MİMESİS: GERÇEKLİĞİN KOPYASI MI, YARATIMI MI?

0
epifani_900x600

İÇERİK:
• 1.Platon’da Mimesis ve İdealar Kuramı (Taklit kuramı, gerçekliğin katmanları, Devlet Diyaloğu’nda sanat eleştirisi)
• 2.Mimesis’in Felsefi Temelleri (Ontolojik, epistemolojik ve ahlaki temellerin açımlanması)
• 3.Temsilin Dönüşümü: Platon’dan Sonraki Yaklaşımlar (Aristoteles’in poetikada’ ki yaklaşımı, Auerbach ve tarihsel temsil kavramı)
• 4.Sonuç (Platon’un sanat anlayışının bugünkü anlamı )

GİRİŞ
Mimesis kavramı, Antik Yunan’dan günümüze uzanan; hem felsefede hem de sanatta önemli bir yere sahip köklü bir terimdir. Günümüze kadar ulaşmasında birçok etken rol oynamış, farklı dönemlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır. Bu yazıda öncelikle Platon düşüncesindeki yeri ve anlamı incelenecek, ardından mimesis hakkında bildiklerimizin gerçekten İdealar Kuramı üzerinden gelişen felsefî bir yapı mı, yoksa Platon’dan etkilenmiş farklı düşünürlerin kendi yorumlarına dayanan bir çeşitlilik mi olduğuna odaklanılacaktır. Ayrıca mimesis’in sanat, hakikat ve edebiyat çevresindeki etkileri tartışılarak tarihsel gelişim süreci analiz edilecek ve sonuç olarak genel bir değerlendirme sunulacaktır.

1.Platon’da Mimesis ve İdealar Kuramı (Taklit kuramı, gerçekliğin katmanları, Devlet Diyaloğu’nda sanat eleştirisi)

Mimesis kavramı, Platon’un düşüncesini anlamak için en temel kavramlardan biridir — hatta belki de en temeli. Platon’u çoğu zaman İdealar Kuramı ile tanırız; çünkü bu kuram, onun felsefesinin omurgasını oluşturur. İdealar Kuramı’na göre bu dünyada gördüğümüz ve karşılaştığımız her şey, ideaların birer yansımasından ibarettir. Bu yazının devamında bu kuramı daha ayrıntılı biçimde ele alacak; mimesis kavramıyla ilişkisini, taşıdığı ontolojik ve epistemolojik anlamları ve nihayet Platon’un sanat eleştirisindeki yerini açıklamaya çalışacağım. Platon’un düşüncesinde gerçek bilgi ve hakikat, değişen ve duyusal olanın ötesinde yer alan İdealar Dünyası’na aittir. Bu dünyada gördüğümüz tüm nesneler ve varlıklar, ideaların yalnızca birer yansıması, yani taklididir. Örneğin, bu dünyada gördüğümüz bir masa, “masa ideası”nın eksik ve geçici bir kopyasıdır. Platon’a göre gerçek olan, değişmeyen ve kendi kendine yeten şeydir; duyusal dünya ise değişken ve yanıltıcıdır. İşte mimesis bu noktada devreye girer: Sanatçı, zaten bir kopya olan duyusal nesneyi tekrar taklit ederek, ideadan iki kez uzaklaşmış bir temsil üretir. Bu durumda sanat eseri, gerçekliğin değil, gerçekliğin gölgesinin bir gölgesi olur. Dolayısıyla Platon için sanat ve mimesis, hakikatten uzaklaştırıcı, bilgelikten saptırıcı bir etkinliktir. Bu bakımdan mimesis, sadece estetik değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir sorundur. Platon’un Devlet diyalogunun 596. bölümünde yer alan marangoz örneği, mimesis anlayışını somutlaştırmak açısından oldukça açıklayıcıdır. Platon’a göre bir marangoz masa yapabilir; fakat yaptığı şey, masa ideasının kendisi değil, onun bu dünyadaki bir yansımasıdır. Marangozun bilgisi, doğrudan ideaya değil, ideanın yansıttığı biçimsel bilgiye dayanır. Yani marangoz, eidos’un (idea) kendisini değil, onun görünüşünü esas alarak çalışır. Bu noktada Platon, var olan her şeyin bir ideası (eidos) olduğunu, bu ideaların da kendilerine ait bir genos (tür, cins) içerisinde yer aldığını belirtir. Masa gibi maddî nesneler, yalnızca idealar dünyasının eksik ve geçici temsilleridir. Dolayısıyla marangozun ürettiği masa, ideaya göre bir kopyadır; sanatçının yaptığı resim ise bu kopyanın tekrar edilmesidir. Böylece sanatçı, “gölgenin gölgesini” üretmiş olur. Bu durum, mimesisin Platon açısından neden ontolojik ve epistemolojik bir sorun teşkil ettiğini açıkça gösterir.

2. Mimesis’in Felsefi Temelleri (Ontolojik, epistemolojik ve ahlaki temellerin açımlanması)

A. Ontolojik Temel: “Varlık Olmayan”ın Sorunu
Platon’un sanat anlayışını temellendirdiği mimesis kavramı, yalnızca estetik değil, aynı zamanda ontolojik bir meseleyi de gündeme getirir. Çünkü mimesis, var olanın değil, görünüşte olanın taklididir. Platon’a göre hakiki varlık, değişmeyen, kendi kendine yeterli olan ve ancak akılla kavranabilen ideadır. Sanatın konusu ise değişen, çoğalan ve yok olmaya yazgılı duyusal şeylerdir. Bu yüzden sanat eserleri, ontolojik düzlemde “varlık olmayanın taklidi” konumundadır. Sofist diyalogunda geçen “varlık olmayanın nasıl var olabildiği” sorusu, tam da mimesis üzerinden düşünülebilecek bir sorudur. Taklit edilen şey bir görünüşten ibaretse, sanatçı bu görünüşü yeniden ürettiğinde “hiçbir şeyin bir görüntüsünü” sunmuş olur. Bu da sanatın, varlık düzeyinde neredeyse “yokluğun temsilini” üretmesi anlamına gelir.
B. Epistemolojik Temel: Bilgiye Uzaklık ve Doğru Bilginin İmkânı
Platon’un mimesis eleştirisinin ikinci temel dayanağı epistemolojiktir; yani sanatın bilgi üretimiyle ilişkisine yöneliktir. Platon’a göre felsefî bilgi, ideaların doğrudan kavranmasıyla mümkündür ve duyusal dünyadan değil, aklın sezgisel yükselişiyle elde edilir. Ancak sanat, duyusal dünyayı temel alarak bu dünyadaki nesneleri taklit eder. Dolayısıyla sanat eseri, zaten bir gölge olan duyusal nesnenin yeniden üretilmiş biçimidir. Bu durum, sanatın hakikate iki kez uzak olmasına yol açar: önce ideadan, sonra onun duyusal kopyasından uzaklaşır. Sanatçı bir şeyi “bildiği” için değil, onu “gördüğü gibi” temsil ettiği için sanat epistemolojik olarak sorunludur. Platon’un Mağara Alegorisi ile ifade ettiği gibi, sanat, zincirlenmiş zihinlerin duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanması gibi, görünüşü hakikat yerine koyma tehlikesi taşır. Bu nedenle mimesis, Platoncu anlamda ne bilgi üretir ne de hakikate yaklaştırır; aksine, yanılsamayı çoğaltır.
Platon’un bilgi anlayışında gerçek bilgi (episteme), değişmeyen, tek ve mutlak olan ideaların bilgisidir. Duyusal dünya ise sürekli değiştiği için ancak kanaat (doxa) düzeyinde bilgi sunabilir. Sanat da tam olarak bu ikinci düzleme, yani kanaat üretimine karşılık gelir. Platon’a göre sanatçı, duyusal dünyayı esas alarak onun görünüşünü taklit eder. Bu nedenle sanat, ideaların hakikatine ulaşmak yerine, onların duyusal yansımalarını yeniden üretir.
Bu düşünce, Devlet diyalogunda yer alan ünlü marangoz örneğinde açıkça görülür: Marangoz, masa ideasına göre masa yapar; sanatçı ise bu masayı taklit ederek, ideadan iki kez uzaklaşmış bir görüntü üretir. Sanatın hakikatten üç kat uzak oluşu da buradan gelir: İdea → nesne → sanat eseri. Aynı ayrım, Kratylos diyalogundaki “mekik” örneğinde de karşımıza çıkar. Mekik kırıldığında marangoz, yeni mekiği kırık olana bakarak değil, mekiğin bilgisine dayanarak üretir. Bu bilgi, biçimsel ve işlevsel olarak ideaya dayanan rasyonel bir bilgidir. Ancak sanatçı, görünüşü yeniden taklit ettiği için sadece taklidin taklidini yapar; yani bilgi değil, yanılsamaya dayalı bir izlenim sunar.
Sonuç olarak sanatçı, hakikate değil kanaate yönelir; bu yüzden ürettiği şey bilgi değil, görüntüye dair bir yanılsamadır. Bu durum, Platon’un sanat eleştirisinde epistemolojik düzeyde neden bu kadar sert olduğunu da açıklar: Sanat, insanı bilgiye götürmez, onu hakikatten uzaklaştırır.

C. Ahlâkî Temel: Ruhu ve Toplumu Bozma Riski

Platon’un sanat eleştirisinin üçüncü felsefî temeli ahlâkîdir. Platon’a göre bireyin ruhu üç parçadan oluşur: akıl, istek ve öfke (ya da irade). Adil bir ruh yapısında akıl, diğer iki parçayı denetim altında tutar. Ancak sanat ve özellikle şiir, ruhun akıl dışı yönlerine — özellikle tutkulara ve duygulara — hitap ederek dengeyi bozar. Tragedya ya da epik şiir gibi sanat biçimleri, seyircinin korku, acıma ya da öfke gibi duygularını harekete geçirerek onu aklın rehberliğinden uzaklaştırır. Bu durum sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de bir tehdit oluşturur. Zira Platon’a göre toplum, ruhun bir yansımasıdır ve bireydeki ahlâkî düzensizlik, devlette de yozlaşma yaratır. Bu nedenle Devlet diyaloğunda şairler ideal devletten sürülür; çünkü onların eserleri, halkın ruhunu eğitmekten çok, tutkularını besleyerek onu yozlaştırır. Böylece mimesis, Platon’un gözünde ahlâkî bir yozlaşmanın kaynağı hâline gelir.

3.Temsilin Dönüşümü: Platon’dan Sonraki Yaklaşımlar (Aristoteles’in Poetika’daki yaklaşımı, Auerbach ve tarihsel temsil kavramı)

A. Aristoteles’te Mimesis Nasıl Dönüşüyor?
Platon’un mimesis kavramına yönelik eleştirileri, özellikle sanatın hakikatten uzaklaşması ve yanılsama üretmesi üzerinde yoğunlaşırken, Aristoteles bu kavrama daha olumlu ve yapıcı bir perspektiften yaklaşır. Poetika adlı eserinde Aristoteles, mimesisi insanın doğal bir eğilimi olarak tanımlar; insan, doğayı ve çevresindekileri taklit etme isteğiyle doğar. Bu taklit etme, salt kopyalama değil, aynı zamanda yaratıcı ve dönüştürücü bir süreçtir.
Aristoteles’e göre sanat, yalnızca gerçekliğin yüzeysel bir kopyası değildir; sanatçı, doğanın özündeki evrensel ilkeleri keşfeder ve onları sanat yoluyla yeniden sunar. Bu açıdan bakıldığında, mimesis hakikatin daha derin bir ifadesidir. Sanat, insan ruhunu eğitir, duyguları arındırır ve evrensel doğruları ortaya koyar. Tragedya aracılığıyla yaşanan katharsis (duygusal arınma), seyircinin korku ve acıma duygularını deneyimleyerek ruhsal bir dengeye ulaşmasını sağlar. Böylece Aristoteles için mimesis, sadece taklit değil, aynı zamanda insan doğasını anlama, öğrenme ve ruhu iyileştirme aracıdır.

B. Platon’dan Farkı Ne?
Platon’un sanat anlayışı, ontolojik ve epistemolojik endişelerden beslenen bir eleştiridir. Ona göre sanat, gerçeklikten iki kez uzaklaşan yanılsamalar üretir; bu yüzden bilgiye değil, yanılsamaya dayanır ve insanı hakikatten uzaklaştırır. Ayrıca sanat, ruhun alt katmanlarını harekete geçirerek bireyin ahlaki dengesini bozar.
Aristoteles ise, Platon’un bu sert eleştirisine karşın, mimesisi hem epistemolojik hem etik açıdan onaylar. Ona göre sanat, doğayı taklit ederken aynı zamanda evrensel gerçekleri ortaya çıkarır; bu da bilgi üretiminin başka bir biçimidir. Sanatın duyguları harekete geçirmesi ve seyircide katharsis yaşatması, ruhsal dengeyi bozmak yerine arındırır ve güçlendirir. Platon’un mimesis eleştirisi daha çok sanatın yanlış kullanımlarına yöneliktir; Aristoteles ise sanatın potansiyel olumlu etkilerine vurgu yapar.
Bu nedenle Aristoteles için mimesis, pasif bir taklit olmaktan çıkarak aktif, yaratıcı ve eğitici bir süreç halini alır. Sanatçı, doğadan ve insan deneyiminden evrensel anlamlar çıkarır ve bunları sanat yoluyla toplumla paylaşır. Böylece sanat, bilgi, ahlak ve estetik arasında köprü kurar.

C. Mimesisin Olumlu Yönleri: Estetik, Etik ve Epistemolojik Açılardan
Aristotelesçi mimesis, estetik hazdan öte, insan ruhunun gelişimi ve toplumsal düzen için bir araçtır. Sanatın seyirci üzerindeki etkisi, özellikle tragedya bağlamında, duygusal arınma ile tanımlanır. Bu süreç, seyircinin korku ve acıma gibi güçlü duygularla yüzleşmesini ve böylece ruhsal bir rahatlama yaşamasını sağlar. Bu durum, hem bireysel hem de toplumsal açıdan önemlidir çünkü duyguların sağlıklı yönetilmesini mümkün kılar.
Etik açıdan sanat, insanın erdemli bir hayat sürmesine katkıda bulunabilir. Aristoteles, sanatın doğayı taklit ederek insan doğasının evrensel ilkelerini ortaya koyduğunu savunur. Bu, ahlak eğitimi için bir araç olarak sanatın önemini ortaya koyar.
Epistemolojik bakışla ise, sanat duyusal deneyimlerin ötesine geçerek evrensel doğrulara işaret eder. Bu anlamda sanat, sadece duygusal bir deneyim değil, aynı zamanda bilgi edinme ve anlamlandırma yoludur. Bu, Platon’un sanatın bilgiye engel olduğu görüşüne temel bir alternatif sunar

D. Sanatın Doğasına Dair Yeni Yaklaşımlar
20. yüzyıl ve sonrasında sanat kuramcıları, mimesis kavramını hem Platon’un eleştirilerinden hem Aristoteles’in olumlamalarından daha geniş ve çok boyutlu bir şekilde ele almıştır. Sanat, artık salt doğanın kopyalanması değil, yorumlama, yeniden yaratma ve anlam üretme süreci olarak görülür. Modern düşünürler, mimesisin temsil (representation) ve anlam üretimi arasındaki etkileşimi vurgular. Sanat eseri, hem bir şeyin taklidi hem de o şeye dair yeni bir görüş ve yorum sunar. Bu durum, mimesisin tarihsel olarak değişen işlevlerini ve kültürel dönüşümünü ortaya koyar.
Bu bağlamda, sanatın toplumsal, psikolojik ve kültürel boyutları öne çıkar. Mimesis, artık yalnızca felsefi bir kavram değil, aynı zamanda eleştirel ve yorumlayıcı bir yöntem olarak da kullanılır.

E. Erich Auerbach ve Mimesis Kitabı
Erich Auerbach, Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili adlı eserinde, Batı edebiyatında gerçeklik anlatılarının tarihsel gelişimini kapsamlı bir şekilde inceler. Auerbach’a göre mimesis, sadece yüzeysel bir taklit değil; insan deneyiminin tarih boyunca değişen ve derinleşen biçimlerde temsilidir.
Auerbach’ın çalışması, Platon ve Aristoteles’in felsefi mimesis anlayışlarını tarihsel, kültürel ve edebi bağlamda genişletir. Eserde, Homeros’tan Dante’ye, Cervantes’ten Balzac’a kadar farklı dönem ve türlerde mimesisin nasıl evrildiği analiz edilir. Auerbach, özellikle gerçeklik tasvirindeki farklılıkları ve yazarların bireysel perspektiflerini vurgulayarak mimesisin çok katmanlı doğasını ortaya koyar.
Bu yaklaşım, mimesisi salt felsefi bir kavram olmaktan çıkarıp, tarihsel, kültürel ve edebi incelemenin merkezi bir konusu haline getirir. Böylece Auerbach, mimesisin değişken, dinamik ve dönüştürücü bir süreç olduğunu gösterir. Erich Auerbach, Mimesis kitabında, Batı edebiyatının farklı dönemlerinde gerçekliğin nasıl temsil edildiğini inceleyerek, özellikle Homeros’un Odysseia’sı ile İncil metinleri arasındaki anlatı farklılıklarını vurgular. Homeros’un eserinde Odysseus’un yara izi betimlemesi, detaylı, somut ve çok katmanlı bir gerçeklik tasviridir. Bu anlatım, karakterin fiziksel varlığını ve kişisel tarihini canlı ve gerçekçi bir biçimde okuyucuya aktarır. Bu detaylandırılmış betimleme, antik epik anlatının gerçeklik ve birey tasvirindeki özgünlüğünü ortaya koyar.
Öte yandan, kutsal metinlerdeki anlatım biçimi oldukça farklıdır; İncil’de gerçeklik daha soyut, evrensel ve didaktik bir tarzda sunulur. Auerbach’a göre kutsal metinler, belirli bireysel özelliklerden çok, evrensel anlamları ve ahlaki doğruları ön plana çıkarır. Bu nedenle betimlemeler daha geneldir ve kişisel ayrıntılardan kaçınılır. Böylece kutsal metinler, tarihsel gerçeklikten ziyade ilahi ve ahlaki gerçekliği temsil eder.
Auerbach’ın bu karşılaştırması, mimesisin sadece yüzeysel bir taklit olmadığını, aynı zamanda anlatının tarihi, kültürel ve ideolojik bağlamlarına bağlı olarak farklı biçimler aldığını gösterir. Odysseus’un yara izi, bireyin tarihsel ve bedensel gerçekliğine işaret ederken; kutsal metinler, daha çok toplumsal ve evrensel anlamların iletilmesine odaklanır. Bu da mimesisin çok katmanlı, esnek ve bağlama duyarlı bir temsil biçimi olduğunu ortaya koyar.

4.Sonuç

Platon çoğu zaman sanata karşı gibi gösterilir; oysa onun sanat anlayışı, yüzeydeki karşıtlıktan çok daha nüanslı ve derindir. Platon, özellikle müziğe ayrıcalıklı bir yer verir; çünkü müzik, insan ruhunu bir enstrüman gibi “akor” eden, aritmetik ve geometriyle ahenk kuran, ruhun yapısını eğiten bir sanattır. Bu anlamda sanat, doğru kullanıldığında ruhun düzenlenmesine hizmet eder. Ne var ki mesele idealar olunca, mimesis ve mimeton Platon açısından bir engel hâline gelir. Çünkü sanat, ideaların doğrudan bilgisine değil, onların duyusal kopyalarının yeniden taklidine dayanır; bu da onu hakikatten uzaklaştırıcı kılar.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Yazının önceki bölümlerinde sanat ve sanatçı üzerine odaklanılmış gibi görünse de, Platon’un Devlet diyaloğundaki mimesis ve sanat eleştirisinin asıl hedefi, çoğu zaman doğrudan sanatçılar değil, sofistlerdir. Çünkü sofistler, gerçek bilgiye sahip olmadıkları hâlde, görünüşler ve retorikle insanları ikna etme sanatını icra ederler. Platon’un Devlet diyaloğunda geçen “Sen de eline bir ayna alarak ideaları yapabilirsin” ifadesi, görünüşleri taklit ederek hakikate ulaşabileceğini zanneden sofistleri hedef alır. Sofist, hakikatin bilgisine sahip olduğunu öne sürse de, aslında sadece yansımalardan konuşur. Bu da bir tür yanılsamadır.
Bu yaklaşım yalnızca Devlet diyaloğunda değil, Parmenides’te de açıkça görülebilir. Genç Sokrates’in ideaların varlığına ve onların tek tek var olanlarla ilişkisine dair yönelttiği sorular, Platon’un tüm diyaloglarına dağılmış düşünsel bir örgünün parçalarıdır. Platon’un felsefesini anlamak, bu parçaları bir araya getirebilecek bütüncül bir bakış açısını gerektirir. Onun düşüncesi, her bir diyaloğun içinde açığa çıkan ama tüm diyalogların toplamında şekillenen bir bütündür.
Bu yazının temel amacı, mimesis kavramı üzerinden Platon’un sanat, bilgi ve hakikat anlayışı hakkında bütünlüklü bir tablo sunmaktır. Zira logos sadece söz değil, aynı zamanda anlamdır; söylem kadar düşünsel yönü de içerir. Meselelere yalnızca sözel yüzeylerinden değil, logos’un ideasına bakarak yaklaşmak gerekir. Platon’un nehir metaforu da bu bağlamda okunabilir: Ruh, bedene girmeden önce idealara dair bilgiyi içer ama bedenle birleştiğinde bunu unutur. Yeniden hatırlayabilmesi için bir başka nehirden –yani logosun hakikatinden– içmesi gerekir. Bu metafor, felsefenin esas işlevinin, unutulan hakikatin yeniden hatırlanması olduğunu gösterir.
Bu bağlamda Platon’un sanat eleştirisi de, yalnızca taklide değil, hakikate yönelen bir yaşam çağrısıdır. Ve mimesisin ötesine geçen bu çağrı, insanın logos aracılığıyla ideaların bilgisine ulaşabileceği inancına dayanır. İşte bu nedenle, Platon’un sanata yönelik itirazları, sanatın kendisine değil; hakikatin yerine geçmeye çalışan taklit ve aldatıcı görünüşleredir.

Mürsel ÖLMEZ

İKÇÜ İlahiyat Fakültesi Lisans Öğrencisi

Bir yanıt yazın