İFTİRA
İftira kökü olan ‘fery‘den türeyen bir kelimedir. Fery, bir nesneyi herhangi bir maksatla yarmak anlamındadır. Yalan söz söylemeye de fery denir. İftira “yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak” gibi mânalara gelen kelime, terim olarak “bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat etmek” anlamında kullanılmaktadır. Ancak günlük dilde iftira yaygın olmakla birlikte hukuk ve ahlâkta daha çok ifk ve bühtan terimleri, zina iftirası için de kazf kelimesi kullanılmaktadır. (DİA).
İftira ve aynı kökten gelen kelimeler Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık altmışa yakın yerde geçmektedir. Bunların çoğunda “Allah hakkında yalan uydurma, O’nun birliği, yetkinliği ve aşkınlığı ile bağdaşmayan iddialar ileri sürme” mânasında kullanılmıştır.
“Artık bundan sonra kim Allah hakkında yalan uydurursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Âl-i İmrân 3/94).
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” (Nisâ 4/48). Bu âyette Allah’ın, kendisine ortak koşma dışında dilediği kimselerin bütün günahlarını bağışlayacağı ifade edildikten sonra, “Allah’a ortak koşan kimse yanlış bir inanç uydurup büyük bir günah işlemiş olur” denilmektedir. Diğer bazı âyetlerde ise putperestlerin, Kur’an’ı Hz. Peygamber’in yazdığı yolundaki iddiaları reddedilmektedir. (Yûnus 10/38). Müşriklerin Allah’a isnat ederek kendi kafalarından hükümler koymaları elestirilmiştir. (En‘âm 6/138).
“O iftirayı atanlar içinizden bir gruptur… İçlerinden günahın büyüğünü üstlenen için ise büyük bir azap vardır. Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsn-i zan beslemeleri ve “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?.” (Nûr 24/11, 12). Ayrıca âyetlerde ifk kelimesi “yalan, iftira” anlamında, “O kulağınıza geldiğinde “Bunu konuşmak bize yakışmaz, fesübhânallah, bu apaçık bir iftira (bühtan) dır” deseydiniz ya!” (Nûr 24/16). Bühtan “iftira, asılsız iddia”mânasında kullanılmıştır. Kazf, Kur’an’da yer almamakla birlikte hadislerde hem genel olarak iftira hem de zina iftirası için kullanılmıştır. Nebî (sav) birgün: “İnsanı helâke sürükleyen yedi seyden sakınınız!” buyurmuş ve iffetli müslüman kadınlara zina iftirasında bulunmayı da saymıştır.” (Buhârî, Vasâyâ, 23). Bir mümine kâfir diyerek iftira eden kimsenin onu öldürmüş gibi günah işlemiş sayılacağını belirten hadiste (Buhârî, “Edeb”, 44) ve iftirayı insanın âhiret hayatını iflâsa götürecek olan kul hakları arasında gösteren hadislerde de (Müslim, “Birr”, 60) iftira anlamında kazf kelimesi geçmektedir.
“Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhârî, Vasâyâ 8) diyerek kesin bilgi olmadan zanna dayanarak konuşmamak, hele insanlar hakkında hüküm vermemek gerektiğini belirtmiştir. “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir. (Asıl) muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terkedendir.” (Buhârî, Îmân 4, 5). Müslüman başkalarına iftira atmaz, kesin bilgiye sahip olmadan başkaları hakkında hüküm vemez, fikir belirtmez. “Ey Peygamber! Mümin kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarını öldürmeyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmeyecekleri, dine ve akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmeyecekleri hususunda sana biat etmeye geldiklerinde onların biatlarını kabul et.” (Mümtehine, 60/12). Rasûlullah ashabına iftirâ etmemek üzere sözleşme yapıyor. Iftira son derece kötü ve tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. Iftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. İnsanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. Iftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen sosyal ve ahlâki bir hastalıktır. Adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır. Iftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır.
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 17/36). Kişinin bilmediği bir konuda söz söylemesi, hüküm vermesi, bilgisizce davranması, bilmediği tanımadığı kişiler hakkında ileri-geri konuşması, daha özel olarak yalancı şahitlik yapması, iftira atması, kısaca bilgi sahibi olmadan tahmine göre herhangi biri için maddî veya mânevî zarara yol açacak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır. İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanmalıdır. Âyette bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması gerektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir.
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, fâsık biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât 49/6).
Fâsık, yoldan çıkmış, dinin emirlerine uymayan, yalan haber taşıyan kimse demektir. İslâm ahlâkında, ilke olarak insanlar aleyhinde onları kötüleyici ve incitici mahiyetteki her türlü konuşma ve dedikodu yasaklanmıştır. Birinin aleyhinde yapılan konuşmanın gerçeğe dayanması onu gıybet olmaktan çıkarmaz. Nitekim Hz. Peygamber bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmanın gıybet, ona asılsız bir kusur veya suç isnat etmenin ise iftira olduğunu bildirmiştir (Müslim, “Birr”, 70; Tirmizî, “Birr”, 23).
İnsan topluluklarının korunmaya, düzene ve adalete ihtiyaçları vardır; devlet de bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Adaletin gerçekleşmesinde bağlayıcı hukuk kuralları kadar onları uygulayan yönetici ve hâkimlerle hakkın veya suçun ispatı için gerekli bulunan şahitler önemli rol oynamaktadırlar. Adalet görevlilerinin doğruluktan sapmalarına sebep olan âmilleri iki gruba ayırmak mümkündür: Maddî menfaat, mânevî eğilim ve değerler. Âyette müminlere kendilerinin, ana babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti yerine getirmeleri emredilirken, aynı zamanda bu emrin, asılsız isnat ve iftiralara uğrayan mâsum insanları koruma görevini de kapsadığı muhakkaktır. (Nisa, 4/135).
İftira, hırsızlıktan daha kötü ve daha tehlikeli bir davranıştır. Çünkü iftira insanlar arasında yayıldığında bunun aslının olmadığını anlatmak, herhangi bir hakikat ifade etmediğini söylemek çok zordur. Bunun zorluğunun sebebi ise iftirayı duyanların kalplerinde ve zihinlerinde bu iftiraların iz bırakmasından kaynaklanmaktadır. İftiranın lekesi insanın üzerinden kolay kolay çıkmamaktadır. Bir kişiye iftira etmek o kişinin hayatına, şeref ve haysiyetine en çirkin bir şekilde tecavüz etmektir. (Ahmed Hamdi Akseki, İslam Dîni, İstanbul, Yeniakım Yayınları, 2014, s. 332). Iftira eden insan ahlakından taviz vermiş, kul hakkı yüklenmiş ve büyük günah işlemiş olur. İftira; kişi, aile, toplum hatta bir milletin bütün mensuplarını rencide edebilir. Bu; kişiler, aileler ve toplumlar arasında huzursuzluk, kırgınlık hatta kavgalara bile sebebiyet verebilir. Bu sebeple yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz iftira etmeyi şiddetle yasaklamışlar, büyük günah olduğunu bildirmişlerdir. İftira, müminin “fâsık” ve “âsî” olmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a ve insana iftira edildiğini görüyoruz. Allah’a iftira konusu çok geniş bir şekilde açıklanmıştır. İnsana iftira ise Hz. Âîşe’ye yapılan iftiradır. Bu iftirayı sahâbîler Allah’ın elçisi’nin eşine yapmışlardır. Bu suçu, Peygamber huzurunda onun eşine karşı işleyenleri çok ağır bir dille kınayan Kur’an, onların Hz. Peygamber’in eşine karşı nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini çok dokunaklı ifadelerle vermekte, böylece temel belalardan biri olan iftira karşısında imanlı bir toplumun, alması gereken tavrı Nur, 11-16. âyetlerde belirlenmektedir. Bu açıklamalardan sonra Cenab-ı Allah çok önemli bir uyarı yapmaktadır:
“Eğer iman sahipleri iseniz Allah sizi, böyle bir şeye bir daha asla dönmemeniz hususunda uyarıyor” (Nur, 24/17).
Demek ki, Muhammed Ümmeti de acımasız bir biçimde iftira edebilen bir ümmettir. Bu ümmetin bu zaafının büyüklüğü yüzündendir ki, Cenabı Hak, kitabında onlarca ayeti bu konuya ayırmıştır. Ayrıca bu büyük iftira, ümmet tarafından sonraki zamanlarda ‘günahsız ve yanılmaz’ ilan edilen ilk nesil tarafından, hem de bizzat Peygamber’in eşine karşı işlenmiş olduğu için, “Sahabîlerin tümü günahsız, yalansız ve âdildir” şeklindeki geleneksel iddia ve kabulün Kur’an’a ters ve bizatihi vahim bir hata olduğunu göstermiştir. Sahabenin tümünü aynı kategoride değerlendirilmesinin doğru ve âdil olmadığını düşünüyoruz.
