Avrupa Felsefe Tarihinin Kör Noktası: Tennemann ve Hegel’de İslam Felsefesi
Wilhelm Gottlieb Tennemann (1761–1819), on sekizinci yüzyıl sonu Alman düşüncesinin en sistematik tarihçilerinden biridir. En önemli eseri, Geschichte der Philosophie (Jena ve Leipzig, 1798–1819) başlığını taşır ve on bir cilt (on iki kitap olarak numaralanmış) hâlinde yayımlanmıştır. Tennemann bu dev yapıtın yanı sıra, öğretim amacıyla daha kısa bir özet olan Grundriss der Geschichte der Philosophie’yi (Leipzig, 1812) kaleme almıştır. Yaklaşık 550 sayfalık bu ikinci versiyon, daha sonra Avrupa üniversitelerinde uzun süre temel başvuru kaynağı olarak okutulmuştur.
Wilhelm Gottlieb Tennemann, on sekizinci yüzyılın sonlarında kaleme aldığı Geschichte der Philosophie adlı kapsamlı çalışmasında, İslam filozoflarına yalnızca birkaç satır ayırır. “Araplar, içlerinden Avicenna ve Averroes öne çıkanlar olarak, Aristoteles’in öğretilerini korudular ve açıkladılar; fakat özsel hiçbir şey eklemediler” der. Bu cümle, Batı’nın kendi felsefe tarihini yazarken benimsediği merkezci tutumun açık bir özeti gibidir. Tennemann’a göre İslam düşüncesi, Yunan aklının Hristiyan skolastiğine taşınmasında bir “ara halka”dan ibarettir; kendi içinde özgün bir felsefi sistem değildir. Oysa bu bakış, tarihsel olarak yanlış ve felsefi olarak indirgemecidir.
Gerçek şu ki, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve Gazâlî gibi filozoflar, Aristoteles’in düşüncesini yalnızca yorumlamamış, onu dönüştürmüşlerdir. İbn Sînâ’nın “vücûd” ve “mahiyet” ayrımı, Ortaçağ Latin skolastiğinin temellerini belirlemiştir; hatta Aquinas’ın Tanrı anlayışının arkasında doğrudan bu ontolojik çözümleme bulunur. Gazâlî’nin felsefe eleştirisi, aklın sınırlarını belirleme girişimidir; bu yönüyle Descartes’in “şüphe” metoduna ve Kant’ın “aklın sınırlarını sorgulama” çabasına kadar uzanan bir çizgi oluşturur. Tennemann’ın gözünde bunlar “özsel katkı” değildir, çünkü o, felsefeyi yalnızca Avrupa’nın kendi kendini açıklama serüveni olarak görür.
Hegel de benzer bir yaklaşımı, daha sistematik bir biçimde sürdürür. Felsefe Tarihi Derslerinde “Arap felsefesi, özünde Aristotelesçiliğin dinî biçimde tekrarıdır” der. Hegel, Doğu düşüncesini Tin’in gelişimi içinde “kendi bilincine ulaşmamış evre” olarak yorumlar. Ona göre Doğu, henüz bireysel özgürlüğü kavrayamamıştır; bu yüzden İslam felsefesi de “kendinde” değil, “başkası için”dir. Ancak Hegel, Tennemann’dan farklı olarak, İslam’ı Tanrı’nın birliği fikrinde aklın evrenselliğine yönelen bir adım olarak görür. Yine de bu “adım”, Batı’nın ilerleyişinde bir geçit işlevi görür; kendi başına bir doruk değil, bir ara istasyondur.
Tennemann ve Hegel’in ortak yanı, felsefe tarihini bir tür Batı’nın ruhsal otobiyografisi olarak yazmalarıdır. Böylece felsefe, evrensel bir bilgelik arayışından çıkıp kültürel bir mülkiyete dönüşür. Oysa İslam felsefesi, sadece Yunan mirasını korumakla kalmamış, onu yeniden doğurmuştur. Sühreverdî’nin Nur metafiziği, İbn Arabî’nin Varlık birliği öğretisi, Fahreddin Râzî’nin bilgi eleştirisi, felsefeyi yalnızca akıl yürütmenin değil, varlık tecrübesinin de alanı haline getirmiştir.
Her iki düşünür de aynı gizli varsayımı paylaşır: Felsefe yalnızca Avrupa’da, “aklın özgürleşmesiyle” tamamlanabilir. Bu nedenle Doğu düşüncesi —ister Hind, ister İslam dünyası olsun— bir tür “çocukluk dönemi” olarak tasvir edilir. Bu bakış, felsefeyi evrensel bir sorgulama biçimi olmaktan çıkarıp kültürel bir mülkiyete dönüştürür. Oysa felsefe, her kültürde, varlığın anlamını düşünme yetisinin özgün biçimlerinde ortaya çıkar. İslam dünyasında bu düşünme biçimi, aklın vahiy ve sezgiyle uyumunu araştıran derin bir metafizik çizgiye dayanır. Bu çizgi, Yunan aklını korumakla kalmamış, onu yeniden doğurmuştur.
Bugün Henry Corbin, Seyyed Hossein Nasr, Dimitri Gutas ve Peter Adamson gibi düşünürler, Tennemann ve Hegel’in kurduğu bu anlatıyı tersine çeviriyor. Onlara göre İslam felsefesi, Batı metafiziğinin yalnızca köprüsü değil, onun “gizli kaynağı”dır. Corbin’in ifadesiyle, Batı aklının gölgesinde kalmış ışık, aslında Doğu’nun hikmetidir. Bu ışığı yeniden fark etmek, felsefe tarihini yeniden düşünmek anlamına gelir: çünkü hakikatin coğrafyası yoktur, yalnızca arayışı vardır.

