Bizde Elbette “Filozof” Yoktur

0
hanzala1-1-1024x576

Bizde neden filozof yoktur? Çünkü bizim medeniyet tasavvurumuzda hakikate yöneliş, yalnızca zihinsel bir faaliyetle sınırlı değildir. Hakikat, akılla kavranan bir soyutlama değil, birliğini her şeyde gösteren ilahî bir gerçekliktir. Bu nedenle bizde düşüncenin taşıyıcıları, Batı felsefesindeki anlamıyla filozoflar değil; hikmeti bilen, yaşayan ve temsil eden ariflerdir, velilerdir, bilge şahsiyetlerdir. Onlar toplumdan kopuk bir sınıf değil; tam tersine insanın olgunlaşma imkânını temsil eden örnek kişilerdir.

Sokrates, kendisine “filozof” denilmesini istemiş olsa da, yaşadığı dönemin entelektüel ortamı dikkate alındığında bu kavramın bugünkü anlamından oldukça farklı bir içeriğe sahip olduğu görülür. O dönemde “sofist” adı verilen ve bilgiyi büyük ölçüde zihinsel bir uğraş ya da ekonomik kazanç kapısı olarak kullanan bir zümre bulunuyordu. “Sofist” kelimesi aslında “bilge” anlamına gelse de, bu kişilerin bilgeliği bir erdem olmaktan çıkarıp mesleğe dönüştürmeleri kavramın içini boşaltmıştı. Bu nedenle Sokrates, sofistlerden ayrışmak için kendisini “bilgeliği seven kişi” olarak tanımlamayı tercih etti.

Platon’un eserleri üzerinden Sokrates’e baktığımızda, onun bilgeliği hiçbir zaman yalnızca zihinsel bir faaliyet veya maddi kazanç aracı olarak görmediğini açıkça görürüz. Sokrates, hakikati elinde tutan biri gibi davranmadığı için kendisine “bilge” demekten bile çekinmiştir. Çünkü bilgelik Onun için bir erdem, bir yaşam tavrı ve doğal olarak da bir tevazu halidir. Sokrates’in bilgeliği, hayatın içinde tecrübe edilen ve insanla birlikte olgunlaşan bir bilgeliğe işaret eder. Bu yüzden “Ben bilge değilim, sadece bilgeliği seviyorum” demiştir.

Felsefenin tarihsel seyri içinde bu anlam giderek değişmiştir. Felsefe, zamanla salt zihinsel faaliyetlerin, soyut metafizik tartışmaların ve akademik spekülasyonların alanı olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu süreçte felsefenin ahlaki, pratik ve yaşamsal boyutu geri plana itilmiştir. Bu daralmaya yönelik önemli itirazlardan biri Hegel’den gelmiştir. Hegel, felsefenin ilişkiselliğine ve kavramların içi doldurulmadan ele alınamayacağına dikkat çekmiş; durağan tanrısal kavramların hayatın değişkenliğini karşılayamayacağını vurgulamıştır. Hakikatin de tarihsel bilinçle birlikte değiştiğini savunmuştur.

Marx’ın “Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar, oysa asıl mesele onu değiştirmektir” cümlesi de benzer bir yanılgıya dayanır. Çünkü dünyayı “yorumlayan” filozof imgesi, Sokrates’in temsil ettiği anlamda bir felsefe değildir; daha çok sofistlerin temsil ettiği teknik bilgi ve entelektüel uğraş anlayışını ifade eder. Sokratik anlamda mesele dünyayı yorumlamak değil, anlamı bulmaktır. Ve anlam yalnızca teoride değil; ahlakta, pratikte ve yaşamın içinde tecelli eder.

Bu tarihsel anlam kayması, bizde hâlâ “filozof var mı, yok mu” tartışmalarını doğurmaktadır. Türkiye’de filozof denildiğinde bir dönem “Sakallı Celal” gibi felsefe öğretmenlerinin veya sıra dışı davranışlarıyla bilinen kişilerin akla gelmesi, kavramın doğru anlaşılmadığını göstermektedir. Eski dönemlerde kimi bilge kişilerin baskılardan korunmak için delilik kisvesine sığındıkları da bilinir; ancak bu ayrı bir tartışma konusudur.

Sonuç olarak felsefenin geçirdiği bu anlam daralması, kadim kültürümüzdeki bilgelik geleneğini görmezden gelmemize yol açmaktadır. Oysa büyük bir bilgelik mirasına sahibiz; buna rağmen Batı’da yapılan fikrî jimnastikleri felsefenin tek ölçütü kabul ederek bunu düşünmeden tekrar ediyoruz. Bu durum hem kendi felsefe geleneğimizi hem de insanlık birikimimizi değersizleştirmektedir.

Hakikatin mutlak birliği, insanlık tarihine peygamberler aracılığıyla taşınmış bir emanettir. Peygamberler yalnızca dini hükümlerin ileticileri değil, insanlığın ezelî hakikatini yeryüzünde temellendiren medeniyet kurucu rehberlerdir. Bu yüzden bizde hakikat arayışı, felsefeden ziyade nübüvvet çizgisinin devamı niteliğinde bir hikmet yolculuğu olarak anlaşılır. Peygamberlerden sonra bu hikmeti sürdürenler Allah’ın veli kullarıdır; her çağda peygamberî misyonu temsil eden, hakikatin yükünü taşımaya ehil hale gelmiş şahsiyetlerdir.

Bu bağlamda İslam filozofu dediğimiz kimseler de aslında bu hikmet–irfan geleneğinin içindedir. Onlar Batılı anlamda soyut düşünce uzmanları değil, hem nazarî hikmeti hem de irfanı yaşayan örnek insanlardır. Farabi’den İbn Sina’ya, İbn Rüşd’den Gazali’ye kadar birçok büyük düşünür; gerek felsefi diye adlandırılan okullarda gerek tasavvuf mekteplerinde terbiye görmüş,  yetişmiş şahsiyetlerdir. Onlar aklın yanına kalbi, nazarın yanına ahlâkı, düşüncenin yanına tavrı koymuş insanlardır.

Bu nedenle İslam filozofları olarak anılanlar, yalnızca teorik metinler üreten kişiler değil; medeniyet inşa eden, topluma yön veren, bilgiyle hayat arasında köprü kuran bilge önderlerdir. İslam medeniyetinin tarihte kurduğu , bilim geleneği, hukuk, mimari, ahlâk ve sosyal düzen; bu bütüncül hikmet anlayışının sonucudur. Müslümanların tarihte büyük medeniyetler kurabilmiş olmasının sebebi, düşüncenin hayatla birleştiği bu irfanî yapıdır. Çünkü bizde bilgi, varoluşun bütünlüğünü kuşatır; akıl, vahyin ve hikmetin rehberliğinde kendi yerini bulur.

Dolayısıyla bizde filozof yoktur; çünkü bizde hakikatin taşıyıcıları filozof tipinde değil, velayet ve hikmet geleneğini sürdüren kâmil insanlarda karşılık bulur. Bizde bilge kişi, hem düşünceyi hem eylemi, hem aklı hem ahlâkı, hem sözün hem tavrın birliğini temsil eder. Bu yüzden İslam düşünce geleneği, filozof yetiştirmekten çok daha büyük bir şeyi başarmıştır: hakikatin birliğini yansıtan bir insan tipi ve bu insan tipinin kurduğu büyük bir medeniyeti.

Bir yanıt yazın