SÖYLENMEMİŞ SÖZLERİN HASRETİYLE
Son günlerde gelenler, gidenler, yeğenim, dostlarım söz birliği etmişler gibi ya yazarlık tutumu veya alışkanlığını konuşmayı gerekli kılan bir mevzu açıyorlar veya ben bir şekilde bilerek, bilmeyerek belki şuuraltı bir saikle bu muhaverede yerimi alıyorum. Çoğu zaman hemhal olduğunuz meseleler sizi şuuraltınıza kadar tesiri altına alır; bilemezsiniz. Bunun böyle olduğunu çoğu kez sonradan anlarsınız. Ben bu halleri sık yaşarım. Bir şeyi lüzumundan fazla dert etmiş olduğumu, rüyalarıma girmesiyle fark ederim. Sonunda bir dengeyi tuttururum elbette. Çünkü dozu kaçırmamak, işi tadında bırakmak yani muvazeneyi bozmamak önemli.
Geçenlerde bir dostumu ziyarete gittim. Daha adımımı kapıdan atar atmaz. “Hocam bir yazar, ‘yazarın yazmaması yazmasından daha zor’ diyor. Ne doğru söylemiş. Okuyunca sen aklıma geldin” diye karşıladı. Genel anlamda doğru. Söze de söyleyene de hak vermeyip ne yapacaksın? Adam yazarsa, yani yazarak düşünüyor, yazarak yaşıyorsa onun için yazmak nefes gibi, yemek, içmek, uyumak gibi hayati bir mecburiyet ifade eder. Aynı şeyi başka boyuttan okur için de geçerli saymalıdır. Belki de yazar için bile asıl önemli, öncelikli olan okuma ihtiyacıdır. Kendi payıma böyle. Yazmayarak yaşayabilirim ama okumayarak asla!
Benim için zahirî tanımların ötesinde yazmak ve okumak, anlamak, anlayarak var olmak demektir. Anlamak, fark etmek, duymak, düşünmek ve ifade etmek. Sanat psikolojisi, sosyolojisi ve felsefesi bu oluş, etki ve iletişim zemininde(n) hareket etmek durumundadır. Yazarın okurdan farklı bir yanı duygu ve düşüncelerini yazı aracılığı ile paylaşma ihtiyacından olmalıdır. Yazmak zorunda olan insan, konuşmak, anlatmak zorunda olan insandır. Bir yönüyle yazmaya bu sebep sevk eder. Bu bir psikolojidir. Bazı insanlar, kimilerinin tersine bir sözü, anlamı içinde tutamaz ya onun gibi yazmak yazarın içinde oluşanı dışarıya, dışındakine taşma, açma, onunla paylaşma ihtiyacından doğar. Dışa açılmak ile paylaşmak ayrı ihtiyaçları gideren faaliyetlerdir. Bazen insan içinde tuttukça ağırlaşan ve kendini ağırlaştıran cümleleri gider boşluğa haykırır ve rahatlar. Paylaşmakta ise o sözün başka dimağlara, duygulara ulaşması amaçlanır. Bakalım o söz başka duygu ve dimağda nasıl aksedecek? Hatta sanatın estetik mahiyeti biraz da bu yansımalarla çoğalır, çeşitlenir.
Yazar iki sebeple de yazıyor olabilir. Ama bana sorarsanız daha çok anlam arayışını zenginleştirmek ve anlamı çeşitlendirmek; giderek anlamın başka derinliklerini, boyutlarını, güzelliklerine keşfetmek veya inşa etmek için yazılır. O sebeple de yazar yazdıkça çoğalır. Yazmayı tecrübe ettiğim ilk gençlik yıllarımın tatlı hatıraları ile gülümserim. Kendimce yazar ama sonraki yazılara imgeler, ifadeler saklardım. Kuşkusuz bu benim taze dimağımın kendi içinde yaşadığı ilk heyecan ve çömezliğimle ilgiliydi. Üç beş yazı sonra kuyudaki su bitecek sanırdım. Bunu sürekli verimli kılmanın yolları ne olabilirdi? Bu da esaslı bir konuydu. Bu tıkanıklığı aşmak için, mahdut muhitimizde birbirimize imrenerek (veya öykünerek) yazdığımız diğer arkadaşlarımdan bazıları ceplerinde kalem ve defteri eksik etmezlerdi. Çay ocağında, dernekte, okulda duyup hoşlarına giden cümleleri, şiirleri hemen not ederler, sonra bu notlardan esinlenerek yazdıkları cümle ve dizeleri metinlerine yedirir, yerleştirirlerdi. Neden bilmem ben böyle bir yol seçmedim. Hatta şu gün bile belki bir yazar için ayıp olacak bir huyumdan kalem kâğıt taşımama (daha doğrusu taşıyamama) huyumdan vazgeçemedim. Bu huyun yanlışlığını da itiraf edeyim. Bir fikir kafamda, kalbimde oluşmuşsa ve o fikir bana ait oluyorsa hiç sıkıntı etmedim, etmiyorum. Ya unutursam? Unutursam demek ki unutmam gerekiyormuş ve o sözler hatırlanacak kadar önemli değilmiş! Önemli olan hayatı, dostlarımı bütün içtenliğimle anlayarak, dinleyerek yaşamam ve lüzumu kadar kendimi, kendimdekileri ifade etmemdir. Özellikle belli bir birikim ve düşünme disiplininden sonra yazmak bir duyuş ve düşünüş usulüne dönüşmektedir. Yani yazmak bir başkasına kendimizi ifade etme ihtiyacını ikincil sebep kılacak şekilde hakikati diyalektik boyut ve örgüsü içinde düşünmeyi, varoluşsal mecburiyete dönüştüren bir faaliyet olmaktadır. Bu imkânının olmayışı yani yazmamak elbette yazmaktan daha katlanmaz olacaktır. Katlanmak kelimesini yanlış kullanmış olabilirim. Yazar için yazmak bir zevktir. Ve yazdıkça yükselir, dolar, yücelir; yani kuyunun suyu çekildikçe çoğalır.
Suyu kullanılmayan kuyu kurur. Okuyarak yaşadıklarımdan, yaşayarak okuduklarımdan bu hakikati edinince artık, kelime, imge, dize saklamayı hiç dert etmedim. Kendimi hayatın, varlığın, dostlarımın arasına olduğu gibi bırakmanın huzuruyla duyuyor, düşünüyor, tartışıyor, yazıyorum. Olgun, şuurlu yazarlık tutumu hayatın içinde akan, açılan bir niteliğe sahiptir, sahip olmalıdır. Değilse hayat dolu düşünceler, hayat dolu yazılar yazılamaz diye geçiriyorum. Zaten bizi bu kadar sonsuz çeşitlilikte yazmaya yönelten sebep, hayatın sonsuz hakikat ve güzelliği değil midir? Yazmak bu güzellikleri algılamak, anlatmaktır. Yazma imkânından yoksun kalmak, hayatın ve varlığın güzelliklerini duysan, görsen bile kimseye haber edememek demektir. Oysa duyurma, gösterme, hissettirme çabası, yazmayı cazip kılan en geçerli sebeplerdendir. Bencil, bağnaz olmayan duygularla hayatı bir üst katında idrak edemeyenler, burada estetik paylaşımı varoluşsal mecburiyete dönüştüren çabanın değerini anlayamazlar. Hayata inanmak, inanarak hayatı yazmak, yazara ziyadesiyle mümbit beslenme membaı sağlar. Belki de gerçek yazarlık tutumunu hayata karşı duruşumuzla, hayat anlayışımızla vasıflandırabilir veya tasnif edebiliriz. Hayatın bütünlüklü mesajını anlamak, onu dondurmamaya, durdurmamaya bağlıdır. Zaten böyle bir dondurma veya durdurma çabası, kendi zihnî işleyişimizi durdurma çabasından öte gitmez.
Hayat, sonsuz akışı, genişlemesi içinde ne durmayı ne donmayı kabul eder. Zihninizdeki donmayı hayata hâkim kılma vahim yanlışı, yine hayatın güçlü diyalektiği yani değişimi esas alan değişmez yasası karşısında dağılır, un ufak olur. Bir akış içinde olan yazar için esasen ne ilk, ne de son vardır. Neredesin? İşte buradayım. Hayat bu, dünya bu. Neyse o, nereyse orası. Ne kadarsa o kadar. Bizim yaptığımız gayet tabi ve mecburen bu sonsuz akıştan bir kesit almak. Veya denizden bir bardak su. Doğruyu, güzeli, iyiyi bütün olarak kimse anlatamadı, anlatamaz; gösteremedi, gösteremez. Bütün bu erdemler hususen sanat faaliyetlerinde ne ilk şekillerinde kaldı ne de son şeklini buldular.
‘İlk’ bir hareketi başlatması ile değerli, ‘son’ kamalatın yeni ilham ve biçimi bakımından önemli olmuştur. O sebeple Kafka’ya atfedilen bir anekdotu anlamlı bulurum. Kendisine yazdıkları romanları getiren gençlerin kitaplarındaki son sayfayı yırtar öyle okurmuş. Bir gün bir itiraz edilmiş veya sebebi sorulmuş olacak ki “İyi bir romanın son sayfası olmaz” demiş. Kafka haklıdır. Çünkü gerçek manada hayatta son yoktur. Ölüm bile yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hakikatin bir yorumuna göre, kimilerinin son olarak inandığı ölüm bile rüyadan gerçeğe uyanmaktır. Yani anlayacağınız roman öldükten sonra başlıyor. Ama bana sorarsanız madem bir akış içindeyiz; madem bütün anlam ve anlamalarımız o akışla ve o akışta oluşuyor; o zaman iyi bir hikâyenin ilk sayfası da olmamalıdır. O nedenle ben hikâyelerin girişlerini merak eder, önemserim. İlk cümleler meraklandırdığı okuru tutup bir bilmecenin ortasına atmalıdır. Kimi eserleri, bahusus arkadaşların yazıp getirdiği her neviden eserlerin beğenmediğim yanlarından biri budur. Arkadaş bir şey söyleyecek önce bir antrenman yapıyor, bir iki ısınma cümleleri, asıl metne ondan sonra giriş yapıyor. Böyle yazıyor olanlar Çehov ustanın sözüne kulak vererek ilk cümleleri silmelidirler. “Yazdığınız bir hikâyenin ilk cümlesini atın, o hikâye daha güzel olsun.” Sanatçı öncesizlik ve sonrasızlık arasında tamlığı, mükemmeli arıyor gibidir. Bu ne kadar mümkün olur?(1)
Bu imkânlar veya imkânsızlıklar içinde tamamlanmış metinler bile yarım kalır. Sanatçı her bir eserle tamamla(n)maya doğru bir hamle yapar. Ne ki her hamlesinde tamamlanacak hakikatlerin daha da çoğaldığını görür. O nedenle de gerçek bir sanatçı hayatta sürekli yeni anlarla birlikte yeni anlamlar, yorumlar, yeni değerler, duyarlıklar üretir. Doğrusu sonsuz zengin bir hazine olan hayat ona bu imkânı verir. Gerçek bir sanatçıyı dağıttıkça birikimi çoğalan varlıklı bir insana, kullanıldıkça suyu artan bir kuyuya benzetebilirsiniz. O durmaz, duramaz. ‘Tamam, sözün veya yazının sonuna geldik. Bu kadar yeter’ diyemez. Her bir eserin bıraktığı eksikliği sonraki eserle tamamlama gayretiyle yazar söyler veya boyar. Sanatçıyla ilham arasında işte böyle canlı, canlandırıcı ilişki vardır. İlham, araştırma, anlama, keşif, yapma, yaratma ve paylaşma istekli faaliyetiyle açılır. Giderek ilham içerik ve kaynaklarıyla birlikte sanatçının düşü, düşüncesiyle birleşir, kaynaşır, güçlenir. Bütün o eserler o akışa katılmakla, o akışı durdurmamakla, dondurmamakla mümkün olur. Bu akışa kaynaklık ve yataklık yapan sanatın sanatçısı bir türlü tatmin olmaz. Olamaz. Her iyiden sonra daha iyi mutlaka vardır.
Tam da burada ilginç yazarlık tutumu ile Dostoyevski’yi anmalıyız. Bir yayın dergisinde mi nerede okumuştum şimdi hatırlayamıyorum; öleceğine yakın büyük ustaya öleceğini söyleyip, son diyeceğini sormuşlar. Dostoyevski “Tamam öleceğiz. Ölümsüz insan yoktur. Ne ki daha roman yazacaktım” veya “Yazacağım daha birçok roman vardı” demiş. ‘Güzel Ayrılık’ ile roman dünyamızda saygın bir yer edinen Ekrem Özdemir, Dostoyevski’yi incelediği son eseri ‘Toprağına Yabancı Aydın’da verdiği nitelikli bilgilerin bir yerinde Dostoyevski’nin son zamanlarına ilişkin şu aktarımı yapar: “Birçok büyük yazar gibi Dostoyevski de yarım kalan bir büyük projeyle veda etti dünyamıza. “Bir Büyük Günahkârın Anıları” ismini vereceğini günlüklerinden ve mektuplarından öğrendiğimiz yazarın şu sözleri yazının ve yazarın kaderi gibidir: “Çoğu zaman kelimenin gerçek anlamıyla acıyla farkına varıyorum ki, anlatmak istediklerimin yirmide birini bile anlatamadım ve hatta hiçbir şey anlatamadım. Beni rahatlatan şey, Tanrı’nın bana bir gün o gücü ve ilhamı göndereceğine, benim de kendimi eksiksiz anlatabileceğime kısacası yüreğimdeki ve hayal dünyamdaki her şeyi ortaya koyabileceğime dair olan umudumdur.”(2) İnsan bu yazarlık tutumunu duygulanmadan düşünemez. Bakar mısınız? Demek ‘İnsancıklar’la başlayan ‘Öteki ve Yeraltından Notlar’la süren, Ecinniler, Ezilenler, Amcanın Rüyası, Beyaz Geceler’le belli bir olgunluğa erişen, Budala, Karamazov Kardeşler ve kült romanı Suç ve Ceza ile dünya romancılığının zirvesine yerleşen Dostoyevski’nin yazacakları bitmemişti, tamamlanmamıştı ve daha bir sürü roman yazacaktı öyle mi? Sanki o zamana kadar bütün bu yazdıkları adeta bir hazırlıktı da asıl romanlarını yazacağı sırada ömrü vefa etmedi. Ya Rabbim bu ne coşkun bir kaynak; suyu çekildikçe çoğalan kuyu!
İnsan merak etmiyor değil; acaba üstat yaşasaydı neler yazacaktı, nasıl yazacaktı? Ama bütün yazarlar böyle değil tabi. Tersine bir örneği James Joyce’den verelim. O da ölüm döşeğinde “Artık rahat ölebilirim” demiş, “düşündüğüm bütün kitapları yazdım” Ne diyelim ışıklar içinde yatsın. Bir yazar tasarladıklarımı yazdım diyorsa, yazmam gerekenleri yazdım diyorsa o yazarı ancak tebrik ederim. Demek ki kendisine bir amaç, bir görev, bir metraj, bir menzil, bir yol belirlemiş ve o yolda çalışmış amacına ulaşmış. Ötesi? Ötesi sana ait. Okura, izleyene, diğer insanlara ait. Ben kendime buraya kadar sınır çizdim ve bunu da başardım diyor Joyce. Eyvallah. Ne ki bu iki yazarlık tutumu içinde Dostoyevski bana daha yakın, uygun geliyor, daha çok heyecanlandırıyor hatta daha çok ilham veriyor. Doğrudan bu tutum ilham veriyor insana. Dostoyevski bu kalp, kafa ve ruhla yüz yıl daha yaşasaydı ömrünün hitamında yine aynı hayıflanma içinde olacak, emeline bir türlü ulaşamayacaktı diye tahmin ediyorum. Çünkü bu aşkın benliklerin her an söyleyecek yeni şeyleri vardır ve üstelik asıl hakikatler o söylenecek yeni şeylerde gizlidir. Necip Fazıl’ı hatırlayın. Bu konularla biraz daha fazla içli dışlı olduğumdan son zamanlarda bir beyiti dilime pelesenk oldu:
“Ölecek miyim tam da söyleyecek çağımda
Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.”
Şiirlerini yüksek yoğunluklu imgelerle, tezatların uyumlu terkibiyle ve paradoksal deyişlerle kuran Üstad, bu beyitinde de dimağımızı ince duygular ve derin düşünceler arasından kendi maveramıza götürüyor. Ölümü hatırlayışla alttan alta ukdeye dönüşen bir hasretini ima ediyor önce. Ne ki, ölümü hatırlayışla veya ölümün gelip kapıya dayanmasıyla duyulan hasret, bilindik tarzda hayata ilişkin değildir. Tamam hayata ilişkindir sonuçta ama o hayat, geriye eksik tatmin olmamış duygular bırakarak, gezip tozmakla, yiyip içmekle, eğlenceyle, gününü gün etmekle ziyan edilmiş değildir. Sadece, daha söylenecek birçok söz varken onları söyleyemeden hayatın tükenmesine içerlenmek vardır. Adeta Dostoyevski gibi, ölmek bir şey değil ama diyor Üstat, tam da söyleyecek bir çağda ölmek hüzün verici. “Daha bir sürü şiir yazacaktım”, “Daha bir sürü roman yazacaktım” O zamana kadar, yetmişi aşkın yaşanmışlığa rağmen söyleyeceklerini söylememiş midir? Şu dünyada söylenmemiş ne kalmıştır geriye? Söylenecek yeni bir cümle var mıdır? Dizelere ilmi, felsefi bir dikkatle nüfuz edilirse, bu soruya verilecek muhtemel cevapları aşan bir noktada fark edilmiş bir hakikat de ifade ediliyor. Söz söylemeyi ona cazip kılan da kuşkusuz bütün yaşadıkları, bildikleri sonrasında idrak ettiği hakikattir. Zaten o hakikat sözün ta kendisidir. İster felsefi, ister edebi ister kelâmî manada düşünülsün söz burada hikmet ve hakikati yüklenen sembolik değer taşımaktadır. O değerler o anlamlar nedir, nasıldır? İşte ikinci dize de onu ifade ediyor. En güzel cümleler onlardır. Gün ışığı görmemiş, dünyanın eskitmediği, pırıl pırıl kelimelerle kurulmuş cümleler. Şimdiye kadar okunan, duyulan, söylenen, yazılan cümleler bundan sonra söylenecek olanlar içindi; bundan sonra söyleneceklere bir hazırlık içindi. Onlar şimdilik bir nüve, bir cevher olarak sanatçının içinde devinip durur, durmaktadır. Bir cevher olarak devinen, devinerek dönüşen, tema, anlam, imge hareketi içinde rengini, muhtevasını kazanan, en anlaşılır kıvamını bulan cümlelerdir. Bu cümleler orada olmayı beklemektedir. En güzel şiirler onlarda, en güzel şarkılar onlardadır. En içli sevdalar, en derin düşünceler söylenmemiş olandır.
Üstad’daki metafizik derinliğin yanına yaklaşamasa bile Nazım’ın da benzer dizeleri vardı:
“Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.”
Polyester, plastik sesiyle Zülfü Livaneli bu dizelerin müziğini yaptı. Nişantaşı burjuvazisinin gardırop solcularına… Bütün sanat hünerine rağmen dizeler iki insan ilişkisinin muhabbet sınırlarının ötesinde bir anlam yüklenemediğinden, dinleyende bir metafizik derinliğin estetik kamaşması veya sözün, söyleyişin ruhu kamaştıran etkisi oluşmuyor. Olsun, oluşmasın; hem onlar için buna gerek de yok! Metafiziği ne yapacaksın? Ruh dediğin neye yarar? Yine de kim, hangi katta ne söylerse söylensin daha söylenecek birçok şeyin olması ve en güzelinin de daha söylenmemiş olması sözün, hakikat ve varlığın sonsuzluğu sebebiyledir ve insanı sınırlarının ötesinde bir gerçekliğe meraklandırmaktadır. Ne söylerseniz söyleyin demek ki sözün zirvesine çıkamıyorsunuz. Sözün sonu gelmiyor. Peki, bu cümleler söylense söz tamamlanacak, kemale erecek midir? Hayır. Bu arzu, bu hasret hep yaşanacaktır. Çünkü yeniden yöneldiğimiz her ufukla birlikte söylenen her sözden sonra yeni ufuklar belirecek, başka ve sonsuz söylenmemişler hissedilecektir.
Ama ne çare ki, öleceğiz tam da söyleyeceğimiz çağımızda.
Söylenmedik cümlenin/cümlelerin hasreti dudağımızda.!
Sanatın muharrik unsuru biraz da buradadır.
Bu arada dostum haklıydı; bir yazar için yazamamak daha zordur; ama ondan da zor olanı söylenmemiş sözleri yazmak, söylenmemiş sözlerin hasretiyle yazmaktır.
________________________________________________________________________________________________________
1-Alemdar Yalçın hocanın ‘Çağdaş Türk Romanı 1946-2000’nda (s.48) dediği gibi hayat bizim istediğimiz, arzuladığımız düzende sürmez. “Hiçbir romanda zaman düzenli değildir. Başlangıç ve bitiş arasındaki zaman akışı düzenlilik göstermez.” Akçağ yay, Ankara 2003.
2-Ekrem Özdemir, Toprağına Yabancı Aydın, s.99, Zenit Kitao yay, ist. 2024.
https://ayvakti.net/
