KURBAN
Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın olmayı kuşatacak bir anlam yelpazesine sahip olan kurbân kelimesi dinî terminolojide kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeyi, özel olarak da Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet (kurbet) amacıyla belli vakitte belirli cinsten hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Kurban hemen bütün dinlerin ana temalarından birini teşkil ettiği gibi çeşitli dillerde bu kavramı ifade için kullanılan kelimelerin kök anlamlarında da müşterek taraflar vardır. Eski Ahid’de kurban karşılığında “bağış ve vergi” mânasındaki minha, “yaklaştıran şey” anlamında gorban ve “kutsal kan dökme”yi ifade eden zebah kelimeleri kullanılır (Tekvîn, 4/3, 31/54, 32/14, 33/10; Çıkış 10/25, 12/27; Levililer, 2/1-13; Ezra, 20/28, 40/43). İslâmî literatürde ibadet amacıyla kesilen hayvana udhiyye (dahiyye), eti için kesilen hayvana zebîha denilir. Udhiyye adlandırması, hayvanın kurban bayramında kuşluk vakti (duhâ) kesilmekte oluşuyla açıklanır. “İbadet” anlamında nesîke, nüsük ve mensek de özelde kurbanı ifade eder. Hac ve umrede kesilen kurbanlar ise genel olarak “sevkedilip götürülen, sunulan şey” mânasında hedy veya kesilen hayvanın büyükbaş ya da küçükbaş oluşuna göre bedene ve dem şeklinde özel isimler almış, doğan çocuk için kesilen kurbana da yeni doğan çocuğun başındaki saçın adından hareketle akîka denilmiştir. Türkçe’de kurban kelimesi yalın olarak kullanıldığında kurban bayramında ibadet amacıyla kesilen hayvanı ve bu kesim işlemini ifade ederken diğerleri türüne göre “adak kurbanı, kefâret kurbanı” gibi özel isimler almıştır. (DİA).
İslâm dışındaki tüm dinlerde de kurban ibadetinin olduğu görülmektedir. Antik Yunan dininde yer altı ve deniz tanrılarına siyah, ateş tanrılarına kızıl renkte hayvanlar, güneş tanrısı Helios’a süratli atlar, tanrı Zeus’a kozmik verimlilik güçlerinin simgesi olarak kabul edilen boğa kurban edilirdi. Eski Mısır’da rahiplerin idaresinde âyin haline getirilmiş kurban kültünün bulunduğunu göstermektedir. Sümerler’in yaşadığı eski Mezopotamya’da da rahiplerin eşliğinde zorunlu kurbanlarla iştirak edilen oldukça gelişmiş bayram takvimleri bulunurdu. Hititler’in tanrıların yardım ve affını kazanmak için kurban kestikleri, bazı yiyecekler takdim ettikleri bilinmektedir. Japon dini Şintoizm’de kurban ve takdimeler tanrılara ve ölülere, onların öfkesini yatıştırıp lutuf ve yardımlarını sağlamak veya günahlara kefâret düşüncesiyle sunulurdu. Eski Çin’de tanrılara ve ölen ataların ruhlarına onları memnun etmek ve ilâhî lutuflar elde etmek amacıyla evcil olan ve olmayan hayvanlar kurban edilir; hububat, mayalandırılmış içki, çeşitli yiyecekler ve ipek gibi takdimeler sunulurdu. Hinduizm’de kurban insanları kurtuluşa götüren yollardan biridir. Brahmanlar döneminde, kozmik gücü meydana getirdiğine inanılan ve yaratılışın sırrı, kâinatın devamının anahtarı olarak kabul edilen kurban merasimi rahiplerin nezaretinde gerçekleştirilirdi. Yahudilik’te bazı hayvanların veya yiyeceklerin Tanrı’ya bağlılığın bir işareti olarak ve O’nun lutfunu kazanmak, affını sağlamak niyetiyle bir mezbah üzerinde tamamen ya da kısmen yok edilmesinden ibaret olan kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrâhim’e kadar götürülmektedir. (Bkz. İslâm Ansiklopedisi, İlgili maddeler).
Akıl sağlığı yerinde, hür, mukim ve dinî ölçülere göre zengin sayılan mümin, İlâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını kesmekle hem Cenâb-ı Hakka yaklaşmakta, hem de maddî durumlarının yetersiz olması sebebiyle kurban kesemeyenlere yardımda bulunmaktadır. Bu ibadetin ruhunda Hakk’a yakınlık ve halka fedakârlıkta bulunma anlayışı vardır. Kurban, bir müslümanın bütün varlığını, Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi gerektiğinde sahip olduğu herşeyi Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir göstergesidir. Mezheplerin çoğuna göre, udhiyye kurbanı kesmek sünnettir (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, 1/429). Hanefî mezhebinde ise tercih edilen görüş, kurbanın vacip olduğudur. (Din İşleri Yüksek Kurulu 12.07.2017). Çoğunluğun görüşüne göre kurban kesmek sünnettir ve akıl, baliğ, zengin müslümanlar içindir. Kurbanı, varlıklı kimselerin yapacağı bir ibadet olarak gören Allah Rasûlü, yoksulların kurban kesmesine sıcak bakmamıştır.
İbadetler konusunda takip edilen teşrî pratiğine uygun olarak, gerek hac ve umre yapanların, gerekse diğer şahısların kurban kesme yükümlülüğü ve diğer kurban türleri hakkındaki ayrıntılı hükümler, Hz. Peygamber’in söz ve uygulamasıyla belirlenmiştir. Çünkü, Kur’an’da, sadece hac ibadeti esnasında kesilecek kurbanlarla ilgili bazı hükümler yer alır. Dolaylı bir işaret hariç (Kevser suresi, 108:2), hac dışındaki kurban ibadetine temas edilmez. “…Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula, fakire de yedirin.” (Hac, 22/28), “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…” (Hac, 22/34). 2). Kurban kesmenin hükmü, sahâbeden beri tartışılagelmiştir. Abdullah b. Ömer’e bu husus sorulduğunda, Rasûlullah’ın (sav) Medine’de on yıl kaldığını ve her yıl kurban kestiğini, (T1507 Tirmizî, Edâhî 11) (ona uyarak) Müslümanların da kurban kestiğini ve böylece kurban kesmenin sünnet olduğunu söylemiştir. (İM3124 İbn Mâce, Edâhî, 2). İbn Ömer’in, bu soruya, Kevser Suresi’ndeki “venhar” emrine değil de, Hz. Peygamber’in devamlı uygulamasına dayanarak cevap vermesi dikkat çekmektedir. Buradan da kurbanın Peygamber uygulaması yani sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Rasûlulah’ın tavsiyelerini eksiksiz dikkate alan ve gereğince amel etme eğiliminde olan sahâbiler, ondan öğrendikleri bu faziletli ibadeti -maddî durumları ölçüsünde- yine ona uyarak yerine getirmeye çalışmışlardır. Ancak zamanla kurban kesme âdeta zorunlu bir yükümlülük gibi anlaşılmaya başlanmış olmalıdır. Bu durum karşısında endişelenen Akabe Biati’ne katılan en genç sahâbî olma şerefine ermiş (Hİ5610 İbn Hacer, İsâbe, IV,524) Ebû Mes’ûd el-Ensârî (Ukbe b. Amr), “Sizin en zenginlerinizden olduğum hâlde, bir vecibe zannedilmesi korkusuyla kurban kesmemeyi düşündüm.” (MA8148 Abdürrezzâk, Musannef, IV, 383) şeklinde bir açıklama yapma gereği hissetmiştir. Hatta diğer bir rivayete göre bu sahâbî, “Zengin olduğum hâlde, komşularımın mutlaka kurban kesmem gerektiğini düşünecekleri endişesiyle kesmiyorum.” (MA8149 Abdürrezzâk, Musannef, IV, 383) demiştir. Yine Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden Huzeyfe b. Esîd’in (Hİ1646 İbn Hacer, İsâbe, II, 43) şöyle dediği nakledilir: “Ben (kurban konusundaki) sünneti bilmeme rağmen ailem beni (birden fazla kurban kestirerek) sıkıntıya soktu. Hâlbuki (evvelden) bir aile, bayramda bir veya iki koyunu kurban ederdi. Şimdi (bir iki koyunla yetinirsek) komşularımız bizi cimrilikle itham ediyorlar.” (MA8150 Abdürrezzâk, Musannef, IV, 383; İM3148 İbn Mâce, Edâhî, 10) Hâlbuki ben, Ebû Bekir ve Ömer’in bile kurban kesmediklerine şahit oldum.” (MA8139 Abdürrezzâk, Musannef, IV, 381). (Kurban, Allah’a Yakın Olma Çabası. Prof. Dr. Mehmet Görmez).
Bütün bu açıklamalar kurban ibadetinin zorunlu olmadığını, sünnet olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla kurban kesen kimse sevap kazanırken, kesmeyen kimse günahkâr olmaz. Ayrıca kurban kesmek için kişinin zengin olması da gerekir. Günümüzde yapıldığı gibi borçlanarak kurban kesmek hiç doğru değildir. Aslında kurban ibadetinin yaygınlaşmasının nedenlerinden biri örf, diğeri de kesen kişinin de menfaatinin olmasıdır. Halbuki kurban ibadeti, en sevdiğini gerektiğinde Allah için feda etmektir, sâdece sıradan bir hayvanı kesmekten ibaret değildir. “Zilhicce ayının onuncu günü girip de biriniz kurban kesmek isterse, ne kıllarından ne de tırnaklarından bir şeye dokunmasın (onları kesmesin)” (Müslim, Edâhî, 39-41; Ebû Dâvûd, Dehâyâ, 3). Bu hadisteki “biriniz kurban kesmek isterse” ifadesinde yer alan “isterse” kaydı kurbanın vâcip bir ibadet olmayıp şahsın iradesine bırakılmış olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Zaten cumhura, âlimlerin çoğunluğa göre de kurban vâcip olmayıp sünnet bir ibadettir.
Peygamberimiz, kurban etlerinin misafirlere ikram edilerek üç gün içerisinde tüketilmesini istemiştir. Hatta kurban etlerinin üç günden sonra sahipleri tarafından yenilmesini yasaklamıştır. (D2812 Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 9–10). Buradaki uygulama ilk Kurban Bayramı olduğundan, o gün Medine’ye dışarıdan birçok misafir gelmişti. O sene kıtlık olduğu, gelenlerin çoğunun aç ve yoksul olduğu için, doyurulmaları gerekiyordu. Böylece aç ve muhtaç kardeşlerinin bayramı tam anlamıyla yaşamaları sağlanmıştır. Hatta bu misafirlerin içler acısı durumlarını gören Hz. Peygamber, bayram namazından sonra Bilâl-i Habeşî ile birlikte hanımların yanına giderek, onlardan bu yoksullar için yardım talep etti ve bilezik, gerdanlık, küpe ve benzeri birçok ziynet eşyası topladı. (HM18682 İbn Hanbel, IV, 283). Ertesi yıl sahâbeden bazıları söz konusu uygulamanın devam edip etmeyeceğini sordu. Peygamberimiz, “Kurban etlerini üç günden sonra tüketmek üzere ayırmanızı yasaklamıştım. Fakat Allah size bolluk verdi ve hayırlara (mal ve mülke) kavuşturdu. Dolayısıyla o etlerden yiyebilir, sadaka olarak verebilir ve istediğiniz kadar da kendiniz için ayırabilirsiniz.” buyurdu. (Müslim, Edâhî, 37). Bu uygulama, kurban kesenlerle kesmeyenlerin et tüketiminde denk olmaları amacına yönelikti. Kurban kesen sayısının artması halinde ise istenildiği kadar yenilir, yedirilir ve saklanabilirdi.
Kurban, Allah’a, verdiği nimetlerden dolayı şükür anlamı taşımaktadır. Müminler, her kurban kesiminde, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri, Kur’an’da da özetle aktarılan (Saffat, 37/102-107) başarılı sınavın hâtırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduklarını simgesel davranışla göstermiş olmaktadırlar. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Bunu yaparken de malını Allah için telef etmesi değil en yakınlarından başlayarak insanlara yararlı olacak tarzda gerçekleştirmesi istenmiştir. Kur’an’da, kurbanın kan ve etinin değil kesenlerin dinî duyarlılıklarının (takva) Allah’a ulaşacağının belirtilmesi buna işaret eder. “Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi ki size doğru yolu göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız. İyilik yolunu tutanları müjdele! “.(Hac, 22/37). Kurban ibadetinin şüphesiz maddî ve manevî pek çok hikmeti vardır. Bunlardan en önemlisi fedakârlık ve Allah’ın emrine bağlılıktır. İslam’ın ibadet anlayışı, insana kendinden Allah’a doğru bütün varlıkları hatırlatan bir yapıya sahiptir.
Kur’an-ı Kerim’de kurban ile ilgili ayetler ağırlıklı olarak Maide suresi, Hac suresi, Sâffat suresi ve Kevser suresinde bulunmaktadır. En’am suresi de adını, eti helal olan yumuşak huylu olup emrimize verilen deve, inek, koyun, keçi gibi hayvanlardan almaktadır. “Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”(Maide, 5/27. Ayrıca bkz. Mâide 5/28-31; En’am, 6/136, 138, 139, 142; Sâffat, 37/107; Hac, 22/34, 35, 36, 37; Kevser, 108/2). Maide suresinde Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssası haber verilmektedir. Allahü Teâlâ kendilerinden kurban istediği, onların yerine getirdikleri kurbanlardan birisinin samimiyet ve içtenlikle Allah’a sunduğu için kabul edildiği, diğerinin ise, samimiyetten uzak olduğu için kabul edilmediği ve bunun devamında meydan gelen kardeşlerden birisinin diğerini öldürmesi ve ondan sonra meydana gelen hadiseler haber verilmektedir (Maide, 5/27-31). Kevser suresi Mekke’de nazil olmuştur. İkinci ayetinde “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) buyrulmaktadır. Burada ki “nahr” kelimesi kan akıtma anlamına gelmektedir. Direkt olarak kurban kesme anlamına gelmemektedir. Hac suresinde ise bütün ümmetlere rızık olarak verilen yumuşak huylu hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar diye kurbanın meşru kılındığı haber verilmektedir. Büyük baş hayvanları kurban etmenin Allah’ın nişanelerinden olduğu bildirilmektedir. Kurban etlerinden yenilmesine ve ihtiyaç sahiplerine yedirilmesine izin verildiğine dikkat çekilmektedir. Kurbanların etlerinin ve kanlarının değil, takvanın Yüce Allah’a ulaşacağı, şükredelim ve Allah’ın büyüklüğünü anlayalım diye bu hayvanların emrimize verildiği uyarısı yapılmaktadır. (Hac, 22/34, 36, 37).
Kurbanın önemi ve sevabıyla ilgili olarak birçok hadisi şerif vardır. Kurban ile ilgili gelen hadisi şeriflerin çoğunun ehl-i beyt tarafından rivayet edilmesi, Peygamberimizin ve ailesinin kurbana verdiği önemin göstergelerinden birisidir. Gerçekten kurbanda ancak kurban kesmekle elde edilebilecek, başka türlü ulaşılamayacak ecir ve sevaplar olduğunu anlamaktayız. Hz. Aişe (ra)’dan gelen rivayette Rasulullah (sav) Kurban Bayramı gününde âdemoğlunun Allahü Teâlâ’ya en sevimli amelinin kurban kesmek olduğunu haber vermektedir. Kıyamet gününde kurbanların boynuzları, tüyleri ve tırnaklarıyla geleceğini, henüz kanı yere düşmeden kabul edileceğini müjdelemiştir. Bu sebeple kurban kesme konusunda gönüllerin hoş olmasını istemektedir (Tirmizî, Edâhî, 1). Diğer bir hadiste Rasulullah (sav) Kurban Bayramı günü okudukları hutbelerinde o gün yapılacak ilk işin Kurban Bayramı Namazı kılmak, sonra dönüp Kurban kesmek olduğunu, böyle yapanların sünnetine uymuş olacağını haber vermektedir (Buhârî, Îdeyn, 3). Rasulullah (s.a.v)’i kurban keserken gören sahabe “Ey Allah’ın Rasulü! Bu kurbanlar nedir?” diye sordular. Allah’ın Rasulü İbrahim (as)’ın sünneti olduğunu haber verince sahabe kurbandan kendilerine ne ecir ve mükâfat verileceğini sorunca Peygamberimiz (sav) hayvanın her tüyü adedince, yününden her kılı sayısınca sevap olduğunu müjdelediler. (İbn Mâce, Edâhî, 3; İbn Hanbel, IV, 368).
Hayvansal ürünleri yemeyen, sadece bitki ürünleri ile beslenen, kendilerine vegan ismini veren ve hayvan sever olduğunu söyleyen kimseler, hayvanların kurban olarak kesilmesine karşı çıkmaktadır. Hatta her yıl Kurban Bayramı’na yakın gösteriler yapıp karşı duruşlarını vurgulamaktadırlar. Herkesin istediğini tüketme veya tüketmeme hakkı vardır. Onların hayvansal ürünleri tüketmemelerine saygı duyabiliriz. Ancak Allah’ın hayvanları belli ölçülere riayet şartıyla insanların istifadesine sunduğunu da belirtmek isteriz. İslam dini her varlığa gereken, hakkettiği değer ve önemi vermiştir zaten. Rasulullah (s.a.v) önceki kavimlerden günahkâr birisinin köpeğe su vermesi sebebiyle Allahü Teâlâ’nın affına mazhar olduğunu haber verdiği gibi (Buhârî, Şirb, 9), kediye yaptığı işkence sebebiyle bir kadının azaba uğrayacağını da bildirmiştir (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 17). Aynı zamanda İslâm en değerli varlığın insan olduğunu ve bir çok varlığın onun için yaratıldığını, onun emrine amade kılındığını da belirtmiştir. Hayvanlara merhamet edelim diye, onların etinden, sütünden, yününden ve gücünden faydalanmamak doğru değildir. Netice olarak hayvan haklarına riayet ederek, hayvanlara en güzel bir muamele ile kurbanlar kesilebilir, onun dışında aşırıya kaçmadan, uygun şartlarda ve ihtiyaç kadar hayvan kesilip etlerinden, yünlerinden, derilerinden vs. faydalanmak uygun olacaktır. Kurban kesilirken her türlü sağlık ve temizlik kurallarına uymak ta çok önemlidir.
