1915

Hayat kelimesi ha-y-y kökünden türemiş bir mastardır. Bu fiil, Arap dilinde yaşamak, canlı ve diri olmak, hayat sahibi olmak gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Ha-y-y kökünü esas aldığımızda bu kökün ve ondan türemiş kelimelerin Kur’an’da 190 küsür defa geçtiğini görürüz. Bunların bir kısmı fiil olarak geçmekte ve şu manalarda kullanılmıştır.

Canlı olmak  (Âl-ı İmrân, 3/27), Yaşamak (A’râf, 7/25), Selamlamak, (Nîsâ, 4/86), Yaşam ve sağlık dilemek (Yûnus, 10/10), Yaşatmak, (Mâİde, 5/32), Can vermek (Hacc, 22/66), Diriltmek (Bakara, 2/28). Buralarda insan mevzu bahis edildiği gibi ölmüş olan toprak vs. de söz konusu edilmiştir. Ayrıca Allah’ın bir isim sıfatı olarak “Hayy“, canlı, diri manalarında Kur’an’da sık sık geçer, “Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; diridir (hayyun), her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır.“(Bakara, 2/255). Yine Allah’ın bir isim sıfatı olan “Muhyi” de “can veren, yaşatan, dirilten” anlamında Kur’an’da geçmektedir. “Allah’ın rahmetinin izlerine bir bak: Ölü toprağa nasıl can veriyor! İşte ölüleri diriltecek (muhyi) olan da O’dur. O’nun her şeye gücü yeter.” (Rûm, 30/50). Allah yolunda şehit olanların, öldükten sonra da diri olup yaşamakta oldukları yine bu kökten gelen ve “hayy“in çoğulu olan “ahyâ‘” kelimesi ile belirtilmiştir. “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler (ahyâun), fakat siz bilemezsiniz.”(Bk. Bakara, 2/154; Âl-ı İmrân, 3/169).

Hayat kelimesi ise Kur’ân-ı Kerîm’de 76 defa geçmektedir. 64 âyette dünya hayatı manasında el-hayatu’d-dünya şeklinde sıfat tamlaması olarak geçmektedir. “İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.”(Bakara 2/86). El-hayat şeklinde ve marife, belirli olarak ta geçmektedir (İsra 17/75). Aynı zamanda hayat şeklinde nekre, belirsiz olarak ta geçmektedir (Bakara 2/96). Yine Kur’ân’da sizin hayatınız manasında hayatikum (Ahkâf, 46/20), bizim hayatımız manasında hayâtuna (Mu’minûn, 23/37; Câsiye, 45/24), ve benim hayatım manasında hayati (Fecr, 89/24) şeklinde de geçmektedir. Bütün buralarda dünyada yaşanılan, canlı geçirilen belli bir süre kast edilmektedir. Ancak “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız.” (Bakara 179)’da ve “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk 2) burada sözünü ettiğimizden daha kapsamlı bir mananın murat edildiğini söyleyebiliriz. 

Kur’an’da her zaman “el-hayâtu’d-dunyâ” (el-hayat, el-dünya şeklinde yazılır. Başındaki el takısı belirlilik belirtir) şeklinde sıfat tamlaması olarak geçmektedir; “hayâtu’d-dunyâ” biçiminde izafet terkibi halinde geçtiği herhangi bir yer yoktur. Buna rağmen mütercimlerimiz ekseriyetle terkibi isim tamlaması gibi düşünmüş ve “dünyanın hayatı, dünya hayatı” şeklinde tercüme etmişlerdir. Osmanlıca tercümede terkip bazen “hayat-ı dünya” şeklinde çevrilmiştir. Bazen “dünya hayatı” şeklinde, zaman zaman da ayetlerde geçen “hayat” kelimesi görmezlikten gelinerek “dünyada” şeklinde tercüme edilmiştir. Muhammed Hamdı Yazır (v. 1942) ise kelimeyi çoğunlukla orijinaline sadık kalıp sıfat tamlaması olarak değerlendirmiş ve başka hiçbir mütercimimizin yapmadığı bir şekilde “dünya hayat” biçiminde tercüme etmiştir. Yazır dünya kelimesinin en yalan, yahut pek alçak anlamına geldiğine değinerek, bu terkibin isim tamlaması olmadığına bilhassa işaret etmekte ve hayat-ı dünyanın, dünyanın hayatı olmadığını, dünya denilen hayat, yani süfli, alçak hayat, yahut bugün filhal içinde bulunmak itibariyle en yakın hayat manasında olduğunu belirtmektedir.(Bk. Yazır, 1/403). Dolayısıyla ona göre bu terkib, bir sıfat tamlaması olarak değerlendirilmeli ve buna göre çevrilmelidir. Yazır, tefsir kısmında ise daha ziyade hayat-ı dünya, demeyi tercih etmiştir. (Geniş bilgi için bkz. Kur’an’da geçen el-Hayatu’d-dünya kavramı uzerine bazı mülahazalar, Doç. Dr. Hidayet AYDAR). Dolayısıyla kelimeye, izafet terkibi olmadığı için dünya hayatı anlamını veremeyiz. Dünya hayat, yani süfli, geçici, değersiz, kısa hayat anlamındadır. ­

Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Keşke bilselerdi! “(Ankebût, 29/64). Bu ayette muhatap inanmayanlardır. Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayıp, hayır ve hasenat işlemeyen, kötülük üstüne kötülük yapan inançsız kişilerin iğreti, basit hayatının murat edildiği söylenebilir. Oyun ve eğlenceden ibaret olan işte bu tür hayattır; yoksa, iman ve ibadetle, hayır ve hasenatla, salih amellerle geçirilen hayat değildir. Şayet buradaki dünya hayatını, izah etmeye çalıştığımız gibi inkarcıların günah ve isyan ile geçirdikleri hayat değil de mutlak manada hayat olarak değerlendirirsek, başta peygamberlerin hayatı olmak üzere Allah yolunda, insanlığa hayırlı hizmetlerle, hayır ve hasenatla, ilim ve irfanla geçirilen bütün hayatları oyun ve eğlence addetmek gerekecektir ki, böyle bir iddianın büyük bir zulüm olduğu açıktır. Müminlerin, inanan, emin, güvenilir, insanlığa hizmet etmekle, değer üretmekle geçirdikleri güzel, yararlı bir hayatı oyun ve eğlence olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu tür davranışlar oyun ve eğlence değil, bilâkis anlamlı, büyük değer taşıyan çok kıymetli işlerdir. Dolayısıyla burada muhatap müşriklerdir, eleştirilen onların anlamsız, boş hayatlarıdır. Müminlerin yanında inanmayanlara da, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğu hatırlatılarak bu anlamsız ve boş işlerden vazgeçip ahiret hayatında onları mutlu kılacak bir hayata yönelmeleri istenmektedir.

İslâm hayatı bir bütün olarak değerlendirir ve hayatın bütünüyle Allah için, Allâh’ın kurallarına göre yaşanmasını ister. “De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.”(En’am 6/162). İslâm dünya ve ahiret hayatını birbirinin devamı olarak değerlendirilir. Birini diğerinden ayırmaz ve farklı görmez. “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver; bizi cehennem azabından koru” derler. İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür! “(Bakara 2/201-202). Ayrıca ebedi, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu da vurgular. “Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Keşke bilselerdi! ” (Ankebût, 29/64). Bu âyette ve başka bir çok âyette oyun ve eğlence, süs ve ziynet, gurur ve kibir, mal ve evlat çokluğunda yarış şeklinde tavsif edilen dünya hayatı, inananların değil, küfre sapmış insanların dünya hayatıdır; yaşam biçimleri, anlayışlarıdır. Nitekim Elmalılı, bunu sadece dünya için yaşayanların anlayışı olarak değerlendirir. (Bk.Elmalılı , VII/475). Eleştirilen, yerilen kâfirlerin, inançsız nankörlerin, müşriklerin iğrenç, kötü yaşayışlarıdır. Hayatın bizzat kendisi değildir.

Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm dünya hayatının aldatıcı olduğunu da belirtmektedir. “Ey insanlar! Rabbinize saygısızlıktan sakının; hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın.”(Lokmân 31/33). Dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı şeytan da sizi aldatmasın şeklinde insanlar uyarılmışlardır. Dünya imtihan alanı olduğu için dünya nimetleri cazip ve çekicidir. (Al-i İmran 3/14). Nefsânî arzularına kapılarak, kendilerini zor durumdan kurtaran Rabbi unutup, ayetlerini inkar eden bu kişiler, hiçbir malın, akrabalığın, servetin fayda vermeyeceği günle ikaz edilmektedirler. İçinde yaşamakta oldukları isyan ve inkardan ibaret hayatın aldatıcı olduğuna dikkat çekilerek, bu hayatın kendilerini kandırmaması yönünde uyarılmaktadırlar. Bu takdirde kandıran, aldatan dünya hayatı, nankörlerin hayatlarından ibaret oluyor. Ancak dünyanın aldatıcılığına karşı bütün insanlar uyarılmışlardır.

Bir yanıt yazın