12-yillik-gece

Gece, siyah bir kefen gibi geldiğinde, Ebu Hasan sessiz mahallesinden, daracık, karanlık sokaklarından, cılız insanlarından, bitişik dökük evlerinden ve eski bir tabutu andıran kahvesinden kaçar gibi uzaklaşırdı.

Geniş caddelere ulaştığında ise, o caddelerin gürültüsü, hızla akan arabalar, süslü insanlar ve rengârenk ışıkları karşısında büyülenir, yavaş yavaş yürümeye başlardı. Dimdik yürür, başı yukarda olurdu. Yüzü kırış kırıştı ama kalın bıyıklarından gurur duyardı. Bıyıkları pek çok gözün dikkatini çeker, şaşkınlıkla izlenirdi.

“İşte bu sensin Ebu Hasan! Saygıyı hak eden sensin! En yiğit erkek sensin! Bıçağın şimşek gibi parlar, ardından kan yağar. Kalbin saf gümüş gibi, elin dağdan kopma taş gibi serttir. Diğer erkeklere benzemezsin. Ne yalan bilirsin, ne hile. Ne riyakârsın, ne dalkavuk. Eğriye eğri, doğruya doğru dersin.”

Sevdiğinde sadıksındır. Zayıfı korur, zalime kafa tutarsın. Kadınlar sana sığınır. Çocuklar annelerinden dayak yediğinde sana koşar. Aç kediler senin kapına gelir. Sen kavgalı dostları barıştırırsın. Yetim bir genç evlenmek isterse, onun ailesi sen olursun.

Kırkını geçtin belki, ama bir kadının tenine dokunduğunda damarlarında gençlik dolaşır. İçki içer ama sarhoş olmazsın. Kavga ederken kan akar ama sen sakin bir nehir kıyısında sigara içiyor gibi kalırsın. Sesinle taşları bile ağlatırsın.

Sen Ebu Hasan’sın! Kadınlar, erkekler, çocuklar seni sever. Sen bir sembolsün. Sen adaletsizliğe başkaldıransın.

Ebu Hasan gururla gülümsedi, yürümeye devam etti. Kaldırımlar erkeklerle doluydu; bıyıksız, parfümlü, dimdik yürüyen kadınlar ise etraftaydı. Kadınlar mı erkekleşmişti, erkekler mi kadınlaşmıştı; ama bu zamanın kuralıydı. Her devrin adamı başkaydı.

İki genç kız Ebu Hasan’ın bıyıklarına bakarak fısıldaşıp güldüler.
Ebu Hasan şaşırdı, utandı. Hızlı adımlarla uzaklaştı. Loş ışıklı, dar bir sokağa saptı.
“Sen Ebu Hasan’sın! Ama senden alayla söz ediliyor! Zaman köpek gibi sahibini ısırıyor.”

Bir apartmandan gelen kısık bir şarkı duydu. Durdu, ağaca yaslandı. Şarkı, kanatlarını kaybetmiş bir kuşun çığlığı gibiydi.

O anda, hayalinde o iki kızın kaçırıldığını, bir odada çıplak korkuyla dans ettiklerini canlandırdı. Sonra mahallesindeki o güzel kadını hatırladı. Kadın bir gün demişti ki:
– Benimle evlen, hizmetçin olurum.

Ama bir sabah evinden yükselen ağıt, mahalleyi yas havasına boğmuştu.
Ebu Hasan, kadının tabutunun arkasından yürümemişti. Odasına kapanmış, yastığa yüzünü gömmüştü. Ağlayamamış ama iç çekişleri annenin kızını yitirdiğindeki feryat gibi yırtıcıydı.

O sırada bir kadın çığlığı duyuldu. Bir adam kaçıyordu. Kadınlar “Hırsız!” diye bağırıyordu.
Kaçan adam Ebu Hasan’a doğru koştu. Ebu Hasan onu yakalamaya çalıştı ama adam kayıp gibi sıyrıldı ve bir şey düşürerek kaçmaya devam etti.

Ebu Hasan eğildi, yerdeki şeyi aldı: Bir kadın çantasıydı. Gülümsedi:
“Mahallede beni bu halde görseler, kadın çantası taşıyorum diye ne derler?”

Kalabalık koşarak geldi. Aralarında bir polis de vardı. Ebu Hasan durumu açıklamak üzereyken, kadının biri bağırdı:
– O çantamı çalan kişi! İşte elinde!

Ebu Hasan:
– Ayıp ya kadın! Ne diyorsun sen?

Kadın çantayı Ebu Hasan’ın elinden kaptı:
– Dikkat edin! Kaçacak!

Polis ve halk Ebu Hasan’ı yakaladı.
Polis:
– Yürü bakalım!

Ebu Hasan:
– Nereye?

Polis:
– Nereye olacak! Karakola tabii! Ne sandın, pavyona mı?

Ebu Hasan anlatmaya çalıştı ama herkes “Hırsız!” diye bağırıyor, onu gösteriyordu.

Karakol yakındı. Ebu Hasan doğruca karakol amirinin odasına götürüldü.
Genç, yakışıklı, bembeyaz yüzlü, traşlı bir adam. Masasında gazeteler, telefon.

Polise anlatmaya başlayan Ebu Hasan’ı amir susturdu:
– Kes! Sadece konuş dediğimde konuşursun!

Kadın konuştu:
– O çaldı çantamı! Kaçarken yakaladık!

Polis de destekledi:
– Elinde çanta vardı. Suçüstü!

Amir Ebu Hasan’a küçümseyerek baktı:
– Haydi bakalım! Sıra sende. Ne o, dili yuttun mu hırsız?

Ebu Hasan:
– Ben hırsız değilim.

Amir:
– Ne yani, sen müftü falan mısın?

Ebu Hasan:
– Ben bir erkeğim. Erkek, kadından hırsızlık yapmaz.

Amir ayağa kalktı, alayla:
– Vay vay! Hem hırsız, hem edebiyatçı!

Ebu Hasan:
– Yere düşen çantayı aldım sadece.

Amir:
– İnkar etmenin anlamı yok. Kabul et ki iş kolaylaşsın. Yoksa doğduğuna pişman ederim!

Ebu Hasan bıyığını tuttu:
– Eğer yalan söylüyorsam, bıyığım kadın bıyığı olsun!

Amir:
– Tüh sana ve bıyığına! Laf kalabalığına vaktim yok!

Ardından emretti:
– Makas getirin!

Polis makas getirmeye çıktı.

Amir zili çaldı, başka bir polis geldi.
– Kadını ve tanıkları al, ifadelerini yazdır.

Oda boşaldı, sadece Ebu Hasan ve amir kaldı.
Ebu Hasan:
– Bana bak! Bu bıyıkla kadın mı soyulur?

Amir cevap vermedi, sadece sertçe baktı. Telefonu kaldırdı, fısıltıyla konuştu. Sonra sessizce oturdu, Ebu Hasan’a bakmaya devam etti.

Polis, elinde makasla döndü. Ardından birkaç polis daha girdi.
Amir sevinçle makası aldı:
– Şu iti tutun!

Ebu Hasan bağırdı:
– İt sensin be yarım adam!

Amire saldırdı ama polisler onu yakaladı. Direndi ama dayak yemeye başladı. En sonunda yoruldu, yere yığıldı. Amir:
– Sıkıca tutun!
Polise:
– Kafasını tut. Kımıldarsa ayağını kırsınlar!

Polis saçından tutup kafasını geri çekti. Yüzü ortadaydı. Amir:
– Şimdi göreceksin yarım adam ne yapar!

Makasla bıyıklarına uzandı.
Ebu Hasan yalvardı:
– Vallahi ben suçsuzum!

Amir:
– Suçu kabul et, yoksa keseceğim!

Korkuyla:
– Tamam, çaldım ben çantayı!

Amir:
– İşte şimdi akıllandın!

Ve makasla yavaşça, keyifle Ebu Hasan’ın bıyıklarını kesti. Ebu Hasan boğuk bir çığlık attı.

Amir makası masaya fırlattı:
– Ne duruyorsunuz! Susmadı hâlâ!

Polisler Ebu Hasan’ı tekrar dövmeye başladı. Ayakkabısını çıkardılar, ayaklarını yukarı kaldırdılar, sopayla tabanına vurmaya başladılar.
Ebu Hasan bağırdı:
– Hepinizi öldüreceğim! Bir günüm bile kalsa!

Amir masasından seslendi:
– Devam edin! Susana kadar!
– S-U-S!

Ebu Hasan bir süre sonra alt dudağını ısırarak çığlığını yuttu.

Amir:
– Bırakın şimdi. Ayağa kalksın.

Ebu Hasan zorlukla ayağa kalktı.

– Ayakkabılarını al!

Emrettiği gibi yaptı. İki eliyle ayakkabıları tutuyordu.

– Söyle bakalım… Erkek misin, kadın mı?

Ebu Hasan sessizdi.
– Cevap ver! Erkek misin?

– Elbette erkeğim.

– Yalan! Kadınsın sen! Söyle: “Ben kadınım!”

Ebu Hasan utançla:
– Kadınım.

– Duymadım!

– Ben kadınım!

Amir:
– Şanslısın, biz eşcinsel değiliz!

Polisler kahkahalarla güldü.

Amir:
– Alın bunu götürün. Sonra tekrar ilgilenirim.

Polisler Ebu Hasan’ı dışarı çıkardılar, tekme tokat. Onu küçük, karanlık, camsız, eşyasız bir hücreye kapattılar. Ebu Hasan yere düştü, inledi.

Bir ses duydu:
– Dövdüler değil mi seni? Üzülme, onların tek eğlencesi bu.

Başını kaldırdı, on iki yaşlarında bir çocuk duvarda yaslanıyordu.
Ebu Hasan:
– Sen ne yapıyorsun burada?

– Beni de aldılar.

– Neden?

– Annemi öldürdüm.

– Allah belanı versin! Ne dedin?

– Yemek pişiriyordu, köpek bile yemezdi.

Ebu Hasan rüya gördüğünü sandı, sustu. Çocuğa baktı, yüzü masumdu.

– Uyumak istiyorum.

– Uyu o zaman!

– Annem bana masal anlatmadan uyuyamam.

– Sus, uyu!

– Masal anlat bana!

Ebu Hasan sustu.
– Masal anlatırsan sana yüz kişiyi öldürecek bir bıçak veririm.

Ayağından bir ayakkabı çıkardı. İçinden kanlı bir bıçak çıkardı.

– Buyur, bana inanmadın değil mi?

Ebu Hasan bıçağı aldı, sımsıkı kavradı.

Çocuk yere uzandı:
– Hadi, anlat artık!

Ebu Hasan başladı…

Bir yanıt yazın