçuşuyordu. Yas için siyah elbise almamıştı; çünkü kocasının parasını sadece hayır işlerine harcamaya kararlıydı. Bunun yerine kırmızı, dizlerine bile ulaşmayan dar bir elbise giymişti.
Bu haliyle yürürken, bütün erkekler ister evli ister bekar olsun, kalplerini kontrol edemez hâle geldi. Geceleri uykusuz kalacak kadar etkilenmişlerdi. Mezarlığa ulaştıklarında, kocası gömülürken birden aklını yitirdi; zılgıt çekmeye başladı, ağlıyor sanarak. Ardından acı dolu bir sesle bağırdı:
“Nasıl gittin Kazım? Beni nasıl bırakıp gittin?”
Kazım el-Hamavi, bilinmeyen bir ağacın koparılmış bir dalıydı; hiçbir yakını yoktu. Zengin bir adamdı. Bankalara ve kâğıt paralara güvenmezdi. Kazandığı her şeyi altın liralara çevirir ve evinde saklardı – bu saklı yerleri yalnızca Naila bilirdi.
Kazım’ın büyük kumaş dükkânı vardı; içinde her türden ve en pahalı kumaşlar bulunurdu. Naila, hiç vakit kaybetmeden tüm mallarla birlikte dükkânı sattı. Sanki uzaklara gidecekmiş gibiydi. Ama gitmedi. Sadece birlikte yaşadıkları evi artık çekemediği için sattı ve daha büyük, daha gösterişli bir ev aldı – anılarının sığabileceği bir yer.
Evi baştan aşağı yeni mobilyalarla döşedi. Evli ya da bekar hiçbir erkek, ona taziyeye gitme cesareti gösteremedi. Çünkü o, ölen kocasını unutmayan bir kadındı.
*arapçadan
