DENGE, MÎZÂN
“Bir şeyin ağırlığını tahmin etmek, ölçüye vurmak, tartmak” anlamındaki vezn (zine) kökünden türemiş bir isim olan mîzân “tartı aleti, tartmada kullanılan ağırlık; adalet” mânalarına gelir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vzn” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vzn” md.). Vezn (vezin) kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi dört yerde geçmektedir. Bunların bir kısmında Allah’ın kâinatı yaratıp yönetmesindeki ölçü ve âhenge temas edilmekte, on kadar âyette insanların ölçü ve tartılarda, ayrıca hak ve hukukla ilgili davranışlarında dürüst ve âdil davranmalarına vurgu yapılmaktadır.
Mizan kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de dokuz yerde tekil, yedi yerde çoğul olarak yer almıştır. “Ve-ze-ne” fiilinin ism-i alet ve masdarı olarak da kullanılan “mizan” kelimesi, (Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayıncılık, İstanbul, c.7, s. 366) bir şeyin ağırlığının bilinmesi için doğru tartılması, insanın her türlü söz ve davranışında ölçülü olmaya dikkat etmesi ve her şeyi Allah’ın bir ölçüye göre yaratması ( el-İsfehanî, Huseyn b. Muhammed, el-Müfredat fî Garîbi’l-Kur’an, Daru’l-Ma’rife, Beyrut 1998, s. 537) gibi anlamlara gelmektedir. Durum böyle olmasına rağmen, söz konusu kökten türeyen kelimelerin hemen tamamına yakını Kur’an-ı Kerim’de adalet anlamında kullanılmış olduğu için birçok müfessir, tabiî dengeden bahseden bu kavrama alış verişte adil olma anlamı vermekten kaçınmamıştır. Kadr kelimesi ve müştakları (türevleri), Kur’an-ı Kerim’de farklı mânâlarda kullanılmıştır. “Ka-de-ra” fiilinin mastarı olan “kadr” kelimesi ölçme, takdir edip tayin etme gibi anlama gelmekle birlikte, kavram olarak da Allah’ın bütün nesne ve olayları ezelî ilmiyle bilip belirlemesi anlamına gelmektedir. (Yavuz, Yusuf Şevki, Kader maddesi, T.D.V.İ.A).
“Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (Rahmân, 7-8). Yüce Allah evrene denge koymuştur; bütün varlık ve oluşlar arasında, evrenin belirli bir sistem dahilinde yürümesini sağlayan bir genel denge mevcuttur. Yedinci âyetin bağlamı burada geçen mîzan kelimesiyle bunun kastedildiğini düşündürmektedir. Birçok müfessir burada “adalet” anlamının kastedildiğini söylemiştir. İnsanın, hayatını insana yaraşır biçimde düzenlemesi için konmuş ilâhî yasalar bütünü olan din de denge kanununun bir tezahürüdür. Bunların özü, genellikle kısaca “her şeyi lâyık olduğu yere koymak” diye tanımlanan adalet ilkesidir. Bu ilke, bir taraftan kişinin Allah’tan başka varlığa tanrılık yakıştırmamasını, diğer taraftan da beşerî ilişkilerde her hak sahibine hakkını vermesini ifade eder. Rahmân süresi sekizinci âyetteki mîzan kelimesi bu anlamda olmalıdır; zira burada mîzanın ihlâl edilmemesi, dengeden sapılmaması istenmektedir. İnsanın evrendeki dengeyi koruma sorumluluğunda temel ilke adalet olmakla beraber, bu soyut kavramın somut hayat olaylarına yansıtılması da sözü edilen dengenin korunmasında bir dikkat ve özeni gerektirir. Beşerî ilişkiler bakımından bunun adı “hakkaniyet”tir. Bunu belirlemede kişilere düşen, takdir yetkisini iyi niyet esasına dayalı olarak kullanmak ve adaletin gerçekleşmesini sağlama uğruna elinden gelen bütün çabayı harcamaktır. Allah’a karşı vecîbelerinin yerine getirilmesi konusunda adalet ilkesinin somutlaştırılması ise, kişinin dine kendisinden bir şey katmadan ilâhî bildirime uygun davranmasıyla mümkündür. Rahmân süresi dokuzuncu âyetin “ölçüyü düzgün tutasınız” diye çevrilen kısmında “hakkaniyet” anlamına gelen “kıst” kelimesine yer verilmesi burada vezin ve mîzan kelimelerinin adalet ilkesinin, dolayısıyla genel denge kanununun hayat olaylarına yansıtılması gereğini ifade etmek üzere kullanıldığını göstermektedir.(Kuran Yolu Tefsiri).
Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar, kâinattaki fiziksel sabitelerin ve doğa koşullarının çok hassas bir dengeye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanın yaşayabilmesi için en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış olan bu denge, bilim dünyasında “hassas ayar” olarak da bilinmektedir. Bu argüman aynı zamanda Yüce Yaradan’ın varlığına açık bir işaret olarak bilim dünyasında kabul edilmektedir. (Tufan Kıymaz, “Hassas Ayar Argümanı” Beytulhikme, 2020, 1368.). Aslında bilimin bugün işaret ettiği hakikatlere ve hassas dengeye Kur’an ayetleri on dört asır önce temas etmiştir. Allah’ın Kitabı, insanın dikkatini bunlara sevk ederek âlemlerin Rabbi olan Allah’ın her şeyi bir düzen ve ahenk içerisinde yarattığının delili olarak bunları sunmuştur. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’de en çok, âlemin yoktan var edilmesine ve kâinattaki düzenli işleyişe vurgu yapılarak Yüce Allah’ın varlığına işaret edilmektedir. “Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk, 67/3-4.). Bu âyetlerde âlemin kusursuz yaratılışına ve mükemmel işleyişine dikkat çekilmiştir. Bu mükemmel düzenin şans eseri veya tesadüfen meydana gelmiş olamayacağı öncelikle haber verilmektedir. Daha sonra herhangi bir kusurun bulunması için özel çaba sarf edilse bile netice alınamayacağı konusunda meydan okunmaktadır. Ayrıca bu eşsiz işleyişin, düzenin ancak her şeyden üstün bir ilim, irade ve kudret sahibinin yaratması ve yönetmesiyle mümkün olduğu belirtilmektedir. “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak” diye tercüme edilen cümlenin lafzî karşılığı, “Sonra gözünü defalarca daha çevir de bak” şeklindedir. Evrende mükemmel, kusursuz bir düzenin olduğunu vurgularken, evrendeki muhteşem düzene dikkat çekmektedir.
İnsanın, evvela kendi varlığından başlamak suretiyle evreni ve evrende var olan her bir varlığı ibret nazarıyla düşünmesi, bunları yaratıp var eden Yüce Allah’ın varlığı ve birliğini anlamak için yeterli olacaktır. Zira gerek kâinatın bütünü gerekse onu oluşturan en küçük yapı taşlarının en mükemmel şekilde yaratılması ve birbiriyle olan insicamı, bunlar üzerinde ezelî ve ebedî bir kudret sahibinin hâkim olduğuna tanıklık eder. Âlemde var olan bu düzen, bir yönüyle her satırında ve her kelimesinde Allah’ın varlığı ve birliği okunan açık bir kitaptır. Bunu tefekkür edebilen her akıllı varlık, kendinden başlayarak görmekte olduğu bu muazzam ve akıllara âdeta durgunluk veren şu nizamı bir yaratan, bir idare eden ve bütün bunlar üzerinde hükmünü yürüten bir kudret sâhibinin varlığını anlar ve bilir. (Ahmet Hamdi Akseki, İslam Dini, 1969, 62). İslam, insanı ve tabiatı birbirinden tamamen ayırmamış, bilakis evrendeki düzende ilahi kudretin, hâkimiyetin, lütfun ve bereketin varlığına insanın dikkatini çekmiştir. İnsan, şayet evrendeki nizamı, natüralist bir anlayışla mutlak bağımsız bir gerçeklik alanı gibi değil de “varlığı zorunlu olan”a (vâcibü’l-vücûd) ulaştıran daha yüksek bir gerçekliğin aynası olarak tefekkür etmeyi öğrenirse kâinat da kendi sırlarını insana açarak tek olan Yüce Yaratıcı’yı bulması için ona yardımcı olacaktır. (Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan ve Tabiat, 1988, 122).
İslam düşüncesine göre evrendeki mahlûkat ve olaylar ile bunların işleyişinde hayranlık uyandırıcı bir uyum vardır. Varlıkların kendi içerisinde ve tabiattaki diğer varlıklarla ahenk içerisinde devamlılığı, tutarlı bir yönetimin ve ince bir düzenin sonucudur. (Mustafa Çağrıcı, “Âhenk” md.) Bunu sağlayan ise “tek” olan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla kâinattaki kusursuz uyum, Allah’ın varlığına işaret ettiği gibi hiçbir şeye ihtiyacı olmadan tek başına orayı idare etmeye de delalet etmektedir. Aksi takdirde bu uyumun bozulması, tabiatta kaosun ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılacaktır. Evrenin düzeni ve mükemmel tasarımından hareketle Yüce Allah’ın varlığını delillendirme, İslam âlimlerinin en çok başvurduğu yöntemlerin başında gelir. Bu kadarı mükemmel ve kusursuz düzenin kendiliğinden, kör bir tesadüfün eseri olması mümkün değildir.
Evrende var olan bu dengenin korunmasını Cenâb-ı Allah kullarından istemektedir. “Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (Rahmân, 7-8). Demek ki var olan bu düzen ve uyumu bozabilecek tek varlık insandır. Diğer varlıkların böyle bir gücü, imkânı ve sorumluluğu yoktur. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum 30/41). Burada karadan ve denizden söz edilmesini âyetin mânasını daraltacak yorumlara temel kılmak yerine, “karasıyla deniziyle her yerde” anlamının kastedilmiş olduğunu düşünmek, hatta âyeti evrenin insan faaliyetlerinin etkili olduğu bütün bölgelerini içine alacak biçimde yorumlamak daha isabetli olur. Muhammed Esed bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Böylece, günümüzde korkunç bir şekilde –üstelik henüz kısmen– ortaya çıkan doğal çevremizdeki yoğun çürüme ve tahribat, burada ‘insanın kendi yapıp ettiklerinin bir sonucu’, yani insanın, kendini tahrip eden –çünkü katı materyalist bir temele dayanan– teknolojik gelişmelerin ve insanlığı daha önce hayal bile edemediği ekolojik felâketlerle karşı karşıya getiren çılgınca faaliyetlerin bir sonucu olarak öngörülmüştür. Toprağın, havanın ve suyun sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden dizginlenemeyen bir şekilde kirlenmesi; bitki örtüsü ve denizlerin artan bir şekilde zehirlenip yok olması; yaygın uyuşturucu ve görünürde ‘faydalı’ ilâç kullanımı sebebiyle insanın kendi bedeninde ortaya çıkan her türlü genetik bozukluklar ve insanlara yararlı birçok hayvan türünün giderek yok olması. Bütün bunlara, insanın sosyal hayatındaki hızlı bozulmayı ve çürümeyi, cinsel sapıklıkları, suçları ve şiddeti ve son aşamada nükleer dehşeti ilâve edebiliriz. Bunların tamamı, son tahlilde, insanın Allah’a ve mutlak mânevî / ahlâkî değerlere karşı umursamazlığının ve bunun yerine, ‘maddî ilerleme’yi tek önemli hedef sayan inançlara tutsaklığının bir sonucudur” (Kur’an Mesajı, 2, 828-829). Ayrıca burada, ürkütücü sonuçlarıyla dünya gündeminde ağırlıklı bir yer tutan ozon tabakasının delinmesi sorununun tam olarak âyetteki ifadeyle örtüştüğünü yani “insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden” ortaya çıkmış bir bozulma olduğunu da canlı bir örnek olarak hatırlamak gerekir.
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Câsiye, 13), “Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi, bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar.” (Lokmân, 31/20). Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri insanların hizmetine vermesinden maksat, bu varlıkların, insanların yararlanabileceği şekilde yaratılmış, düzenlenmiş olmasıdır. Nitekim âyetin devamındaki “nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze serdiğini…” şeklindeki ifade de bunu göstermektedir. İkinci ayetin başındaki “görmez misiniz” sorusu, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelerlerse bu gerçeği kendi akıllarıyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir. Yeryüzündeki her şey insanın emrine sunulmuştur. Ancak insan bunları rastgele, gerekli, gereksiz kullanmamalıdır. Faydalanırken isrâf etmemeli ve başkalarının haklarını da gözetmelidir.
“Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı? Sizleri (erkekli-dişili) eşler halinde yarattık. Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık. Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık. Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık. Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik. Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık. Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.” (Nebe, 78/6-16.). Ayetlerde tam da evrenin düzeni ve bu düzenin işleyişi anlatılmaktadır. Yeryüzünün döşek misali ovaları, kazık misali dağları; çeşitli renk, ırk ve kabileler şeklinde insanları; gece ile gündüzün peş peşe gelişi, gecenin karanlığının dinlenme, gündüzün aydınlığının ise geçim aracı kılınması; yağmurlar ve buna bağlı olarak yeryüzünün canlılara yiyecek imkânı sağlamak üzere özlü taneli, yapraklı ve meyveli bitkilerle donatılması tek tek anlatılmaktadır. Yüce Allah bütün bu imkânları “siz” diye hitap ettiği insan için hazırladığını beyan etmektedir. Evren içinde gerçekleşen her olgu ve olayın, birbiriyle sıkı irtibatının bulunduğu kesin. Yukarıdaki ayetlerde bu noktaya dikkat çekilmekte, gök ile yeryüzünün ve ikisi arasında bulunan varlıkların birbiriyle irtibat yönleri, ihtiyaç durumları ve biri olmadan diğerinin varlığının imkânsızlığından söz edilmektedir. Evren içindeki düzen ve ilişki ağı birinin diğerinden müstağni kalamayacağı bir şekilde oluşturulmuştur. Bütün bu gerçekleri, insan zihnine yaklaştırmak için “çadır” örneklemesi tercih edilmiştir. Gökyüzü âdeta bir çadır, yeryüzü çadırın içinde serilmiş bir döşek, güneş çadırın en yüksek noktasına asılmış bir lamba. Öte yandan yağan yağmurun canlılar için hayati önemi, gecenin dinlenme ve gündüzün geçim temini için düzenlenmiş olması buna eklenmiştir. Gök olmadan yeryüzünün işlev göremeyeceği, güneş ve yağmurun âdeta gök ile yer arasında irtibat kaynağı olduğu gerçeği ve bu unsurlardan birinin olmaması durumunda diğerlerinin asli işlevlerini yerine getiremeyeceği özenle vurgulanmıştır.
Evrendeki hiç bir şey sınırsız değildir. Dolayısıyla bunlardan istifade ederken, geleceği de düşünmek durumundayız. Zira bizim ihtiyacımız olduğu gibi başkalarının da ve daha sonra gelecek nesillerin de ihtiyacı olacaktır. İsraf ederek ve zarar vererek kullanılan her şey evrene zarar verecek ve doğal dengeyi bozacaktır. Bozulan denge üzerinde yaşayan herşeye zarar verecektir. Sonunda burada yaşam mümkün olmayacaktır. Zaten evrene zarar verecek tek varlık ta insandır. Bu nedenle yaratıcı da ondan dengeyi korumasını, bozmamasını istemiştir. “Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (Rahmân, 7-8). İnsan dışındaki varlıkların doğal dengeyi değiştirecek güçleri de iradeleri de yoktur zaten. Diğer varlıklar ancak doğal dengenin devam etmesine katkıda bulunur. Onlar dengenin, mîzanın bozulmasına neden olmazlar. Doğal dengenin korunması, bütün yaşamın devamını sağladığı gibi insanın mutlu ve huzurlu olmasını da sağlamaktadır.
