Hikem-i Ataiyyeden İlhamla : Duaya İcabet
Israrla talepte bulunduğun halde duânın kabulünün gecikmesinden ötürü bana icabet edilmedi diye umutsuzluğa karamsarlığa düşme.
Çünkü Allah Teâlâ vereceğine kefil olmuş tur. Ancak senin kendine seçtiğini değil sana uygun olanı dilemiştir. Ve senin istediğin za manda değil, kendi istediği zamanda sana verir.”
Ataullah İskenderi
İnsan, istediği şeyin hemen olmasını ister. Kalbin arzusu, sabrın sınırını daraltır. Oysa dua, yalnızca bir talep değil; aynı zamanda bir teslimiyettir. İnsanın sınırlı bilgisiyle istediği, bazen kendi aleyhinedir. Fakat o, duanın gecikmesini reddedilmek sanır. Halbuki gecikme, bazen kabulün en derin biçimidir.
Allah Teâlâ, duayı işitendir ama her işitilen hemen verilmez. Çünkü ilahi irade, bizim acelemizle değil, kendi hikmetiyle hareket eder. İnsan, kendisine uygun olmayanı ister; O ise kuluna, gerçekten lâyık olanı verir. Bir annenin çocuğuna zararlı bir şeyi vermemesi gibi, Rabb de kuluna zarar verecek şeyi men eder. Fakat çocuk, o anda anlamaz. Dua da böyledir: anlamadığımız gecikme, aslında korunmadır.
Bu yüzden beklemek, duanın yarısıdır. Beklerken insan kendi niyetini tartar, kalbini arındırır, istemenin özünü yeniden öğrenir. Kabul bazen verilmekle, bazen alınmamakla tecelli eder. İkisi de rahmettir. Zira veren de O’dur, geciktiren de.
Geciken dua, reddedilmiş bir talep değil; geciktirilmiş bir rahmettir. Kul beklerken dua eder, Allah ise bekleyişin içinde onu olgunlaştırır. Dua gecikince kalp incelir, ses derinleşir. Çünkü verilseydi bitecek olan şey, verilmedikçe sürekli bir bağa dönüşür. Allah kulunun sesini duyar, fakat cevabı bazen geciktirir ki kul o duanın sahibi değil, duanın kendisi olduğunu anlasın. Her gecikme, bir yaklaştırmadır. Geciktirilen şey, aslında kulun olgunlaşmasıdır.
Sabır, bekleyenin değil; beklerken değişmeyenin halidir. Sabır zamanı tüketmek değil, zamanı teslimiyete dönüştürmektir. Beklemekle sabır karıştırılmamalıdır; zira bekleyen her insan sabırlı değildir. Gerçek sabır, gönlün itirazsız kalışıdır. Diliyle sükût eden, ama içiyle öfke taşıyan sabırlı değildir. Sabır, duanın kalbidir; çünkü dua, sabırla kemâl bulur. Allah sabrı kuluna cevabın gecikmesiyle öğretir. Sabır bir susma değil, bir duyma biçimidir: “Henüz olmadı ama O beni duyuyor.”
Tevekkül, sonucu Allah’a bırakmak değil; sonucu zaten O’na ait bilip sükûna ermektir. Tevekkül, teslimiyetin bilge hâlidir. İnsan çoğu zaman “nasıl olacak” diye kaygılanır; oysa tevekkül eden “olursa da O’ndan, olmazsa da” der. Tevekkül, edilginlik değil, itimat hâlidir. Çünkü kul bilir ki kudretin sahibi Allah’tır; onun dışında hiçbir kudretin hükmü yoktur. Bu yüzden tevekkül edenin kalbi korkudan azâd olur. O bilir: geciken cevap bile kaderin bir parçasıdır. Tevekkül etmek vazgeçmek değil, emniyet bulmaktır.
Niyet temizlenmedikçe dua kirlenir; çünkü kir, dışta değil, arzunun içinde başlar. İnsan bazen dua eder ama aslında dünyayı ister; bazen dünyayı ister ama aslında Allah’ı arar. Niyet, duanın kalbidir. Eğer niyet safsa, sonuç ne olursa olsun insan huzur bulur. Niyet bulanıksa, verilse bile doymaz. Bu yüzden dua, insanın niyetini temizleyen bir aynadır. Allah duaya değil, kalbe bakar; dile getirilen değil, içte söylenmeyen duadır asıl olan. Niyet saflaşınca söz kısalır, sessizlik dua olur.

