Kalbin Aynası ve Hâlin Hakikati

0
resized_38e17-33519f5bpexelsphoto2183445

Nefis ve dünya arzuları bir kalbin aynasında izleyip takip ettiyse, o kalp nasıl aydınlık verebilir? Nefsin şehvetlerine arzularına bağlı kimse Allah Teâlâ’ya doğru nasıl yolculuk yapabilir? Gafletin cenabetinden yıkanmayan kimse AllahTeâlâ’nın huzuruna nasıl çıkabilir? Günahların dan tövbe etmeyen kimse ince sırları nasıl öğrenebilir?” Atâullâh el İskenderi

“Hal sahibi olmak aşk ve muhabbet, terk ve uzlet ister, yoksa söz ve gaflet insana hal olmaz! Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe, bu yakınlık ve uyanıklık kimseden zuhur etmez.” (Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı) 

İnsanın kalbi, hakikatin yansıdığı bir aynadır. Ancak bu ayna, nefsin arzuları ve dünyanın geçici tutkularıyla lekelenirse artık nur yansıtamaz. Kalp, içinde sürekli olarak izlenen, arzuların gölgesinde yaşayan bir mecra hâline gelirse, orada hakikat ışığı değil, karanlık çoğalır. Nefs, insanın içindeki en yakın düşmandır; o, her an içimize fısıldar ve bizi kendimize unutturur. Bu nedenle sufinin ilk işi, kalbini nefsin bu fısıltılarından temizlemektir.

Gaflet, insanın ruhsal uykusudur. “Gafletin cenabetinden yıkanmayan kimse Allah’ın huzuruna nasıl çıkabilir?” ifadesi, bu uykunun sembolik bir anlatımıdır. Ruhsal temizlik, tıpkı bedenin guslü gibi bir uyanış gerektirir. Tövbe, sadece geçmiş hataların pişmanlığı değildir; aynı zamanda şuurlu bir dönüş, ilahî hakikate yöneliştir. Bu yöneliş olmadan, insanın iç âleminde ilahî sırların açılması mümkün değildir. Çünkü kalp, kirliyken ilahî tecelli orada barınmaz.

Selim Divane’nin sözlerinde geçen ikinci uyarı, hal ile söz arasındaki büyük farkı işaret eder:

“Hal sahibi olmak aşk ve muhabbet, terk ve uzlet ister, yoksa söz ve gaflet insana hal olmaz.”

“Hal” kelimesi, bilgiyle değil, dönüşümle ilgilidir. Bilmek yetmez; yaşamak, yanmak, terk etmek gerekir. Aşk, bu dönüşümün ateşidir. Terk ve uzlet ise, nefsin sustuğu, kalbin konuştuğu mekândır. İnsan, kalabalıkların gürültüsünden, gösterişin cazibesinden uzaklaşmadıkça, kendi hakikatinin sesini duyamaz. “Söz”, bilginin ifadesidir; “hal” ise bilginin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Bu yüzden sufi, hakikati dile getiren biri değil, hakikatle hâllenmiş biridir. Hakk’ın cezbesi insanda zuhur etmedikçe, yani ilahî sevgi kalbi sarmadıkça, yakınlık da uyanıklık da birer iddiadan ibarettir. Gerçek uyanıklık, kalbin kendi karanlığını fark etmesidir; çünkü karanlığını bilmeyen ışığı da tanıyamaz.

Bir yanıt yazın