Din, Müzik ve Dans: Kutsalın Ritmi Üzerine Felsefi Bir İnceleme

0
126c4d58-f306-4c8e-b945-b274d798b197_706x431

İnsanın müziği ve dansı, Tanrı’yla kurduğu ilk ilişkidir. Sözcüklerden önce ses, dualardan önce ritim vardı. İbadet, Tanrı’yı anlamaktan önce O’nunla ahenk içinde titreşmekti. Bu nedenle müzik ve dans, sonradan dine eklenmiş dünyevi unsurlar değil, dinin ilk doğuş biçimidir. İlkel toplumlarda davulun sesi göğün yankısıydı, ayin dansları kozmik devinimin taklidiydi. Mircea Eliade’nin belirttiği gibi, “ritüel hareketler, kutsal zamanın yeniden yaratılmasıdır” (The Sacred and the Profane, 1957). İnsan, kozmik düzende var olan ritmi kendi bedeniyle tekrar ederek Tanrı’yla bağ kurdu. Böylece müzik, doğanın sesi; dans, bu sesin bedendeki yankısı oldu.

Pythagorasçı gelenekte evren, sayılarla ve oranlarla kurulmuş bir düzendir; bu oranların işittiğimiz biçimi müziktir. Gök cisimlerinin devinimi, görünmez bir armoni oluşturur: “göksel müzik” (musica mundana). Bu düşünceye göre, evren sessiz bir ezgi hâlinde döner; yıldızların, mevsimlerin ve elementlerin hareketi, Tanrı’nın ritmini tekrarlar. Bu nedenle insanın müziği, aslında kozmosun ezgisinin yankısıdır. Herakleitos’un “yay ile lirin uyumu” (B51) ifadesi de bu kozmik gerilimin dengesine işaret eder. Yani müzik ve dans, insanda sonradan icat edilen bir kültürel form değil, evrenin zaten ritmik olan varoluşunun bilinçte yankılanışıdır. İnsan Tanrı’yla bağı koparmadan önce, doğayla aynı ritimde yaşar; bu ritim, ibadetin de, sanatın da, duanın da kaynağıdır.Pythagoras, evreni “sayının uyumu” olarak tanımlar; gök cisimlerinin deviniminden çıkan sesleri “göksel müzik” (musica mundana) olarak adlandırır. Bu düşünce, dinin müzikle olan ilişkisinin metafizik kökenini oluşturur: evren Tanrı’nın sessiz bir ilahisidir. Herakleitos da “her şey bir uyumla akar” derken (frag. 51), kozmosun müzikal düzenini ima eder.

Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” sözü (DK 80B1), müzik ve dansın dinsel boyutunu açıklamak bakımından da önemlidir. Çünkü bu ifade, kutsalın insanda tezahür ettiğini, Tanrı’ya yönelimin insan bedeninde ve duyumunda vücut bulduğunu ima eder. Kutsal artık dışarıda değil, insanın varoluş biçimindedir. Bu anlayış, dini yalnızca akılla değil, bedensel tecrübeyle de yaşayan mistik geleneklerin öncülüdür. Orpheusçu geleneklerde görülen dinsel müzik, ruhun bedenle uyum içinde arınma sürecidir; bu arınma, sonradan Hristiyan ve İslam mistisizmine sirayet edecek bir düşünsel damardır.

Böylece dinin en erken biçimlerinde müzik ve dans, yalnızca bir ifade biçimi değil, kutsalı duyulur hâle getiren bir varlık deneyimidir. Mircea Eliade’nin ifadesiyle, ritim “kutsalın zamanla buluştuğu andır” (The Sacred and the Profane, 1957). İnsan, bu buluşmada Tanrı’ya kelimeyle değil, titreşimle yaklaşır.

Antik Yunan’da bu düşünce hem sanatta hem felsefede olgunlaşmıştır. Platon için müzik, ruhun terbiyesidir; Aristoteles için katharsis’in aracıdır. Nietzsche ise tragedyanın doğuşunu müziğin Dionysosçu enerjisinde bulur: insan, müzik ve dans aracılığıyla kendi sınırlarını aşar, bireyselliğinden sıyrılıp evrensel yaşamla birleşir. Bu “dionysosçu birlik” kavrayışı, tasavvufta “fenâ” olarak yeniden doğacaktır: benlikten geçerek Tanrı’da var olmak.

İslam dünyasında bu düşünsel miras, tasavvufî pratikler aracılığıyla ruhun, nefesin ve bedenin bir aradalığına dönüşür. Kur’an, “O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (Nur, 41) diyerek varlığın tüm katmanlarını ilahi ritme dâhil eder. Bu ritim, Sufilerde zikir ve semâ formuna bürünür. Mevlânâ’nın “Semâ aşkın kılavuzudur” sözü, hem varoluşun devinimini hem de insanın ilahi düzenle uyumunu dile getirir.

Hz. Muhammed’in yaşamında da müzik ve bedensel ritim yasak değil, ölçülü bir estetik ifade olarak yer bulur. Buhârî ve Müslim’in aktardığına göre, Habeşli gençlerin mescitte kılıçlarla ritmik hareketler yapmasını Peygamber izler ve hoş karşılar; Ensar kızlarının def çalarak şarkı söylemelerine de sadece içerik açısından müdahale eder (Buhârî, Îdeyn 2; Nikâh 50). Burada Peygamber’in tutumu, biçime değil niyete yöneliktir: müzik, eğer kalbi Allah’a yöneltiyorsa ibadetin bir parçasıdır.

Gazzâlî, İhyâ ‘Ulûmü’d-Dîn’de bu çizgiyi sürdürür: “Müzik kalpteki duyguyu büyütür; duygunun yönü iyi ise iyiyi, kötü ise kötüyü artırır.” Dolayısıyla müzik ne sırf helaldir ne haram; insanın niyeti kadar kutsaldır. Aynı anlayış Mevlevî semâsında da görünür: dönen beden, evrenin devrini taklit eder; ritim, Tanrı’nın hareketini yankılar.

Modern dönemde “din oyun değildir” diyerek müziği ve dansı küçümseyen bakış açısı, hem tarihsel hem teolojik olarak sığdır. Johan Huizinga’nın “oyun olmadan kültür olmaz” tespiti (Homo Ludens, 1938) burada bir hatırlatmadır: ritim ve oyun, kültürün temelidir; din de kültürün en yoğun biçimidir. Dolayısıyla kutsal, sessiz değil, ritmik bir hakikattir.

Sonuç olarak, müzik ve dans, insanın Tanrı’ya yönelişinin bedensel ve estetik ifadeleridir. Pythagoras’tan Mevlânâ’ya, Protagoras’tan İbn Arabî’ye uzanan çizgi, aynı hakikati dile getirir: evrenin özü bir uyumdur; din bu uyuma katılma eylemidir. Sufi, bu nedenle semâ eder; çünkü evren dönmektedir. Bedenin dönüşü, ruhun zikridir; ve bu dönüşte insan, Tanrı’nın ritmiyle bir olur.

Dinin özü, insanın Tanrı ile kurduğu ilişki biçimidir; bu ilişki yalnızca inançla ya da akılla değil, duygu, ses ve beden aracılığıyla da ifade edilir. Antropolojik olarak bakıldığında, ilk insan topluluklarında müzik ve dans, doğrudan kutsalın dili işlevini üstlenmiştir. Şaman, davulun sesinde göğün yankısını bulur, dansın ritminde ruhu göğe taşır. Mircea Eliade’nin ifadesiyle, “ritim, kozmik düzenin dünyevi yankısıdır” (The Sacred and the Profane, 1957). Böylece müzik ve hareket, doğa ile Tanrı arasındaki bağın sezgisel biçimi olur.

Antik Yunan’da da müzik, yalnızca estetik bir olgu değil, etik ve metafizik bir unsurdu. Platon, Devlet’te ritim ve melodinin “ruhun en derin katmanlarına işlediğini” söyler (III, 401d). Aristoteles ise müziğin insan ruhunu arındırıcı, kathartik etkisini vurgular (Politika, 1340a). Bu düşünce, insanın içsel uyumunu evrenin düzeniyle yeniden kurmasını amaçlar. Nietzsche, The Birth of Tragedy’de Dionysosçu coşkuda “bireysel benliğin çözülerek evrensel yaşamla birleştiğini” belirtir. Böylece hem Platoncu ölçü hem Dionysosçu taşkınlık, insanın Tanrı ile ilişkisinde tamamlayıcı iki yön olarak belirir.

Bu tarihsel zemin, İslam geleneğinde tasavvuf aracılığıyla yeniden hayat bulmuştur. Zikir ve semâ, insanın hem nefesini hem bedenini Tanrı’nın adını anmaya dâhil eder. Kur’an, “O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (Nur, 41) diyerek varlığın tüm katmanlarında ilahi bir ritmin işlediğini bildirir. Bu durumda hareket de sessiz bir zikir biçimidir. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Semâ, aşkın kılavuzudur; gönüller semâ ile Allah’a uçar” (Fîhi Mâ Fîh, 36). İbn Arabî’ye göre ise güzel ses, “Hakk’ın kelâmının bir tecellisidir” (Futûhât al-Mekkiyya, II:261). Dolayısıyla müzik, varlığın hakikatine işaret eden duyulur bir teolojidir.

Hz. Muhammed’in yaşamında da müzik ve ritmik ifade, yasak değil yönlendirilmiş bir eylemdir. Buhârî ve Müslim’in aktardığına göre, bayram günü Habeşli gençler mescitte kılıçlarla oynarken Peygamber onları izler, Hz. Âişe’ye “İzle, ey Humeyrâ” der; ne engeller ne de kınar (Buhârî, Îdeyn 2; Müslim, Îdeyn 19). Benzer şekilde, Ensar kızlarının def çalarak düğün şarkıları söylediği rivayetinde, Hz. Peygamber müziği değil, içeriğindeki aşırı yüceltmeyi düzeltir (Buhârî, Nikâh 50). Yani müzik araçtır, niyet esastır. Gazzâlî’nin ifadesiyle, “müzik kalpteki duyguyu büyütür; duygunun yönü iyiyse iyiyi, kötüyse kötüyü artırır” (İhyâ ‘Ulûmü’d-Dîn, II:277). Bu anlayış, Peygamber’in tutumuyla tam bir süreklilik içindedir: yasak, biçime değil niyete dairdir.

Hz. Peygamber’in sözlerinde “güzel ses” övgüyle anılır: “Kur’an’ı güzel sesle okuyun, çünkü güzel ses kalbe tesir eder” (Ebû Dâvud, Salât 355). Bu, estetik olanın manevi olanla özdeşliğini gösterir. Peygamber’in Kâ‘b b. Züheyr’in kasidesini dinleyip onu hırkasıyla ödüllendirmesi (İbn Sa‘d, Tabakât, II:168), müziğin ibadetten kopuk değil, ilahî güzelliğin bir aracı olarak görüldüğünü gösterir. Dolayısıyla İslam’ın erken döneminde müzik ve ritim, ne bir sapkınlık ne de bir yenilikti; bilakis, ruhun Allah’a yönelişinin doğal bir biçimiydi.

Modern dönemde dinî müzik ve dansı “oyun” ya da “bid’at” olarak gören dar görüşlü yaklaşımlar, dinin tarihsel köklerini görmezden gelir. Johan Huizinga’nın ifadesiyle “oyun olmadan kültür olmaz” (Homo Ludens, 1938). Aynı şekilde ritim ve estetik, dinin doğasında vardır; zira Tanrı’ya yönelen insan, hem aklıyla hem bedeniyle ibadet eder. Ruhun sessizliği değil, ritmi kutsaldır. Bu ritim, kimi zaman nefesle, kimi zaman sesle, kimi zaman dönerek gerçekleşir.

Sonuç olarak din, yalnızca kurallardan ibaret değildir; insanın bütün varlığıyla Tanrı’ya yönelişidir. Müzik ve dans, bu yönelişin bedensel ve estetik tezahürleridir. Sufilerin semâsı, Rifâîlerin devranı, Kadirîlerin zikri, Hz. Muhammed’in müsamahalı yaklaşımıyla, Mevlânâ’nın coşkun deviniminde aynı kökten beslenir. Kutsal, düşüncede olduğu kadar bedende de tecelli eder; çünkü insan, Tanrı’ya yalnızca inançla değil, titreşimle, nefesle ve hareketle de yönelir.

Kaynakça

Aristoteles. Politika. Çev. Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1993.

Buhârî. Sahîh. Kitâb el-Îdeyn; Kitâb en-Nikâh.

Ebû Dâvud. Sünen. Kitâb es-Salât.

Eliade, Mircea. The Sacred and the Profane: The Nature of Religion. Harcourt, 1957.

——. Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy. Princeton University Press, 1964.

Gazzâlî. İhyâ ‘Ulûmü’d-Dîn. Beyrut: Dâr el-Ma‘rife, ts.

Huizinga, Johan. Homo Ludens: A Study of the Play Element in Culture. Beacon Press, 1955 [1938].

İbn Arabî. el-Futûhâtü’l-Mekkiyye. Kahire, 1911.

İbn Hişâm. es-Sîre en-Nebeviyye. Kahire, 1955.

İbn Sa‘d. et-Tabakât el-Kübrâ. Kahire, 1904.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî. Fîhi Mâ Fîh. Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul: MEB Yay., 1992.

Nietzsche, Friedrich. The Birth of Tragedy. Trans. W. Kaufmann. Vintage, 1967.

Platon. Devlet. Çev. S. Eyüboğlu. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1998.

Bir yanıt yazın