Söylenmiş Sözlerin Yeni Maskesi: Harari Fenomeni ve Popüler Kültürün Bilimstarları
Düşüncenin Popülerliğe Teslimi
Yuval Noah Harari çağdaş bir düşünür olarak sunuluyor; sanki tarihe yeni bir bakış, insanın anlamına dair yeni bir sezgi getirmiş gibi. Oysa onun düşüncesi, 19. yüzyılın pozitivist ve evrimci mirasının yalnızca güncellenmiş bir tekrarından ibaret. Söyledikleri, Darwin, Spencer, Comte, Marx ve Durkheim’ın çoktan dile getirdiklerinin bir yeniden ısıtılmış versiyonudur. Fark yalnızca biçimdedir: o eski düşünceleri bugünün medya diliyle, dijital çağın retoriğiyle yeniden paketliyor. Aslında Harari’nin yazdıkları felsefi bir derinlik taşımaz; tam tersine, çağın ideolojik yönelimlerinin kolayca taşıyabildiği, popüler kültürün taşıyıcılığına bırakılmış yüzeysel tekrarlardır.
Harari’nin temel tezi, Darwin’in doğal seçilim anlayışının kültür ve bilinç alanına taşınmasından başka bir şey değildir. Darwin doğada “güçlü olanın hayatta kalması”nı açıklamıştı; Harari de benzer biçimde, insanın bilişsel üstünlüğünü “hayal gücü”ne bağlayarak, insanlık tarihini hayatta kalma ve uyum sürecinin kültürel devamı olarak sunuyor. Ancak bu, Darwin’in söylediklerinin biraz süslenmiş, biraz romanlaştırılmış hâlidir. İnsan türü, Harari’ye göre, diğer türleri alt eden bir bilişsel atılım gerçekleştirmiştir; din, mit, devlet, para gibi olgular da bu atılımın ürünüdür. Böylece tarihin anlamı, aşkınlığı ve yönelimi ortadan kalkar. Harari’nin anlatısında tarih, yalnızca işlevlerin, uyumların ve tesadüflerin zinciridir. Bu, pozitivist evrimciliğin tüm temel varsayımlarını korur: bilinç, maddeye indirgenir; anlam, biyolojik işlevlere bağlanır; insan, doğanın sürdürdüğü bir rastlantının yan ürünü hâline gelir.
Harari’yi özgün gösteren şey, bu düşünceleri yeni bir bağlamda, medya ve dijital kültürün kolay tüketilir diliyle aktarmasıdır. Darwin’in doğa laboratuvarında başlayan determinizmi, Harari’de veri laboratuvarına taşınır. Artık insan “doğanın ürünü” değil, “verinin ürünü”dür. Bu değişiklik, yalnızca bir kelime oyunudur; özü itibarıyla, insanın varoluşuna dair hiçbir yeni kavrayış sunmaz. Oysa biçim olarak çağdaş bir üsluba bürünmüştür; bu yüzden felsefi bir başarı değil, ideolojik bir popülerliktir. Modern insanın anlam boşluğuna hitap eden bir seküler mitoloji üretmiştir: “Tanrılar yok ama hikâyelerimiz var; ruh yok ama veriler var.” Bu cümleler yüzeyde derin görünür, ama gerçekte boş bir yankıdan ibarettir. Düşünce değil, retoriktir.

Harari’nin çizgisi, Spencer’ın evrimsel toplum teorisinden Comte’un “insanlık dini”ne, Marx’ın tarihsel determinizminden Durkheim’ın toplumsal mit anlayışına kadar birçok eski düşünürün izlerini taşır. Spencer’ın “toplum da bir organizmadır” cümlesiyle, Harari’nin “insanlık büyük bir bilişsel ağdır” cümlesi özde aynıdır. Comte’un Tanrı’nın yerine bilimi koyduğu yerde, Harari veriyi koyar: Dataism. Marx’ın üretim ilişkilerinin belirleyiciliğini, Harari teknolojik altyapının belirleyiciliğine çevirir. Durkheim’ın “din toplumun kendi kendini yüceltmesidir” sözü, Harari’de “dünya ortak hayallerin ürünüdür” biçiminde tekrarlanır. Farklı kelimeler, aynı öz: indirgemeci, materyalist, ruhsuz bir tarih anlayışı.
Darwin insanı diğer canlılardan ayırmazken “insan, doğanın büyük zincirinin bir halkasıdır” diyordu; Harari de Sapiens’te “insan, diğer hayvan türlerinden yalnızca biraz daha karmaşık bir algoritmadır” diyerek aynı düşünceyi tekrar eder. Darwin’e göre “ahlak ve din, toplumsal yaşamın evrimsel ürünleridir”; Harari de “Tanrı, milyonlarca insanın ortak hayal gücüyle yaratılmış bir yazılımdır” der. Spencer, “toplumlar tıpkı organizmalar gibi doğar, gelişir ve ölür” diyordu; Harari, “imparatorluklar da tıpkı türler gibi evrimsel yasalarla büyür ve çöker” diyerek onu tekrarlar. Spencer’ın “en uygun olanın hayatta kalması” ilkesini Harari “verisi en zengin olanın ayakta kalması” biçiminde yeniden yazar. Marx, “insan bilincini belirleyen şey toplumsal varlıktır” demişti; Harari de “bireylerin değil, sistemlerin inançları vardır; insanlar fikirleri değil, fikirler insanları yönetir” diyerek Marx’ın materyalist determinizmini güncellemiştir. Marx’ın “din halkın afyonudur” sözü, Harari’de “tanrılar, uluslar ve şirketler aynı türden kurgulardır” cümlesine dönüşür. Darwin doğayı Tanrı’nın yerine koymuştu; Harari aynı rolü veriye verir. Spencer insanlığın ilerleyeceğine inanmıştı; Harari de “gelecekte insan Tanrı olacaktır” derken aynı ilerlemeci teleolojiyi sürdürür. Marx kapitalizmin insanı nesneleştirdiğini söylemişti; Harari bunu dijital çağa taşıyarak “insan bir veri yığınına indirgenecek” der.
Bütün bu ifadeler, Harari’nin aslında yeni bir şey söylemediğini gösterir. Sözcükleri yenidir ama düşüncesi eskidir: Darwin’in doğalcılığını, Spencer’ın evrimciliğini, Marx’ın tarihsel materyalizmini birleştirip teknolojik çağın diliyle yeniden anlatır. Fark, derinlikte değil ambalajdadır. Darwin doğayı, Marx tarihi, Spencer toplumu yasaya dönüştürmüştü; Harari bu üç yasayı birleştirip “insanlık algoritması” diye pazarlamıştır.
Devleştirilmiş Cüce
Harari’nin popülerliği bu yüzden düşünsel bir başarı değil, çağın ideolojik gereksinimidir. Küresel sistem, kendi mitini yeniden üretmek için yeni “sözcüler” yaratır. Popüler kültür, düşünürleri değil, kullanışlı figürleri parlatır. Bazı düşünürler devleştirilir; bazı devler ise sessizlik içinde cüceleştirilir. Harari’nin parlatılışı bu sistemin doğal sonucudur: düşüncenin yerine parıltı, felsefenin yerine sunum, anlamın yerine veri konmuştur. Onun fikirlerinin böylesine yaygınlaştırılması, halkın derin bir düşünce arayışından değil, sistemin kendi propagandasına uygun bir yüz arayışından doğmuştur.
Dolayısıyla Harari’nin düşüncesi, özünde bir tekrar; biçiminde bir gösteridir. O, 19. yüzyıl pozitivizminin dijital çağdaki sözcüsüdür. Darwin’in “insan doğanın ürünü” tezi, onda “insan verinin ürünü”ne dönüşür. Bu, insanı ve anlamı indirger, varlığı işlevselliğe hapseder. Modern sistem bu tür düşünürleri parlatır, çünkü onların dili sorgulamaya değil, uyum göstermeye hizmet eder. Gerçekte özgün olan, Harari’nin söyledikleri değil, onu parlatan dünyanın manipülasyonudur. Bu yüzden Harari, felsefenin yenilenmesi anlamında değil, düşüncenin yüzeyselleşmesi anlamında çağının simgesidir.
Bir düşünürün büyüklüğü, başkalarının söylediklerini tekrar etmesinde değil, yeni ve yaratıcı bir düşünce ortaya koyabilmesinde yatar. Gerçek düşünce, taklitten değil, özgün bir sezgi ve kavrayıştan doğar. Harari’nin en temel sorunu da budur: o, Darwin’den, Spencer’dan, Comte’tan ve Marx’tan devraldığı fikirleri yalnızca yeniden düzenleyip çağın diliyle paketler. Yeni bir fikir ortaya koymaz; pozitivizm ile Darwinizmi birleştirir, bunları hem toplumsal hem kültürel düzeyde yeniden üretir. Bu nedenle Harari bir düşünsel dönüm noktası değil, geçmişin tekrarıdır.

