Gösteri Toplumu, “Gösteri Peygamberleri” ve Filistin Endüstrisi: Kitlelerin Konsolidasyonu ve Kişisel Hazzın Temini
Giriş
Toplumsal ve siyasal olguların bir “gösteri”ye dönüştüğü çağımızda, yaşanan trajediler bile birer endüstri haline gelebilmektedir. Fransız düşünür Guy Debord’un Gösteri Toplumu kavramıyla tanımladığı üzere modern toplumlarda gerçek hayatın yerini imgeler ve temsil almaktadır; yaşam, “devasa bir gösteri birikimi” olarak sunulmakta, doğrudan yaşanan her şey yerini bir temsilin almasına yol açmaktadır. Bu bağlamda yaşanan acılar, mücadeleler ve hatta kurtuluş vaatleri bile gösterinin parçasına dönüşür. Günümüzün en çetrefilli meselelerinden biri olan Filistin davası da benzer şekilde küresel bir gösteri nesnesi haline getirilmiştir. Filistin halkının maruz kaldığı zulüm ve trajediler, tıpkı Norman Finkelstein’ın “Holokost Endüstrisi” kavramıyla ifade ettiği gibi, çeşitli kişi ve kurumlarca kendi çıkarlarına alet edilerek bir “Filistin endüstrisi” yaratılmaktadır.
“Filistin Endüstrisi” terimi, Filistin’de yaşanan soykırım düzeyindeki şiddetin ve acıların bazı aktörlerce kişisel veya kurumsal menfaatler uğruna kullanılması olgusunu tanımlamak için kullanılmaktadır. Tıpkı Holokost anısının bazı çevrelerce politik ve mali kazançlar için istismar edildiği iddiasında olduğu gibi, Filistin halkının çektiği acılar da propaganda, güç konsolidasyonu veya ekonomik kazanç amacıyla istismar edilmektedir. Bu istismar sürecinde kitleler, “ortak düşman” imgesi etrafında konsolide edilmekte ve bireyler de bu büyük gösteriden kendilerine pay çıkararak psikolojik bir haz ve tatmin elde etmektedir. Bu makalede, “Gösteri Toplumu, Gösteri Peygamberleri” başlığı altında, Filistin Endüstrisi olgusunu sosyolojik, siyasi, ekonomik, psikanalitik ve felsefi boyutlarıyla ele alacağız. Amaç, geçmişten günümüze düşünürlerin kavramlarından da yararlanarak, bu olgunun kökenlerini, işleyişini ve sonuçlarını eleştirel bir bakışla incelemek ve özgün bir perspektif sunmaktır.
Gösteri Toplumu ve Filistin Davasının Metalaşması
Debord’a göre gösteri, “görünenin iyi, iyi olanın da yalnızca görünen şey olduğu” yanılsamasını dayatan, tartışılmaz ve erişilmez bir olumluluk olarak kendini sunar. Kitle iletişim araçlarıyla beslenen bu gösteri düzeninde gerçek dünya basit imajlara indirgenir; böylece imajlar adeta gerçeğin kendisi haline gelip kitlelerin davranışlarını yönlendirir. Filistin meselesi de küresel ölçekte medyatik bir gösteriye dönüşmüştür. Gazze’de veya işgal altındaki topraklarda yaşanan gerçek acılar, medya aracılığıyla dünyanın dört bir yanındaki ekranlara yansıdığında, bu görüntüler hem uluslararası siyasetçiler hem de sıradan insanlar için bir seyirlik nesneye çevrilmektedir.
Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1991 Körfez Savaşı’nın televizyonda bir prime-time gösterisi olarak sunulmasını, savaşın gerçek dehşetinin “temizlenip” bir tüketim nesnesine dönüştürülmesini eleştirmiştir. Baudrillard’a göre medya savaşın promosyonunu yaparken, savaş da medyanın promosyonunu yapar; böylece çatışma bir spektakle, izleyici ise koltuğunda rahatça savaşın “keyfini çıkaran” pasif bir tüketiciye dönüşür. Benzer şekilde Filistin’deki çatışmalar da küresel medyada sürekli yayınlanan, herkesin aşina olduğu bir “drama”ya indirgenmiştir. Her bir saldırı, her bir trajedi anı, sosyal medyada ve haber kanallarında yankılanarak seyirlik bir olgu halini alır. Bu tekrar ve sürekli maruz kalma, bir yandan uluslararası kamuoyunda tepki ve duygudaşlık oluştururken öte yandan acının kendisini olağanlaştırıp duyarsızlaşma (Bauman’ın deyimiyle “ahlaki körlük”) riskini doğurur. Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite koşullarında insanların başkalarının ıstırabına karşı giderek duyarsızlaştığını, toplumsal bağların zayıflamasıyla birlikte etik duyarlılığın yitirildiğini belirtir. Filistin’in yıllardır devam eden dramı da sürekli bir gösteri halinde sunuldukça, gerçek acılar basit imajlara dönüşmekte, imajlar ise kendi başlarına bir gerçeklik kazanarak izleyiciler için “hipnotik motivasyonlar” haline gelmektedir.
Gösteri toplumunda, en radikal özgürlük ve kurtuluş söylemleri bile sistem tarafından soğurulup bir görüntüye dönüştürülür. Filistin davası da özünde bir halkın özgürlük ve adalet mücadelesiyken, çeşitli odaklar tarafından temsilî bir retoriğe indirgenmiş durumdadır. Siyasi liderler, medya figürleri ve aktivistler ekranlarda özgürlük vaatlerini haykırırken, Debord’un uyardığı biçimde bu vaatler de gösterinin bir parçasına dönüşmektedir. Filistin halkının gerçek kurtuluşu için somut adımlar atmak yerine, kurtuluş söyleminin kendisi sahnelenen bir oyuna, bir propaganda aracına evrilmektedir. Böylece trajedinin kendisi metalaşmakta, adeta tüketilen bir “içerik” haline gelmektedir. Bu duruma katkıda bulunanlar ise makalenin tabiriyle “Gösteri Peygamberleri” olarak adlandırılabilir: Yani, Filistin trajedisini kullanarak kitleleri etkileyen, yönlendiren ve bu işten kendine paye çıkaran farklı tipte aktörler.
Politik İstismar, İkiyüzlülük ve “Gösteri Peygamberleri”
Filistin davası, haklı ve insani temelleri olan bir özgürlük mücadelesi olmasına rağmen, özellikle Orta Doğu’da birçok siyasi aktörün elinde bir sömürü aracına dönüşmüştür. Bu duruma dikkat çeken araştırmacı yazar Kenan Çamurcu, “Filistin Endüstrisi” adını verdiği yazı dizisinde, Filistin davasının romantize edilmiş bir mit olmaktan ziyade bölgedeki politik ikiyüzlülüğün aracı haline geldiğini vurgular. Çamurcu’ya göre “Filistin davası, bir hak mücadelesinden ziyade Ortadoğu’daki politik mürailiğin ve propaganda mekanizmalarının aracı haline gelmiştir”. Gerçekten de tarih boyunca pek çok Orta Doğulu lider, Filistin meselesini kendi iktidarlarını pekiştirmek ya da halkın dikkatini başka yöne çekmek için kullanmıştır.
Örneğin, Arap dünyasında ortak düşman olarak İsrail’in ve Siyonizm’in işaret edilmesi, rejimlerin iç sorunlarını göz ardı ettirmenin klasik bir yöntemine dönüşmüştür. Mısır’ın eski lideri Cemal Abdülnasır’dan günümüzün farklı aktörlerine dek birçok yönetici, Filistin için mücadele söylemini yüksek perdeden dile getirip halkları konsolide ederken, perde arkasında Filistin’e gerçek anlamda yardım etmekten imtina etmiş veya kendi çıkarına uygun şekilde sınırlı yardım etmiştir. Bu nedenle Filistin davası bazı rejimler için adeta bir ventil işlevi görmüştür: Halkın öfkesi İsrail’e yönlendirilerek içerideki baskı, yolsuzluk veya başarısızlıklar perdelenmiştir. Hannah Arendt, totaliter rejimlerin sürekli bir düşman imgesi yaratarak kitleleri mobilize ettiğini ve gerçeklikten kopuk ideolojik dünyalar inşa ettiğini söylerken, Orta Doğu’daki birçok yönetimin de Filistin’i benzer bir ideolojik araç haline getirdiğini görmek mümkündür. Bu durumda Filistin halkının acısı, kendi başına bir amaç olmaktan çıkıp siyaset sahnesinde bir stratejik koz mertebesine indirgenmektedir.
Bu politik ikiyüzlülüğün tipik örneklerine Türkiye’de de rastlanır. Bazı siyasi figürler, sanatçılar, şair ve yazarlar, sosyal medya fenomenleri, esnaf ve tüccarlar, kimi STK’lar Filistin hassasiyetini sıkça dile getirip meydanlarda, şurada burada coşkulu söylemler üretirken, aynı aktörlerin perde arkasında İsrail’le ticari ve diplomatik ilişkileri sürdürdüğü, Filistin sorununu kişisel, kurumsal ve mesleki menfaatleri için kullandıkları bilinmektedir. Bu çelişkili durum, kamuoyunda “Filistin üzerinden siyaset yapma, menfaat devşirme” eleştirilerine yol açmıştır. Bahsedilen figürler, kişiler Filistin davasını duygusal bir retorik ile sahiplenip kitleleri arkalarında toplarken, bu söylemin somut politika ve eyleme dönüşmemesi, söz konusu desteğin samimiyetini sorgulatmaktadır. Bu nedenle bu tür figürler, makalemizin deyimiyle birer “Gösteri Peygamberi” olarak değerlendirilebilir – yüksek idealler ve dinî motiflerle süslü mesajlar verip kitleleri coşturan fakat neticede gösterinin parçası olmaktan öteye geçemeyen kişiler.
“Gösteri Peygamberleri” sosyolojik, siyasi ve ekonomik tipolojilere ayrılabilir:
- Siyasi Gösteri Peygamberleri: Bunlar devlet başkanları, politikacılar veya örgüt liderleridir. Filistin davasını sürekli gündemde tutarak kendi tabanlarını konsolide ederler. Kalabalık mitinglerde veya uluslararası platformlarda Filistin lehine ateşli konuşmalar yaparlar, böylece halk nezdinde meşruiyet ve kahramanlık kazanırlar. Ancak çoğunlukla bu söylemler, somut diplomatik adımlardan veya çözüm girişimlerinden yoksundur. Örneğin, Filistin için sert söylemler kullanıp ardından İsrail ile ekonomik anlaşmalara imza atan liderler bu gruba girer. Bu tutum ikiyüzlülük eleştirilerine davetiye çıkarır; nitekim bir yorumda belirtildiği gibi, “Mürailik Ortadoğu’nun dinidir” ifadesi bu durumu özetler niteliktedir (Çamurcu, Filistin Endüstrisi-1). Sonuçta, bu tip gösteri peygamberleri Filistin halkının gerçek çıkarlarından çok kendi iktidar hesaplarına odaklanır.
- Entelektüel ve Medyatik Gösteri Peygamberleri: Bu grupta gazeteciler, yazarlar, akademisyenler veya sosyal medya aktivistleri yer alır. Filistin konusunu sürekli görünür kılarak kendi düşünsel veya mesleki konumlarını güçlendirirler. Kimi köşe yazarları her fırsatta Filistin temalı duygusal yazılar yazarak geniş kitlelerin beğenisini toplar; kimi televizyon yorumcuları bu meselede “prensip sahibi” görünerek itibar kazanır. Hatta bazıları için Filistin, entelektüel arenada bir mağduriyet edebiyatı üretme alanıdır – sürekli acı vurgusu yaparak ahlaki üstünlük elde etme gayreti. Kenan Çamurcu, bu tür sürekli mağduriyet söyleminin tarihsel çarpıtmalarla birleşerek Filistin endüstrisinin bir bileşeni haline geldiğini belirtir. Batı’daki kimi sol entelektüeller için de Filistin, emperyalizme karşı duruşun bir simgesi olduğundan, bu konuyu sahiplenmek prestij getiren bir etik duruş sayılabilmektedir. Ancak burada da tehlike, Filistinlilerin gerçek seslerinin ve çeşitli perspektiflerinin bu “sözcüler” gölgesinde kalmasıdır. Edward Said, yaşadığı dönemde Arap liderlerin ve entelektüellerin Filistin davasını retorik olarak destekleyip pratikte başarısız kalışını eleştirmiş; ayrıca Batı’daki söylemlerde Filistinlilerin özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirildiğine dikkat çekmiştir. Bu çerçevede, oryantalizm eleştirisinin bir uzantısı olarak, Filistin halkının acısının adeta “sahnelenen” bir anlatıya dönüştürülmesi de tartışılmalıdır.
- Ekonomik ve Kurumsal Gösteri Peygamberleri: Filistin endüstrisinin bir de ekonomik boyutu vardır. “Acının metalaşması” olarak adlandırılabilecek bu olguda, yaşanan trajediler çeşitli sektörler tarafından kazanca çevrilir. Örneğin, savaş görüntülerinin medya reytinglerine katkısı veya silah endüstrisinin çatışmalardan kazanç sağlaması uzun zamandır bilinen gerçeklerdir. İsrail-Filistin çatışması, dünyanın en uzun süreli düşük yoğunluklu savaşlarından biri olarak, küresel silah pazarını da beslemektedir. İsrail savunma sanayii, işgal altındaki topraklardaki operasyonlarda test ettiği silahları “savaşta kanıtlanmış” etiketiyle pazarlayarak uluslararası alıcılar bulmuştur. Bu durum, Filistin coğrafyasının fiilen bir laboratuvara çevrildiği yönünde eleştirilere yol açar. Öte yandan, uluslararası yardım kuruluşları ve sivil toplum örgütleri de Filistin’deki insani kriz üzerinden fon toplar ve faaliyet gösterir. Elbette ki birçok kuruluş samimi insani amaçlarla çalışsa da sektörel olarak bakıldığında bir “insani yardım endüstrisi” oluştuğu da bir gerçektir. Mülteci kamplarına yardım malzemesi tedarikinden uluslararası kampanyalara kadar, büyük bir ekonomik döngü mevcuttur. Bu döngü içindeki bazı aktörlerin, krizin çözümsüzlüğünden dolaylı da olsa fayda gördüğü iddiası zaman zaman dile getirilmektedir. Naomi Klein, Şok Doktrini eserinde krizlerin küresel kapitalizm tarafından fırsata çevrildiğini anlatırken, benzer biçimde Filistin’deki kriz de hem bölgesel hem küresel ölçekte çeşitli “yatırım”ların konusu olmaktadır. Örneğin, yıkılan Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası firmalar ihalelere girer; bu yeniden inşa döngüsü her birkaç yılda bir tekrarlanırken, altyapı yatırımlarından inşaat şirketlerine kadar bir rant alanı doğar. Böylece Filistin halkının trajedisi üzerinden ekonomik ve kurumsal çıkar zincirleri oluşur. Bu zincirin parçası olan iş insanları, yardım organizatörleri veya fon yöneticileri de sistemin “ekonomik peygamberleri” olarak nitelendirilebilir – yani acıyı araçsallaştırarak maddi kazanç elde edenler.
Kitle Psikolojisi: Ortak Düşman, Mağduriyet ve Konsolidasyon
Filistin endüstrisinin başarısı, büyük ölçüde kitle psikolojisinin dinamiklerine dayanır. Toplumlar, ortak bir duygu veya tehdit etrafında kolaylıkla birleşebilirler. Sosyal psikolojide uzun süredir bilinen bir olgu, ortak düşmanın birleştirici etkisidir. “İnsanları ortak bir düşmandan daha çok birleştiren hiçbir şey yoktur” sözü bu gerçeği özetler niteliktedir. Carl Schmitt de siyasetin özünün “dost ve düşman ayrımı” olduğunu vurgulayarak, siyasi kimliklerin bir düşman imgesi üzerinden tanımlandığını belirtir. Filistin meselesinde de düşman figürü belirgindir: İsrail devleti ve genel olarak “Siyonizm” olgusu, geniş bir coğrafyada Müslüman ve Arap kitleleri birleştiren ortak bir hedef haline gelmiştir. Birçok farklı çıkar ve görüş ayrılığına sahip grup, bu ortak karşıtlık zemini sayesinde birleşik bir duruş sergileyebilmektedir. Örneğin iç politikada birbirine rakip olabilecek İslamcı ve milliyetçi gruplar, söz konusu Filistin olduğunda aynı protesto gösterilerinde yan yana durabilirler. Dan Schnur, bir grubu bir araya getirmenin en etkili yolunun onlara ortak bir düşman göstermek olduğunu, bunun sadece politikanın değil insan doğasının da bir gerçeği olduğunu belirtir. Tarihsel olarak da dış tehdit veya ortak düşman algısı, milletleri ve toplulukları içeride kenetlemiştir (II. Dünya Savaşı sırasında ulusların kenetlenmesi vb. örneklerde görüldüğü gibi).
Orta Doğu’da Filistin meselesi, tam da böyle bir ortak dava ve ortak düşman sayesinde kitlesel konsolidasyon sağlamaktadır. Bu olgunun sosyolojik bir boyutu da “mağduriyet kültü” ile ilgilidir. Filistin halkının maruz kaldığı zulüm, sadece Filistinliler için değil, kendini onlarla özdeşleştiren geniş kitleler için de bir kimlik harcı işlevi görmektedir. Gustave Le Bon’un kitle psikolojisi kuramında işaret ettiği gibi, kalabalıklar ortak güçlü duygular etrafında rasyonel bireylerden farklı tepkiler verebilir, lider figürlerin telkinleriyle hareket edebilirler. Filistin söz konusu olduğunda bu güçlü duygu öfke, empati ve adalet arayışıdır. İnsanlar Filistin’deki görüntüler karşısında dehşete kapılıp öfkeye boğulduklarında, bu ortak duygular onları kendi aralarındaki farkları unutup birlik olmaya sevk edebilir. Nitekim farklı etnik ve mezhepsel kimliklere sahip geniş İslam dünyasının, Filistin gündeme geldiğinde büyük ölçüde benzer tepkiler vermesi bunu kanıtlar niteliktedir. Bu bir bakıma, Freud’un tarif ettiği kitlelerin lider aracılığıyla birbirine bağlanması dinamiğinin de bir yansımasıdır: Ortak bir dava etrafında, liderlerin (veya medyanın) yönlendirmesiyle bireyler kişisel kimliklerini aşan bir kolektif kimliğe bürünürler. Freud’un “Grup Psikolojisi ve Ego Analizi” eserinde bahsettiği üzere, kitle içinde bireyler, birbirlerine lider figür (veya fikir) üzerinden bağlandıklarında, eleştirel düşünce azalır ve duygusal telkin artar. Filistin meselesinde de kitleler, ortak “mazlum” imgesi üzerinden birbirleriyle bir duygu bağ kurmakta, bu da liderlerin onları yönlendirmesini kolaylaştırmaktadır.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta, mağduriyet söyleminin stratejik kullanımıdır. Filistin halkının gerçek mağduriyeti, bazı rejimler veya hareketler tarafından retorik olarak sürekli vurgulanır. Mağduriyet edebiyatı, haklı bir davayı dünya kamuoyuna anlatmak için bir yöntem olabileceği gibi, çözümsüzlüğü sürdürmenin de aracı haline gelebilir. Kenan Çamurcu, Filistin endüstrisinin unsurlarından birinin mağduriyet söyleminin tarihsel çarpıtmalarla birlikte kullanılması olduğunu ifade eder; sürekli mağduriyet vurgusu, çözüme yönelik rasyonel adımların önüne geçebilmektedir (Çamurcu, Filistin Endüstrisi-3). Gerçekten de kitle psikolojisinde eğer bir dava sürekli ve değişmez bir mağduriyet hikâyesine indirgenirse, insanlar bir süre sonra bu durumu kanıksar ve kronik bir kızgınlık veya kronik bir acı hissi ile yaşamayı öğrenirler. Bu da paradoksal biçimde, sorunun çözümü için gereken enerjinin yerini bir çeşit hissizleşmiş kabullenmeye bırakabilir. Zira mağduriyet duygusu, kitlelerde zamanla kaderci bir tutuma veya sadece reaksiyoner bir tepki döngüsüne neden olabilir; insanlar protesto eder, öfkelenir ama sonrasında somut bir eyleme yönlendirilmezlerse, bu duygusal enerji içe dönük bir tatmine dönüşebilir.
Tam da bu noktada kitlelerin konsolidasyonunun bir başka boyutu devreye giriyor: Ritüelleşme. Filistin davası etrafında yapılan kitlesel eylemler (gösteriler, mitingler, sosyal medya kampanyaları) bir süre sonra tekrar eden ritüellere dönüşebilir. Her kriz anında benzer sloganlar atılır, bayraklar yakılır veya profil resimleri değiştirilir. Bu eylemler, kolektif bir katarsis işlevi görerek, insanların içlerindeki adalet talebini ve öfkeyi bir ölçüde dışa vurmalarını sağlar. Ancak ritüel tekrar, eğer somut bir sonuca evrilmezse, kitlelerde bir yalancı doyum yaratır. Toplumsal psikolojide bu durum, sembolik tatmin olarak adlandırılabilir: İnsanlar bir haksızlığa karşı bağırıp çağırdıklarında, protesto ettiklerinde, psikolojik olarak görevlerini yapmış hissine kapılabilirler ve bu da gerçek çözüm yolları arayışını ikincil plana atabilir. Bu olgu, Slavoj Žižek’in ideoloji eleştirilerinde bahsettiği “simüle edilmiş eylem” kavramına da benzetilebilir; insanlar gerçekte bir şey yapmadan, yapıyormuş gibi hissederek tatmin olurlar. Filistin konusunda da dünya çapında büyük protestolar düzenlendikten sonra, eğer bunlar sadece kendi döngüsünde kalıp politik değişime yol açmıyorsa, kitlesel bir hayal kırıklığı veya öğrenilmiş çaresizlik de üretmiş olur.
Kitlelerin ortak düşmanla konsolidasyonu, elbette ki Filistin davasına has bir şey değildir; bu, evrensel bir toplumsal fenomendir. Ne var ki Filistin meselesinin uzun süre çözümsüz kalması, bu konsolidasyon döngüsünü kronikleştirmiştir. Arada bir barış ümidi doğsa bile (örneğin Oslo Anlaşmaları dönemi gibi), kısa sürede çatışmanın yeniden alevlenmesi, kitlelerin zihinlerinde statükonun değişmez olduğu kanısını pekiştirir. Bu durumda da ortak düşman imgesi, sadece birleştirici değil aynı zamanda devam ettirici bir rol oynar; zira düşman imgesi var oldukça, kitle bir arada kalır ve mevcut düzen sürer. Bu bakış açısıyla, Filistin endüstrisinin bazı aktörleri için çatışmanın bitmesi arzulanan değil, bilakis kendi varlık gerekçeleri açısından endişe verici bir ihtimal olabilir. Politik ve örgütsel düzeyde, “dava”yı sahiplenen bazı yapıların, eğer dava nihayete erse (yani kalıcı bir barış ve Filistin halkının özgürlüğü sağlansa), meşruiyet zeminlerini ve kitle desteğini kaybedeceklerini düşünmeleri olasıdır. Bu durum, barış çabalarının neden defalarca sabote edildiğini anlamaya yardımcı olabilir: “Spoiler” olarak adlandırılan süreçlerde, çatışmanın her iki tarafındaki aşırı unsurlar barışı engeller çünkü mevcut çatışma hali onların gücünün kaynağıdır. Böylelikle kitleler sürekli cepheye sürülür, her iki yanda da “kavgaya hazır” bir toplum yapısı korunur.
Sonuç olarak, kitle psikolojisi perspektifinden bakıldığında, Filistin endüstrisi; bir ortak düşman imgesi (dış tehdit), bir mağduriyet söylemi (içe dönük kimlik harcı) ve bir ritüel eylemler silsilesi (duygusal boşalım ve simgesel tatmin) üzerinden işleyerek kitleleri konsolide eden devasa bir mekanizmadır. Bu mekanizma, bireylerin kendi haz ve tatminlerini de içinde barındırır ki bu noktaya şimdi yakından bakmak gerekir.
Bireysel Haz ve Tatmin: Seyir Zevki, Öfke ve “Eylemsiz Eylemciler”
Filistin endüstrisinin sürdürülmesinde sadece kolektif çıkarlar veya politik hesaplar değil, aynı zamanda bireysel psikolojik hazlar da rol oynamaktadır. İnsan psikolojisi, başkalarının acısına tanık olurken karmaşık tepkiler verir. Bir yanda empati ve üzüntü duyguları tetiklenirken, diğer yanda (itiraf etmesi zor olsa da) merak, adrenalin ve hatta haz duyguları da işin içine karışabilir. Psikanalitik açıdan bakıldığında, şiddet ve trajedi görüntülerine duyulan çekim, Freud’un “thanatos” (ölüm içgüdüsü) kavramıyla veya Lacan’ın “jouissance” (hazzın ötesindeki keyif, hazla karışık ıstırap) kavramıyla ilişkilendirilebilir. Slavoj Žižek, modern toplumlarda ideolojinin insanların haz mekanizmalarıyla iç içe geçtiğini, bireylerin çoğu zaman farkında olmadan ideolojik eylemlerde haz bulduklarını belirtir. Bu çerçevede, Filistin’deki şiddet döngüsüne dair haberleri takip etmek, protesto gösterilerine katılmak veya sosyal medyada tepkiler vermek gibi eylemlerin, psikolojik tatmin sağladığı söylenebilir.
Voyeuristik (seyrüseferci) Haz: Birçok insan, özellikle uzaktaki çatışmaları televizyon ya da internet aracılığıyla bir seyirci olarak takip ederken, pasif konumda olmasına rağmen bir duygusal yoğunluk deneyimler. Savaş muhabirlerinin çektiği dramatik fotoğraflar, bombardıman altındaki Gazze’den gelen görüntüler veya yıkılmış evlerin arasından yükselen feryatlar, izleyicide dehşet ve üzüntü kadar tuhaf bir çekim de yaratır. Susan Sontag, Başkasının Acısına Bakmak adlı eserinde savaş fotoğraflarına bakmanın izleyicide hem vicdani bir sarsıntı hem de estetik bir tedirgin haz yaratabileceğini vurgular. Filistin gibi yıllardır medyada yer alan bir trajediyi izlemek de benzer biçimde, izleyicinin vicdanına seslenirken bir taraftan da alışılmış bir dramaturji sunmaktadır. Gündelik hayatının dışındaki bu aşırı gerçeklik, izleyen kişide kendi sıradan hayatının ötesine geçme, büyük bir tarihi olayın tanığı olma hissiyatı doğurur. Bu, belli belirsiz bir üstünlük veya ayrıcalıklılık duygusuna bile yol açabilir: “Ben mazlumların acısını görüyorum, farkındayım” diyerek kendini ahlaki olarak iyi hissetme durumu. Dolayısıyla, acıya tanıklık eden kişi sadece acı çekmez; aynı zamanda kendini erdemli, duyarlı bir özne olarak konumlandırdığı için bir haz ve tatmin de hisseder. Bu tehlikeli bir tuzaktır; çünkü kişi acıları dindirmek için eyleme geçmediği halde, salt tanıklık ettiği ve paylaştığı için kendini görevini yapmış addetmeye başlayabilir.
Öfke ve Nefretin Hazzı: Psikolojik açıdan, öfke duygusu da bir enerji ve haz barındırır. Haksızlığa uğrayan birine duyulan öfke, kişide bir amaç ve anlam duygusu yaratabilir. Bir davaya adanmışlık hissi, bireyin hayatına bir değer kattığı duygusu verir. Bu nedenle, Filistin’deki zulme öfkelenen bir aktivist, bu öfkeyi sürekli besleyerek bundan bir kimlik inşa edebilir. Slavoj Žižek bir yerde “ideoloji, kişinin kendini iyi hissetmesine izin veren rasyonelleştirmeler bütünüdür” diye belirtir. Filistin davasına adanan bir kişinin sürekli “haklı öfke” hali, ona bir üstün ahlaki pozisyon hissi verir; bu da haz verici bir duygudur. Hatta bu durum, Nietzsche’nin “ressentiment” (kin duygusu) kavramını akla getirir. Güçsüzlüğün içten içe verdiği kin duygusu, ahlaki bir üstünlük ideolojisine dönüştürülür ve kişi düşmanına (zulmedene) karşı nefretini yüksek bir erdem haline getirir. Bu, mazlumdan yana olmanın getirdiği haklı gururla birleşerek karmaşık bir haz duygusu yaratır.
Toplumsal olaylara duyarlı insanlar için bir diğer psikolojik tuzak da “virtüöz öfke” veya yaygın deyimle “virtue signaling” (erdem gösterisi) durumudur. Kişi Filistin için öfkelendiğini, üzüldüğünü göstererek çevresinden onay ve takdir toplar. Sosyal medyada Filistin lehine yapılan paylaşımların binlerce beğeni alması, kullanıcıya bir tatmin sağlar; hem “doğru olanı yaptım” vicdani huzuru, hem de sosyal onay hazzı. Böylece, bireysel ego, evrensel bir dava üzerinden beslenmiş olur. “Gösteri Peygamberleri” diye tabir ettiğimiz bazı figürlerin, tam da bu zeminde yükseldiğini görürüz: Yüksek perdeden Filistin savunuculuğu yaparak kişisel marka ve şöhret elde eden aktivistler, yorumcular veya ünlüler mevcuttur. Uluslararası alanda da benzeri örnekler bulunur; örneğin sinema dünyasından bazı isimler Filistin’e destek açıklamalarıyla gündeme gelip alkış toplarken, bu tutumun kendi imajlarını pekiştiren bir halkla ilişkiler aracına dönüştüğü eleştirileri yapılır.
Tam bu noktada, ünlü sanatçı Sami Yusuf’un şu sözleri bireysel haz ve gösteri ilişkisini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: “Ekrana çıkıp bağırmak çok kolay, ama sonra bu bir ‘Filistin endüstrisi’ne dönüşüyor. Bazı insanlar bu acıyı kullanarak şöhret, beğeni ve anlık tatmin sağlıyor.”. Yusuf’un ifadesi, Filistin davasının bile bir tür “sosyal medya şöhreti” veya anlık tatmin aracına dönüşebildiğine dikkat çekiyor. Gerçekten de günümüzde bir trajediyi en yüksek sesle kınamak, bir bakıma performatif bir eylem haline geldi. Bu performansın izleyicileri, alkışları (beğenileri) ve getirileri vardır. Böylece, adeta bir ahlaki ekonomi oluşur: Kimi insanlar mazlumun acısını sahiplenerek manevi “kâr” (itibar, takipçi, oy vb.) elde eder. Bu kâr da onların tatmin duygusunu besler. Halbuki Sami Yusuf’un vurguladığı gibi esas ihtiyaç, bağırıp çağırdıktan sonra “işe yarar” bir şey yapmaktır – dua etmek, yardım göndermek, vs. Aksi halde, gösteri devam eder ama acılar dinmez.
Eylemsizlik ve Suçluluk Hazzı: Bireysel psikolojide bir diğer yön ise pasif tanığın kendi suçluluğunu bastırmak için geliştirdiği stratejidir. İnsanlar ekran başında bir vahşete tanık olduklarında, içlerinde onu durduramamanın çaresizliği ve bundan kaynaklı bir suçluluk hissi belirebilir. Bu rahatsızlığı gidermek için çoğu zaman sembolik eylemlere başvurulur: Bağış yapmak, sosyal medyada paylaşmak, protestoya gitmek gibi. Bu eylemler bir yere kadar olumlu ve gereklidir elbette; ancak tehlike, bunların bir yeterlilik duygusu yaratmasıdır. Birey, “elimden geleni yaptım” diyerek vicdanını rahatlatır. Bu noktada “bystander effect” (seyirci etkisi) denilen sosyal psikoloji olgusu, küresel ölçekte de tezahür eder: Bir sokak ortasında bir kişi saldırıya uğradığında çevredeki onlarca kişi müdahale etmeyebilir çünkü “nasılsa birisi yardım eder” diye düşünür. Filistin konusunda da benzer biçimde, milyonlarca insan acıları görüyor ama herkes “uluslararası toplum bir şey yapmalı” diyerek asıl sorumluluğu başkasına yüklüyor olabilir. Sonuçta herkes az biraz tepki verir ama kimse tüm gücüyle müdahil olmaz. Böylece genel bir atalet durumu hâkim olur. Bu atalet içinde bile insanlar kendilerini kötü hissetmezler, çünkü en azından tepki verdiklerine inanırlar. Bu da bir başka yanılsamalı tatmin halidir.
Psikanalitik açıdan Lacan’ın “meşum haz” (obscene enjoyment) diyebileceğimiz bir kavramı burada hatırlanabilir: İnsan psişesi bazen acı verici olana da bağlanabilir ve ondan bir tür sapkın haz alır. Toplumsal travmaların uzamasında, tarafların bilinçdışı düzeyde bu duruma alışarak bir kimlik çıkarmasının da payı olabilir. Filistin tarafında da İsrail tarafında da nesiller boyu süren bir düşmanlık ve mağduriyet hali, kimliklerin parçası haline gelmiştir. Bu durum, barışın psikolojik olarak da zorlaşmasına neden olur; zira insanlar (özellikle liderler ve militanlar) tüm hayatlarını bu mücadeleye adamışken, bir anda normal bir dünyaya geçiş yapmak istemeyebilirler. Sigmund Freud’un “Tekrarlama Zorlantısı” kavramı uyarınca, travmatik bir durum bazen çözülmez, bilinçdışı olarak tekrar tekrar yaşanır çünkü zihin onu işlemeyi başaramamıştır. Filistin-İsrail çatışması da bir bakıma toplumsal bellek düzeyinde böyle bir döngüye hapsolmuştur. Bu döngünün kırılması, sadece politik değil psikolojik bir iyileşmeyi de gerektirir.
Özetle, bireyler cephesinde Filistin endüstrisi, seyir zevki, öfkenin hazzı, erdem sergilemenin tatmini ve suçluluk gideriminin rehaveti gibi pek çok ince psişik dinamiğe yaslanır. Bütün bu psikolojik motifler, meselenin çözümünü dolaylı olarak geciktirebilecek bir konfor alanı yaratır. İnsanlar mevcut duygusal döngülerini sürdürürken, statüko da sürer. Bu noktada, meselenin çözümü için hem bireysel hem toplumsal düzeyde yeni bir bakış açısına ve pratik tutumlara ihtiyaç vardır.
Yeni Perspektifler ve Çıkış Yolları
Makalenin başında iddia edildiği üzere, Filistin endüstrisi olgusu, şimdiye dek biriken bilgi ve çalışmaların üzerinde, onları aşan bir kavrayışla ele alınmak zorundadır. Hem tarihsel birikimi hem de çağımızın gösteri toplumu koşullarını dikkate alan kapsamlı bir yaklaşım olmadan, bu kısır döngüyü kırmak mümkün değildir. Peki, bu gösteri peygamberleri ve endüstri düzeninin ötesine geçmek için ne yapılabilir? İşte multidisipliner ve eleştirel bir bakışla ortaya konabilecek bazı yeni perspektifler ve öneriler:
- Hakikatin İhyası ve İdeolojik Perdenin Aralanması: Gösteri toplumunun panzehiri, hakikate sadakat ve eleştirel bilinçtir. Debord, gösterinin “ayrılığın ortak dili” olduğunu ve insanları tecrit içinde birleştirdiğini söyler. Bu illüzyonu dağıtmak için, Filistin meselesinde hakikatin tüm çıplaklığıyla ortaya konması gerekir. Bu, öncelikle istismar söylemlerinin maskesini düşürmekle mümkündür. Hangi lider gerçekten ne yapıyor, kim samimi kim gösteriş peşinde – bunların hesap verebilirlik mekanizmalarıyla açığa çıkarılması gerekir. Örneğin, bir devlet adamı Filistin için hararetli konuşmalar yaparken diğer yandan İsrail ile silah anlaşmaları imzalıyorsa, medya ve sivil toplum bunu sürekli gündemde tutarak kamuoyu oluşturmalı, ikiyüzlülüğe prim verilmemelidir. Hannah Arendt’in “yalancının cezası, kimsenin ona inanmayacağı noktaya varmaktır” şeklindeki tespiti misali, sürekli çifte standart sergileyen aktörler teşhir edilirse, kitleleri manipüle etme güçleri zayıflar.
Aynı şekilde, komplo teorileri ve dezenformasyonla mücadele de hakikat perspektifinin bir parçasıdır. Filistin meselesi hakkında yıllar içinde birçok komplo teorisi (örn. “aslında perde arkasından tüm taraflar anlaşıyor” gibi) üretilmiş, bunlar kitlelerin zihinlerini bulandırmıştır. Oysa sağlıklı bir çözüm tartışması için zeminin gerçek verilerle ve sahadaki gerçek seslerle kurulması gerekir. Filistinlilerin kendi içindeki çeşitliliği, taleplerini, eleştirilerini dünya duymalı; tek boyutlu mağdur imajının ötesinde yaşayan bir toplum oldukları kabul edilmelidir. Bu noktada Edward Said’in çağrısı önemlidir: Filistinlileri sadece kurban olarak değil, tarihin ve geleceğin öznesi olarak görmek. Hakikat, ancak öznenin kendi sesini duyurabildiği bir ortamda ortaya çıkar. Dolayısıyla Filistin halkının temsiline alan açmak, gösteriyi yıkarak gerçeği sahneye koymak demektir.
- Mağduriyet Söyleminden Çıkıp Çözüm Odaklı Yaklaşım: Sürekli mağduriyet vurgusu yerine, artık çözüm yollarını merkeze alan bir söylem geliştirilmelidir. Bu, elbette ki yaşanan zulmü unutturmak anlamına gelmez; fakat mağduriyete endüstriyel bir döngünün parçası olarak takılı kalmak yerine, “bu durumu nasıl değiştirebiliriz?” sorusu etrafında eylem ve düşünce üretmek gerekir. Uluslararası toplumda diplomatik girişimler canlandırılmalı, sivil toplum kuruluşları yardımlar kadar barış projelerine de yatırım yapmalıdır. Filistin endüstrisinden nemalananların belki de en korktuğu şey, somut bir çözüm ufkunun belirginleşmesidir. Çünkü çözüm ufku demek, onların elindeki sürekli kullanılagelen enstrümanların (öfke, nefret, retorik) boşa çıkması demektir. Bu nedenle, entelektüel camiada ve politik arenada Filistin sorununa yenilikçi çözüm önerileri (iki devletli çözümün tıkanması durumunda tek devletli çözüm modelleri, uluslararası garantörlükler, Kudüs’ün statüsü için yaratıcı formüller vb.) cesurca tartışılmalıdır. Hiç kimsenin akıl edemediği denilen yaklaşımlar belki de bu dogmatik ortamı kıracak yegâne yoldur.
- Etik ve İnsani Değerlerin Yeniden Vurgulanması: Filistin meselesi, dini ve milli söylemlerin ötesinde, temel insani değerler eksenine oturtulmalıdır. Meseleyi bir medeniyetler çatışması retoriğine sıkıştırmak yerine, evrensel insan hakları, adalet ve eşitlik kavramları etrafında ele almak gerekir. Frantz Fanon, sömürgecilik karşıtı mücadelenin hem sömüreni hem sömürüleni insanlığından ettiğini belirtmişti. Filistin’de de uzun süren çatışma, tarafları insanlık ideallerinden uzaklaştırdı. Şimdi bu idealleri diriltmek gerekiyor. Levinas’ın sözünü hatırlayalım: “Ötekinin yüzü, bize ‘öldürmeyeceksin’ diye emir verir.” Filistinli çocukların, İsrailli çocukların yüzlerine gerçekten bakabilen herkes, bu çatışmanın sürdürülmesine dair bahanelerin ne kadar hükümsüz olduğunu anlayacaktır. Dolayısıyla, empatiyi arttıracak insani girişimler desteklenmelidir: Ortak travma terapileri, karşıt taraf gençlerini bir araya getiren diyalog programları, iki toplum arasında doğrudan temaslar vs. Bu tarz çabalar, gösteri medyasının dayattığı karikatürleşmiş düşman imgelerini parçalayarak, yerini gerçek insan hikâyelerine bırakacaktır.
- Gösterinin Reddi: Alternatif Medya ve Anlatı Stratejileri: Toplumsal hareketler açısından, sisteme meydan okumanın bir yolu da kendi medyasını ve kültürünü yaratmaktır. Eğer mevcut medya Filistin’i bir endüstri malzemesi olarak kullanıyorsa, buna alternatif olacak şekilde Filistinlilerin kendi anlatılarını kurabilecekleri platformlar geliştirilebilir. Belgeseller, filmler, edebiyat ve sanat bu anlamda güçlü araçlardır. Filistinlilerin acıları kadar dirençlerini, kültürlerini, başarılarını da dünya ile paylaşan içerikler üretmek, “sürekli kurban” imajını dengeleyecektir. Bu da gösteri peygamberlerinin tekelini kırar, çünkü artık tek boyutlu bir hikâye değil, çok katmanlı bir gerçeklik vardır ortada. Ayrıca, dijital çağın getirdiği imkânlarla, geleneksel medyanın ötesine geçen aktivizmler denenmelidir. Örneğin, sanal gerçeklik teknolojileriyle dünya kamuoyunun Filistin’deki hayatı birebir tecrübe etmesini sağlamak (empatiyi radikalleştiren bir deneyim sunmak) mümkündür. Bu tür yenilikçi anlatı stratejileri, insanların şahit olduklarıyla kurdukları ilişkiyi derinden sarsabilir ve klasik gösteri düzenini altüst edebilir.
- Liderlik ve Hesap Verebilirlik: Filistin davasının gerçek savunucuları ile gösteri peygamberlerini ayrıştırmak, kitlelerin doğru liderlik etrafında toplanmasını sağlar. Burada aydınlara, kanaat önderlerine ve dürüst siyasetçilere büyük iş düşmektedir. Örneğin, Filistin meselesini iç politikada istismar eden kendi hükümetlerini cesurca eleştiren entelektüeller, toplumlarını gerçek çözüme yaklaştırırlar. Keza uluslararası arenada tek taraflı yaklaşan değil her iki tarafa da hakkaniyetle seslenen liderlere ihtiyaç vardır. Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin son bulmasında uluslararası sivil toplum ve çok yönlü baskıların etkisi büyüktü; benzer bir küresel ahlaki seferberlik Filistin için de örgütlenebilir. Bu seferberlik, slogan düzeyinde değil, somut hedefleri olan (örneğin yasadışı yerleşimlerin durdurulması, insanlık dışı ablukanın kaldırılması gibi) kampanyalara dayanmalıdır. Böyle hedef odaklı kampanyalar, gösterinin dağınık duygu selini disipline edip sonuç alıcı eyleme çevirebilir.
- Bireysel Yüzleşme ve Gönüllü Sadelik: Filistin endüstrisinin bireysel düzeydeki psikolojik tuzaklarından kurtulmak için, herkesin kendi içinde bir yüzleşme yaşaması gerekebilir. Kendi öfkemizde, aktivizmimizde veya duyarlılığımızda gerçekten ne arıyoruz? Ahlaki bir duruş mu, yoksa alkış mı? Bu soruyu dürüstçe sormak, niyetlerin arınması için önemlidir. Çünkü eğer eylemimizin gizli ajandası kendi tatminimizse, bunu fark ettiğimizde onu dönüştürebiliriz. Bu bağlamda, Budizm’in “eylemsiz eylem” (wu wei) kavramından ilhamla, sadece gösterişli protestolar değil, belki sessiz ama etkili dayanışma eylemleri inşa edilebilir. Örneğin, sosyal medyada kınama mesajları atmak yerine, doğrudan Filistinli bir öğrenciye burs vermek, bir ailenin evini onarmak için imece düzenlemek gibi somut ve birebir insani temas içeren eylemler hem daha etkili sonuç verir hem de insanı dönüştürür. Bu tür eylemler, haz ve tatmin arzusunu da daha içsel ve mütevazı bir sevince dönüştürür: Birinin hayatına dokunmanın gerçek mutluluğu, kitle gösterisinin sahte coşkusundan daha doyurucudur.
Sonuç
“Gösteri Toplumu, Gösteri Peygamberleri: Filistin Endüstrisinin Oluşumunda Kitlelerin Konsolidasyonu ve Kişisel Hazzın Temini” başlıklı bu inceleme, bir yanıyla karamsar bir tablo çizmiş olabilir. Filistin meselesinin yüksek ideallerine karşın, onun çevresinde gelişen bir istismar endüstrisini, ikiyüzlü politikaları, kitle manipülasyonunu ve bireysel zaafları gözler önüne serdik. Ne var ki bu eleştirel perspektifin amacı, bir umutsuzluk tablosu çizmek değildir. Tam tersine, sorunun derinliklerini ve çok boyutluluğunu anlayarak, onu çözme yolunda daha üstün bir çaba ortaya koyabilmektir.
Holokost felaketinin anısı dahi istismar edilebildiyse, Filistin’in istismar edilmesine şaşmamak gerekir. Fakat tarih bize, hiçbir istismar düzeninin ebedi olmadığını da gösterir. Abraham Lincoln’e atfedilen bir söz vardır: “Bazı insanları her zaman, herkesi de bazen kandırabilirsiniz; ama herkesi her zaman kandıramazsınız.” Filistin endüstrisinin de ömrü, hakikatin er ya da geç galip gelmesine dek sınırlı olacaktır. Bu makalede değindiğimiz düşünürlerin birçoğu – Debord, Baudrillard, Arendt, Said, Bauman ve diğerleri – farklı bağlamlarda benzer bir uyarıda bulundular: Gerçekliği felsefeleştiren, yanılsamayı kutsayan bir düzen içinde yaşıyoruz. Ancak yanılsamanın hükmü sonsuza dek süremez; hakikat azalsa da kıymetini korur.
Filistin için hakikat, çok basit ve insani bir çağrıda saklıdır: Özgürlük, adalet ve insanlık onuru. Bu çağrı ne kadar gösterinin gürültüsü içinde boğulsa da özünde tertemiz duruyor. Kitleler bir gün bu çağrıyı, sloganların ve hamaset nutuklarının ötesinde, yüreklerinin derininde duyacaklar. Belki de ortak bir düşmana karşı birleşmek yerine, ortak bir ideale – barış idealine – birlikte yönelmeyi başaracağız. O zaman Filistin endüstrisinin çarkları duracak, çünkü kimse Filistin’in acısından rant devşiremeyecek. “Gösteri Peygamberleri” sahneden çekilecek, yerini mütevazı barış mimarlarına bırakacak.
Elbette bu, zor bir mücadeledir ve zaman alacaktır. Ancak imkânsız değildir. Victor Hugo’nun ünlü sözüyle bitirelim: “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü değildir.” Filistin için adil ve kalıcı barış fikrinin zamanı geldiğinde – ki gelmiştir – ne gösteri ne de onun sahte peygamberleri bu fikrin gerçekleşmesine engel olamayacaklardır. Önemli olan, bu fikrin gerçekleşmesi için herkesin kendi payına düşeni yapması, sahici bir çabayla gösterinin dışına çıkmasıdır.
Bir gün, Filistin denince akla acı ve öfke yerine barış ve huzur geldiğinde, bu makalede eleştirdiğimiz endüstri de tarihin çöp sepetine atılmış olacaktır. O gün gelene dek, gerçekleri söylemeye ve haykırmaya devam etmek boynumuzun borcudur – ama asıl gayemiz haykırmak değil, duyurmaktır; yıkmak değil, inşa etmektir. Gösteri sona ersin, hakikat perdesini aralasın diye…
Kaynakça
Debord, Guy. Gösteri Toplumu. Çev. Ayşen Ekmekçi ve Oğuz Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021.
Finkelstein, Norman G. Holokost Endüstrisi: Yahudi Acılarının İstismarı. Çev. Utku Umut Bulsun. İstanbul: Kutadgu Yayınları, 2024.
Çamurcu, Kenan. “Filistin endüstrisi – 1.” Medyascope, 26 Ocak 2025. (Ortadoğu’da Filistin davasının politik ikiyüzlülük ve propaganda aracı haline gelişini ele alan yazı dizisi.)
Dursun, Sevda. “Sami Yusuf: Her zaman Filistin’in yanında oldum.” Yeni Şafak, 20 Ağustos 2025. (Sami Yusuf ile röportaj; Filistin endüstrisi kavramına ve acıların istismarına dair ifadeler içeriyor.)
Kırmızısakal, Koray. “Şok ve Dehşet.” Terrabayt, 27 Mart 2023. (Jean Baudrillard’ın “Körfez Savaşı gerçekleşmedi” tezini ve savaşın gösterileşmesini ele alan makale.)
Schnur, Dan. “Uniting Around a Common Enemy.” Jewish Journal, 21 Eylül 2022. (Ortak düşmanın grup birliğini pekiştirici etkisini anlatan köşe yazısı.)
Bauman, Zygmunt ve Leonidas Donskis. Ahlaki Körlük: Akışkan Modernlikte Duyarlılığın Yitimi. Çev. Akın Emre Pilgir. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020
Sontag, Susan. Başkasının Acısına Bakmak. Çev. Osman Akınhay. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004.
Freud, Sigmund. Grup Psikolojisi ve Ego Analizi. Çev. Mehmet Ökten. İstanbul: Tutku Yayınları, 2018.
Le Bon, Gustave. Kitleler Psikolojisi. Çev. Erkan Ataçay. Ankara: Bilgesu Yayınları, 2019.
Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kaynakları. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.
Said, Edward W. Filistin Sorunu. Çev. Alev Alatlı. İstanbul: Alfa Yayınları, 2024.
Žižek, Slavoj. İdeolojinin Yüce Nesnesi. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.
Klein, Naomi. Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi. Çev. Selim Özgül. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2024.
