EHLİYET
Arapça bir kelime olan ehliyet kelimesi ehl kökünden türemiştir. Sözlükte “yetki, elverişlilik, liyakat, yeterlilik” gibi anlamlara gelir. İslâm hukuk doktrininin oluşumuyla birlikte ehliyet kelimesi kişinin dinî ve hukukî hükme konu olmaya elverişli oluşunu ifade eden bir terim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kur’an ve hadiste ehl kelimesi değişik anlamlarda kullanıldığı halde ehliyet kelimesi kullanılmamıştır. “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzâb 33/72). Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. “Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz.”(A‘râf 7/172). İslâm akîdesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Tanrı olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Bütün varlıklar arasında sadece insanın ehliyet ve sorumluluk taşıdığına işaret edilmektedir. “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız.” (İsrâ 17/13). Her insana sorumluluk yüklendiği gibi kıyamet gününde, yanı ahirette hesabı da sorulacaktır.
İnsanın ise şer‘î hitaba ehil ve muhatap oluşu, kısaca akıl denilen anlama, düşünme ve ona göre davranma kabiliyetine sahip bulunması sebebiyledir. İnsanın bu anlamdaki ehliyet ve sorumluluğuna usulcüler ehliyyetü’l-hitâb adını verirler. Bundan da maksat, insanın dinin davetini anlayacak konum ve kıvamda olmasıdır. Bu bağlamda tartışılan dinî sorumluluk için aklın tek başına yeterli olup olmadığı veya ne gibi ilâve şartlar arandığı, gayri müslimlerin şer‘î hükümlerden hangilerine muhatap olduğu gibi hususlar adı geçen ehliyetin mahiyet ve kapsamını açıklamayı amaçlar. Kişinin hak ve borçlarının sabit olması, dinî ödevlerle mükellef tutulması, hukukî işlem ve davranışlarının geçerliliği, toplumsal ve cezaî sorumluluk taşıyabilmesi gibi farklı seviyedeki hak ve yükümlülükler onun şer‘î hitabın konusu olmasının değişik görünümleridir. Bunların her bir türünün farklı seviyede aklî ve bedenî yetişkinliği gerektirdiği açıktır. Bunun için de ehliyet kişinin anlama, düşünme ve yapabilme kabiliyetinin inkişaf seyrine bağlı olarak tedrîcen gelişme gösteren itibarî bir sıfat konumundadır. (DİA).
Emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler gibi emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar ve topluluklardır. Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır. Ehliyet, bir kişinin bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenebilecek meslekî niteliklere sahip olma durumunu, bilgi ve becerisiyle o görev ve sorumluluğa özgü uygunluk ve yeterlilik durumunu ifade eder. Ehliyet ile insanın yaptığı veya atandığı işi veya mesleği yapabilecek, uhdesine tevdi edilen görev veya makamın emanet bilinciyle gereğini yapabilecek ustalık, uzmanlık, bilgi ve meslekî yeterlilik donanımında olmasına işaret edilir. İslam’da emanet olarak görülen iş, görev ve makamlara, toplumun, toplumda ilgili ve yetkili insanların, yöneticilerin, ehline, ehliyet sahiplerine verilmesi farzdır. Emanetleri ehline vermek adaletin bir gereği olduğu gibi makamında adaletle oturmak, makamının gereği olarak yönetimini ve işlerini adaletle yürütmek de ehliyet sahiplerinin yapabileceği bir şeydir. Nitekim “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58) ayeti, emaneti, emanetle ehliyet ve adalet arasındaki sıkı ilişkiyi açıkça ifade etmektedir.
Liyakat, bir kişinin insan olarak bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenmeye layık, yaraşır veya uygun olma durumunu, insanî ve ahlâkî anlamda yeterlilik niteliğini ifade eder. Liyakat ile kişinin insanî, ahlâkî ve erdemsel nitelikler itibariyle yaptığı veya atandığı işi yapabilecek, tayin edildiği makamı bir emanet bilinciyle doldurabilecek donanımda olmasına işaret edilir. Liyakat sahibi kimse, kendisine tevdi edilen görev ve makamı, sadakatle ve emin olarak korurken, liyakatli olmayan kişi ehliyet sahibi olsa dahi makama, emanete ihanet edebilir. “Ey iman edenler! Allah ve resulüne karşı hainlik etmeyin, size bırakılan emanetlere de bile bile hıyanet etmeyin.” (Enfal 8/27). Toplum için, insanlık için yapılacak görevlere ihanet etmeyecek kişiler, emanet bilinci olan, sadakat sahibi olan, emin ve sadık kimselerdir. Makam ve görevler böyle kişilere verilir. Kendisine verilen emanetleri, onları koruma sözü verip koruyacak, gözetecek, onların gereğini yerine getirecek olanlar, yalnızca liyakat sahiplerdir. “Emanetlerine ve ahidlerine riayet edenler.” (Meâric 70/32; ayrıca bkz. Mu’minûn 23/8). Liyakat sahibi insanlar; inanç sahibi, ahitlerine bağlı, iffetini koruyan, maddi ve manevi imkânlarını insanlarla paylaşan, boş iş ve boş sözlerden yüz çeviren, hakkın safını tutan kişilerdir (Mü’minûn 23/1-11 vd.). Bu anlamda liyakat sahibi kişi, üstlendiği emanete sahip çıkar, onu korur, onun gereğini yerine getirir, ona ihanet etmez.
Emanet ve liyakat doğrudan birbirlerine bağlantılıdır. Emanet bilincinin olmadığı bir yerde ehliyetten ve liyakattan bahsetmek çok zordur. Üzerine aldığı görevi Allah’ın ve insanların emaneti olarak görmeyen bir kişinin ehliyetinden ve liyakatinden bahsedilemez. Ehliyet ve liyakat, toplumda üstlenilen görev ve sorumlulukla, görev ve sorumluluk da emanetle doğrudan bağlantılıdır. İnsanlar, öncelikle birbirlerine emanettirler. Üstlenilen görev ve sorumluluk, emanetin üstlenilmesi demektir. Bu çerçevede liyakat, emaneti üstlenebilme, taşıyabilme bilincine ve diğer insanî niteliklere sahip olmaya işaret etmektedir. Ehliyet ise emaneti taşıma konusunda emanetin kendisiyle ilgili donanıma, bilgi ve beceriye sahip olmaya işaretnetmektedir.
Görev ve sorumluluklar emanet bilinciyle yapılıyorsa orada doğruluk ve dürüstlükten bahsetmek mümkündür. Emanet ve sadakatin olduğu yerde güvene dayalı bir ilişki vardır. Emanet olarak verilen ve alınan görev ve makam, sadakatle, bağlılıkla, dürüstlük, güven ve vefa ile yürütülür. Bir görev ve sorumluluk vermekte liyakat ve ehliyet sahibi olma, adaletin, toplumsal ve siyasal adaletin bir gereğidir. Adalet, liyakat ve ehliyet sahiplerine görev veya makam verilmesini gerekli kılar. “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58). Adalet, liyakat, hakkaniyet ve ehliyet esaslı görev verme ve görevden alma toplumsal eşitsizlikleri de dengeleyen, haksızlıkları engelleyen bir sistemdir. Liyakat ve ehliyete dayalı makam verme veya alma, toplumsal adaletle doğrudan ilgilidir. Adalet ile toplumda hangi insanın ne gibi liyakat özelliklerine sahip olduğu, neleri hak ettiği ve sahip olduğu ehliyet, uzmanlık durumuna göre hangi mevki, görev ve makamı hak ettiği gibi hususların belirlenmesinde temel bir ölçüdür.
Emanet bilincine sahip emin, güvenilir, yani liyakatli bir kişi uzmanı olduğu yani ehliyet sahibi olup göreve atanırsa, atandığı görevi emanet olarak bilecektir. Dolayısıyla adalet ve sadakatle görevini yerine getirecek, emri altında bulunanlara âdil davranacak ve haksızlık yapmayacaktın. Toplumdaki diğer insanlar, ehliyet ve liyakate göre çalışan kimselerin adaletli davrandığını görünce kendisi de âdil olarak hareket edecektir. Zira insanlar yöneticilerinden çok etkilenirler. Bu nedenle yöneticilerin âdil, ehliyet ve liyakat sahibi olmaları çok önemlidir. Peygamber Efendimiz; “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekle” (Buhârî, “ʿİlim”, 2) buyurarak konunun önemine dikkat çekmiştir. Görev ve sorumluluk konusundaki ehliyet ve liyakati öncelemek toplumlar için hayati önem taşımaktadır.
Her liyakatli, ehliyetli değil; her ehliyetli de liyakatli değildir. Bir insan, liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olup olmadığına bakılır. Liyakat sahibiyse, ehliyet sahibi olduğu da tespit edilirse, emanet ona teklif edilir. Ehliyet sahibi, ama liyakat sahibi olmayan kişiye asla emanet teslim ve tevdi edilemez. Ehliyet sahibi olmayan, ama liyakat sahibi olan kişiye ise, emaneti üstlenecek liyakat sahibi başka hiç kimse yoksa ancak emanet teslim ve tevdi edilir. Yani zorunluluk varsa böyle yapılır. Onun dışında liyakat sahibi, dürüst bir insan, emin bir kişi, ehil olmadığı bir makama getirilmez. Ehliyet sahibi insanda aranan liyakat özellikleri ise belli ölçütlerle belirlenir. Liyakat, dar, belli bir ideolojik veya siyasal grubun belirlediği sınırlarla tanımlanamaz. Liyakati belirleyen ölçütler, geneldir ve o ölçütlerde de ahlâkî vasıflar çok önemlidir. Kişilik sahibi, sağlam karakterli, güzel ahlâklı, emin, sadık bir insan, hangi görüş ve düşünceden, hangi inançtan olursa olsun liyakat sahibi demektir. (Liyakat ve Ehliyetin Önemi, Ejder Okumuş).
Görev verildikten sonra kişilerin denetimi de çok önemlidir. Hangi görevde olursa olsun herkesin denetlenmesi şarttır. Aksi halde denetime tabi tutulmayan kimseler kendilerini farklı görmeye ve zamanla azgınlaşmaya, zulmetmeye götürebilir. Sorgulamayan, hesap vermekten azade olan kişilerde tuğyan daha fazla görülür. Dolayısıyla atanan, görev ve sorumluluk verilen herkes ara ara denetimden geçmelidir. Mademki bu görevler öncelikle topluma hizmet amacıyla var ise amacından sapmaması gerekir. Bu da ancak sıkı bir denetimle sağlanabilir. Herkesin hesap verebilir durumda olması, işini daha fazla önemsemesi, daha dikkatli ve titizlikle işini yapmasını sağlayacaktır. Ülkemizin en önemli sorunlarından biri tüm kurumlarda yeterli bir denetimin olmamasıdır. Denetimin olmadığı yerlerde lakaytlık, boş vermişlik ve aşırı israf oluşmaktadır. Doğal olarak iş ehil ve layık olanlara verilmediği zaman kamu işleri istenilen şekilde ve toplumun ihtiyacını karşılayacak şekilde yürümemektedir. Bu ise hem kamu zararına yol açmakta, hemde toplumsal huzursuzluğa neden olabilmektedir.
Ehliyet ve liyakat toplumsal hayatta, toplumun huzur ve mutluluğu için hayati bir öneme sahiptir. İşler adil bir şekilde yürümediği zaman zulüm oluşmakta ve akabinde toplumsal huzursuzluklar ortaya çıkmaktadır. Huzursuzluklar çatışmaya, çatışmalar ise kaosa götürmektedir.Bu durumda toplumda emanet bilinci zayıflar, insaf ve adalet duygusu azalır; güven ve sadakata dayalı ilişki zedelenir; meşrûiyet ilişkisinde kayıplar meydana gelir. Daha ileri boyutlarda emanete ihanet edilir hale gelir; bu da toplumsal çöküşü hızlandırır. Bütün bunlardan kurtulmanın tek nedeni âdil davranmak, görev ve sorumlulukları ehliyet ve liyakat prensibine göre belirlemektir. Bunlardan sonra da etkili bir denetim gerçekleştirerek devamlılığını sağlamaktır. Denetimin olmadığı yerlerde zamanla bozulmanın ve çürümenin olacağını unutmayalım.
